ALMAN DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI SİYASİ ARŞİV BELGELERİNDE SOVYET İHTİLALİ SONRASI KAFKASYA

1- Barış Umutları (Bolşevik Devrimi ve Doğu Cephesi)

Rusya’da Bolşevik devrimi başladığında, Birinci Dünya Savaşı dördüncü yılına yeni girmişti. Rus ordusunun Transkafkasya topraklarını ve Doğu Anadolu’nun bir kısmını 1916’dan beri kontrol etmesine karşın, Rusya’nın Avrupa sınırlarında hâkimiyet İttifak güçlerinin elindeydi. Alman ve Avusturya-Macaristan orduları Rus Polonya’sını işgal etmiş, Ukrayna sınırlarına dayanmıştı.

Petersburg’daki yeni rejimin acil görev olarak barışı görmesi şaşırtıcı değildi. Savaşla geçen dört yılın ardından Rus halkı yorgun ve bıkkındı. Özellikle askerler evlerine dönmek istiyorlardı. Bu bağlamda, Bolşeviklerin, Ekim devrimi arifesinde barış sözü vermeleri anlaşılır bir olgudur. Eğer barış kısa sürede gerçekleşmezse, Bolşeviklerin iktidarda kalmaları pek mümkün olmayabilirdi[1].

Bolşeviklerin Petersburg’da iktidarı ele geçirmelerinin ertesi günü, 8 Kasım 1917 (eski takvimle 26 Ekim’de) de yayınlanan barış dekreti (bildirgesi) tüm savaşan devletlere, “hemen savaşa son vermeleri, bırakışma imzalamaları, hiçbir toprak parçası ilhak etmeksizin ve savaş tazminatı ödemeksizin, tam anlamıyla demokratik, adil bir barışa varmaları” çağrısında bulunduğunda, bağlaşıkların tepkisi doğrudan doğruya cephe durumlarına, bunun yanı sıra savaş güçleriyle böyle bir devrimin kendi iç işlerine yansıması endişelerine bağlı olmuş ve bu nedenle de farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır[2].

Büyük güçlerden biri olan Rusya, savaş cephesinden çekiliyordu. İngiltere için bu, İngiliz-Rus işbirliğinin sonu ve Güney Rusya ile Kafkasların düşman etkisine ardına kadar açılması yakın tehlikesiyle yüz yüze kalınması demekti. Bolşeviklerin İttifak güçleriyle barış yapması durumunda, Almanya ve müttefiklerine karşı yakın bir gelecekte kesin kazanımlar elde etmeyi beklemek aşırı iyimserlik olacaktı.

Rusya’da yeni rejimin gelmesiyle, İtilaf blokunda, Rus ordusunun dağılmasının Almanya ve müttefiklerini Doğu Cephesi’nde rakipsiz bırakacağı korkusu doğdu. 1917 Mart’ında Almanların Doğu Cephesi’nde 76 tümeni vardı ve İtilaf güçleri bunların batıya kaydırılmasını istemiyordu. İki milyon gibi yüksek bir sayıdaki Alman askerinin Doğu Cephesi’nden batıya aktarılması, Alman zaferi olasılığını oldukça yükseltecekti[3].

2-  Unutulmuş Barış: Brest-Litovsk Barışı ve Görüşmeleri

Ekim ihtilalinin ikinci günü Sovyet Rusya’nın yaptığı “ilhaksız-tazminatsız barış” önerisi İttifak Devletleri, özellikle Osmanlı Devleti tarafından ilgi ile karşılandı. Ancak bu barış çağrısı Sovyet Rusya’nın müttefiklerini -İtilaf Devletlerini- hiç de hoşnut etmedi. Olumlu veya olumsuz herhangi bir cevap verilmedi. Bunun üzerine İttifak Devletlerine yönelen Sovyet Rusya, Almanya’ya mütareke önerisinde bulundu. Almanya ve müttefiklerinin bu öneriyi kabul etmeleri üzerine 15 Aralık 1917’de Sovyet Rusya ile İttifak Devletleri arasında Brest-Litovsk Mütarekesi imzalandı.

Brest-Litovsk Mütarekesi’nin imzasından sonra, Osmanlı Devleti ile Sovyet Rusya arasındaki savaşa fiilen son vermek için Kafkas Cephesi’nde de ayrı bir uzlaşmanın yapılması gerekiyordu. Osmanlı Devleti, Petersburg’daki Sovyet Hükümetini tanımadığını ilan etmekle beraber kendisini Sovyet Rusya’nın bir parçası olarak gören Mavera-yı Kafkas-Transkafkasya Komiserliği (Hükümeti) ile ayrı bir mütareke yapmak zorunda kaldı ve 18 Aralık 1917’de Erzincan Mütarekesi imzalandı. Böylece cephelerde mütarekenin imzalanmasıyla artık barış görüşmeleri için hiçbir engel kalmadı ve derhal barış hazırlıklarına başlandı.

Mütarekeden sonra, 22 Aralık 1917’de başlayan ve üç dönem halinde devam eden Brest-Litovsk barış görüşmelerinin[4] birinci döneminde; barış şartları açıklandı, karşılıklı görüşler ileri sürüldü. Sovyet Heyeti görüşmelere “ilhaksız-tazminatsız barış tezi”nin esas olarak alınmasını talep etti. Daha sonra, Rusların isteği üzerine, İngiltere ve Fransa’nın tekrar barış konferansına davet edilmesi ve onlara son bir fırsatın daha tanınması için görüşmelere on gün ara verildi.

9 Ocak 1918’de başlayan barış görüşmelerinin ikinci döneminde; anlaşmazlık konuları çoğaldı ve barış çıkmaza girdi. İngiltere ve Fransa delegelerini Brest-Litovsk’a göndermedikleri gibi, Sovyet Rusya’nın İttifak Devletleriyle ayrı barış yapmasına engel olmak için de her çareye başvurdular. Bu arada Ruslar ile yapılan görüşmelerden olumlu bir sonuç alınamıyor ve görüşmeler birtakım teorik tartışmalarla uzayıp gidiyordu. Tabii ki Sovyet Heyeti barıştan çok “proleter dünya ihtilalini” düşünüyor, gerçekleşmesi için de ihtilalci nutuklar atılıyor ve Alman askerleri arasında ihtilalci propaganda bildirileri dağıtılıyordu. Hatta Troçki’nin başkanlığındaki Sovyet Heyeti Brest-Litovsk İstasyonu’na girerken Karl Radek, Alman askerlerine Bolşevik propaganda bildirileri fırlatıyordu. Zaten Troçki de barış görüşmelerini mümkün olduğu kadar uzatmak ve barışı sürüncemede bırakmak için Brest-Litovsk’a gönderilmiş olduğunu sonradan itiraf etmekteydi. Böylece gerek Rusların tüm uyarılara rağmen bu tür davranışlardan vazgeçmemeleri gerekse Rus görüşüne göre, Almanların aşırı isteklerde bulunmaları üzerine barış görüşmelerinin ikinci döneminden de bir sonuç alınamadı.

29 Ocak’ta başlayan barış görüşmelerinin üçüncü döneminde de Ruslar uzlaşmaz tutumlarını devam ettirdiler. Ukrayna’nın İttifak Devletleriyle ayrı barış yapmasına engel olmaya çalıştılar. Ancak, Ukraynalılarla sürdürülen görüşmeler süratle sonuçlandırıldı ve 9 Şubat 1918’de İttifak Devletleriyle Ukrayna Halk Cumhuriyeti arasında Birinci Dünya Savaşı’nın ilk barışı imzalandı. Ukrayna barışı, İttifak Devletlerine büyük avantajlar sağladı ve hatta bu barış “Brot Frieden/ekmek barışı” olarak adlandırıldı. Ruslarla sürdürülen barış görüşmeleri ise 10 Şubat’ta Troçki’nin dramatik bir çıkışı ile aniden kesildi. Ukrayna ile yapılan barışı şiddetle protesto eden Troçki, “Sovyet Rusya’nın savaştan çekildiğini, ordularını tamamen terhis edeceğini, fakat toprak ilhakına dayanan böyle bir barış anlaşmasını imzalamayı reddettiklerini” açıkladı. Troçki’nin bu beklenmeyen açıklamasından sonra konferans salonunu derin bir sessizlik kapladı. Bu sessizliği General Hofmann bozdu ve şaşkın bir halde “Unerhört (duyulmamış, işitilmemiş bir şey)” diye bağırdı.

Sovyet Heyetinin diplomatik usullere aykırı ve şaşırtıcı bu hareketi, Almanlar için olduğu kadar Türkler için de hareket serbestisi sağladı. Nitekim Enver Paşa, Brest-Litovsk’taki çıkmazdan haberdar olunca, 12 Şubat’ta 3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa’ya Erzincan istikametinde ilerleme emrini verdi. Ağır kış şartlarına rağmen başarılı bir şekilde ilerleyen Osmanlı ordusu ciddi bir karşı koyma ile karşılaşmadan çok kısa bir süre içinde Erzincan, Bayburt, Tercan, Trabzon, Aşkale şehir ve kasabalarını ele geçirdi ve Ruslar tarafından silahlandırılan Ermeni çetelerinin direncini kolayca kırarak, 25 Şubat’ta Erzurum önlerine ulaştı.

Diğer taraftan Troçki’nin açıklaması üzerine, Almanlar mütarekeyi feshederek 17 Şubat’ta Ruslara taarruza geçeceklerini bildirdiler. Bu haber Sovyet Rusya’da sonsuz bir heyecan ve endişe uyandırdı. Sovyet Rusya büyük bir tehlike ile karşı karşıyaydı. Alman taarruzu 18 Şubat’ta başladı ve Alman orduları hiçbir karşı koyma ile karşılaşmadan Rus topraklarında hızla ilerlediler. Bunun üzerine Sovyet Rusya, 19 Şubat’ta yeniden barış önerisinde bulundu ise de bu defa Almanya işi ağırdan almaya başladı ve cevap vermekte acele etmedi. Çünkü askeri harekât başlamışken bazı önemli yerleri ele geçirmek istiyordu. Nihayet Almanya, yeni barış şartlarını ültimatom şeklinde Ruslara bildirdi. Brest-Litovsk’ta daha önce kararlaştırılan şartlar daha da ağırlaştırılmıştı. Bununla birlikte Sovyet Rusya’nın yapacağı başka bir şey yoktu. Nitekim Ruslar, 24 Şubat’ta Alman barış şartlarını kabul ettiklerini ve delegelerini Brest-Litovsk’a gönderdiklerini bildirdiler.

Sovyet Heyetinin 28 Şubat’ta Brest-litovsk’a ulaşmasından sonra başlayan görüşmeler süratle ilerledi. Artık Ruslar ihtilalci nutuklar atmıyorlardı ve her şeyi kabullenmek prensibini uyguluyorlardı. Sovyet Heyetine başkanlık eden Sokolnikov, Rusların anlaşmayı zor ve baskı altında imzalamak mecburiyetinde kaldıklarını göstermek için ayrıntılı görüşmelerde bulunmayı kabul etmeyip, barış maddelerinin okunmasını istedi. Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlı Devleti’ne bırakılmasını öngören madde -4.madde-, ültimatomda yer almadığı gerekçesiyle Rusların şiddetli itirazlarına sebep oldu. Fakat bunu da kabul etmek zorunda kaldılar. Nihayet 3 Mart 1918’de Osmanlı Devleti, Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Sovyet Rusya arasında Brest-Litovsk barışı imzalandı[5].

3- Transkafkasya Federalizmi ve Ayrılma Yolundaki Transkafkasya

3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Anlaşması Osmanlı ordularına Kafkaslarda ilerlemeleri için paha biçilmez değerde, diplomatik açıdan uygun, yasal bir çerçeve sağladı. Osmanlı ordularının Suriye, Mezopotamya ve Avrupa cephelerinde uğradığı moral bozucu yenilgiye rağmen, Brest’teki Osmanlı Heyeti önemli kazanımlar elde etmişti. Üç kilit sancak (Kars, Ardahan, Batum) Rusya toprağından ayrıldı. Bu, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı gerekçesiyle yapıldı. Birleşik devletlerin İsveç’teki ortaelçisi, anlaşmanın imzalanmasının ardından İsveç basınında yer alan, Türklerin 19. yüzyılda Rusya’ya kaptırdıkları her şeyi geri alacağı yönündeki yorumları aktarıyordu. Hepsinden önemlisi de şuydu:

“Kars, dağlar arasında, savunmaya uygun bir kale olarak stratejik öneme sahip; fakat Batum, Hazar Denizi kıyısındaki büyük petrol merkezi Bakû’dan uzanan borular nedeniyle, Osmanlı Devleti için en değerli yer. Bakû’daki muazzam petrol ticareti Türk kontrolü altına girecek.”

İsveç basınında da vurgulandığı üzere, üç sancağın geri verilişinin asıl önemi, büyük Kars kalesinin Türklere dönüşünde değil, Batum’un zengin Bakû petrolü açısından anahtar liman olmasında yatıyordu[6].

Bolşeviklerin Brest-Litovsk Konferansı’nda Batum, Kars ve Ardahan’ı Osmanlı Devleti’ne bırakması, Kafkaslarda derin bir bunalıma yol açtı. Petersburg’da Kerensky’nin düşüşünden sonra bölge, Rusya’nın diğer bölgeleri gibi zaten karmaşanın kıyısındaydı. Karadeniz ile Hazar Denizi arasında yer alan bu kara parçası, Kafkas dağları zinciri tarafından iki bölüme ayrılır: Kuzey Kafkasya ve Transkafkasya[7]. Kafkas dağlarının güneyinde, 74.000 mil kareden daha fazla bir alanı kapsayan Transkafkasya uzanır. Bu bölgede, birçok azınlık grubuyla birlikte, Gürcüler, Ermeniler ve Azerbaycanlılar yaşıyorlardı. Kasım’da, Bolşevikler iktidarı aldığında, Tiflis’te bir toplantı düzenleyen Gürcistan, Azerbaycan ve Ermeni temsilcileri bölge için “Transkafkasya Komiserliği”[8] adı altında geçici bir yönetim oluşturdular. Transkafkasya Komiserliği -ya da Zakavkom- üç Gürcü, üç Azerbaycanlı, üç Ermeni ve iki Rus’tan oluşuyordu. Menşevik bir Gürcü olan Gegeçkori komiserliğin başkanlığına, aynı zamanda da dışişleri ve çalışma komiserliğine seçildi.

Yeni Transkafkasya Hükümeti, kurucu meclis toplanana kadar iktidarı elinde tutma niyetinde olduğunu açıkladı. Rus Kurucu Meclisi’nin 19 Ocak 1918’de Bolşeviklerce feshedilmesinin hemen ardından, Transkafkasya Komiserliği delegeleri bağımsız olarak işlev görmeye başladılar. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan temsilcilerinin katılımıyla bir temsilciler meclisi, “Seym”, oluşturuldu. 1918 Nisanı’nda Seym, Transkafkasya Bağımsız Demokratik Federatif Cumhuriyeti’ni ilan etti ve yürütme yetkisine sahip bir hükümet oluşturuldu[9].

Rusya’daki sosyal çalkantılar sonrası oldukça önemli siyasal gelişmelere sahne olan Kafkasya, Avrupa’nın ilgisini çekiyor ve bu ilgi gün geçtikçe bir çıkar kavgasına dönüşüyordu.

Bu arada Kafkasya ile uzun bir geçmişe dayanan siyasi, tarihi ve kültürel bağlarını koparmak istemeyen Osmanlı Devleti de Kafkasya’daki gelişmeleri yakından izliyor, hatta olayları arzusu doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyordu.

Dolayısıyla Osmanlı Devleti “Transkafkasya Komiserliği (Hükümeti)” ile iyi ilişkiler kurmak ve barış yapmak istiyordu. Nitekim 3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa 14 Ocak 1918’de Enver Paşa’dan aldığı direktif üzerine, cephenin öbür tarafındaki Gürcü General Odişelidze’ye, Enver Paşa’nın barış yapmak amacıyla “Bağımsız Kafkas Hükümeti” ile nasıl ilişki kurulabileceğini öğrenmek istediğini yazıyordu. Bu, Tiflis’tekilere atılan bir çengeldi, çünkü o tarihte kendileri bile bağımsız olduklarını iddia etmemişlerdi. İki gün sonra Vehip Paşa daha ileri gidecek, onları Brest-Litovsk Konferansı’na davet edecekti. Böylece Osmanlı siyaseti, Kafkaslarda egemenliğini kurmak için yerel partileri merkezden koparmaya çalışırken, İngiltere ve Fransa bu egemenliği önlemek için aynı amacı güdüyordu[10].

Transkafkasya Komiserliği, Sovyet Rusya ile tüm bağlarını koparmadı veya koparmak istemedi. Komiserlik, Petersburg’daki Sovyet Hükümetini tanımadığını ilan etmesine ve daha sonra merkezdeki Sovyet Hükümeti ile ilişkilerini kesmesine rağmen yine de kendisinin Sovyet Rusya’nın bir parçası olduğu görüşünü koruyordu. Böylece kendisini bağımsız bir hükümet gibi hareket etmeye hazır görmeyen Transkafkasya Komiserliği, Osmanlı Devleti’nin barış teklifi karşısında kararsızlık gösteriyor ve işi sürüncemede bırakmaya çalışıyordu[11].

Ancak olaylar o kadar hızlı cereyan ediyordu ki Tiflis’tekilerin artık barış konusunda kesin kararını vermesi gerekiyordu. Şartlar yeterince olgunlaşınca eyleme geçildi. 10 Şubat’ta Brest-Litovsk’ta Troçki’nin yaptığı “ne savaş, ne barış” demeye getiren ve merkezi güçlerin dayattıkları şartları olduğu kadar savaşı sürdürmeyi de reddeden konuşmasının ardından 11 Şubat’ta Vehip Paşa, dindaşlarının Ermeniler tarafından katledilmesine eli kolu bağlı seyirci kalmayacağını belirten, ertesi gün de askeri harekâtı başlattığını bildiren bir nota gönderdi[12].

Bunun üzerine işin ciddiyetini kavrayan Transkafkasya Komiserliği, Osmanlı Devleti’ne barış teklifinde bulundu ve görüşme yeri olarak da Tiflis’i önerdi[13]. Yapılan barış önerisi Osmanlı Parlamentosu’nda da gündeme geldi. Konu hakkında bir açıklama yapan Dışişleri Bakanı Ahmed Nesimi Bey, Transkafkasya Komiserliği’nin Osmanlı Devleti’ne barış önerisinde bulunduğunu belirterek, “Bu başvuruya doğal olarak büyük önem verdik ve hemen gereken girişimlerin yapılmasından da geri kalmadık” dedi[14].

 Osmanlı Devleti barış önerisini olumlu karşılamasına rağmen, cevap vermekte acele etmedi. Önerinin kim tarafından ve ne amaçla yapıldığını anlamadan, Transkafkasya Komiserliği’nin sınırlarını ve etki sahasını tanımadan böyle sonu belirsiz bir maceraya atılmak istemedi. Önce ön görüşmelerin yapılmasını ve bunun için Tiflis’e bir heyet gönderilmesini uygun gördü[15].

4- Trabzon Barış Konferansı

Türk ileri harekâtının başlamasından birkaç gün sonra, 13 Şubat’ta Erzincan’ın alınmasından sonra durdu. Harekâtın hedefi, büyük olasılıkla, askeri ve diplomatik alanda durumun ne merkezde olduğunu anlamak idi. 23 Şubat 1918’de toplanan Seym, Erzincan’ın ele geçirildiğini öğrenince Türklerle görüşmelerin başlatılmasına karar verdi ve barış işini görüşmek, görüşme yerini belirlemek için toplandı. 1914 sınırının savunulması kararlaştırılan konferans için “tarafsız” bir yer olarak, o sırada içinde Rum Metropoliti’nin de yer aldığı bir sovyet tarafından yönetilen Trabzon önerildi[16]. Uzun ve oldukça tartışmalı geçen görüşmelerden sonra Seym’den çıkan barış kararı şöyleydi: “Transkafkasya Komiserliği, Osmanlı Devleti ile barış görüşmelerinde bulunmak için en uygun yer olarak Trabzon’u seçmiştir. Osmanlı Hükümeti bunu kabul etmezse, komiserlik bir başka tarafsız yeri önerebilir. Temsilcilerimiz 2 Mart günü akşamı Trabzon’a gideceklerdir.”[17]

Transkafkasya Seymi’nin almış olduğu bu karar Osmanlı Hükümetine bildirildi. Fakat 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk barışının imzalandığı ve Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlı Devleti’ne bırakıldığı haberi Tiflis’e ulaşınca, olayı şiddetle protesto eden Transkafkasya Komiserliği, Osmanlı Devleti ile yapılacak barış görüşmelerini askıya aldı[18]. Bütün mesele: Kars, Ardahan ve Batum’un elde bulundurulmasıydı ve buraların Osmanlı Devleti’ne bırakılmasına engel olmak isteniyordu.

Osmanlı Devleti, Brest-Litovsk’ta elde ettiği avantajları kaybetmek niyetinde değildi ve bu diplomatik başarısını Transkafkasya Komiserliği’nin de onaylamasını istiyordu. Vehip Paşa 10 Mart’ta Transkafkasya Komiserliği’ne bir nota vererek, Brest-Litovsk Anlaşması’nın imzalandığını, Kars, Ardahan ve Batum’un Osmanlı Devleti’ne bırakıldığını bildiriyor ve bölgenin ne zaman Osmanlı Devleti’ne geri verileceğini soruyordu[19]. Bunun üzerine Transkafkasya Komiserliği her ne kadar Brest-Litovsk Anlaşması’nı tanımadığını belirtse de, Osmanlı Devleti ile barış görüşmelerine başlamaya hazır olduğunu ve temsilcilerinin Trabzon’da bulunduğunu bildirdi[20].Osmanlı Devleti; Kafkas meselesini barış yolu ile çözmek ve Brest-Litovsk Anlaşması’nı Transkafkasya Komiserliği’ne de kabul ettirmek için temsilcilerini Trabzon’a gönderdi.

Ancak henüz daha Trabzon’daki görüşmeler başlamadan Güney Kafkasyalıları bir dizi şaşkınlık bekliyordu. Bunlardan ilki, daha önce de değinildiği üzere, Brest-Litovsk Anlaşması’nın imzalandığı ve üç sancağın Türklere geri verildiği haberinin ulaşmasıydı. İkinci şaşkınlık, her ulusun ve her eğilimin konferansta temsil edilmek istenmesi sonucu yüzü aşkın kişiden oluşan kalabalık heyetin Batum’dan bindiği geminin süvarileri Bolşevik olduğundan, heyetin Trabzon’a değil, Kırım’a götürülmek istenmesi üzerine yaşandı. Fidye ödeyerek bu badireyi atlatan heyet Trabzon’a ulaştığında, Türk ordusunun kenti bir gün önce ele geçirmiş olduğunu gördü. Bir başka şaşkınlık da, konferansa katılan Türk Heyetinin toplantı başlar başlamaz en can alıcı soruyu masaya getirmesinden kaynaklandı. Buna göre; eğer Güney Kafkasya hâlâ Rusya’ya bağlıysa, Brest-Litovsk Anlaşması’nı kabul etmek, Doğu Anadolu’daki üç sancağı boşaltmak zorundaydı. Yok, eğer konferansa ayrı bir teklifle geliyorsa, görüşme masasında Osmanlı Devleti’nin karşısına bir devlet olarak oturması, bunun için de bağımsızlığını ilan etmesi gerekiyordu. Bütün bunlara tuz biber eken son şaşırtıcı gelişme de, Türk Heyetinin Trabzon’a vardığı gün, Türk ordusunun Erzurum’a girmesi oldu[21].

Almanya’nın yardım ve destek sözlerine güvenerek, ileride bağımsızlıklarını ilan edecek olan Gürcüler[22], başta Almanya olmak üzere diğer bağlaşıkların da Trabzon Barış Konferansı’na katılmalarını istiyordu. Zaten Kafkas petrolü Almanların iştahını kabartıyor ve Almanya hem Kafkas petrolünden hem de diğer yer altı zenginlik kaynaklarından yararlanmayı düşünüyordu. Dolayısıyla Almanya, Güney Kafkasyalılarla yapılacak barış görüşmelerine katılmak istiyordu. Ancak, Gürcülerin önerisini ve Almanların isteğini Osmanlı Devleti’nin nasıl karşılayacağının dikkate alınması gerekiyordu. Osmanlı Devleti’nin konuya yaklaşımını öğrenmesi için de Almanya’nın İstanbul’daki Büyükelçisi görevlendirildi[23].

Büyükelçi Bernstorff, konu ile ilgili olarak birtakım girişimlerde bulunmuş ve edindiği izlenimleri Alman Dışişleri Bakanlığı’na bildirmişti. Buna göre; Osmanlı Devleti, Almanya’nın görüşmelere katılmasını memnuniyetle karşılamakta, fakat Avusturya-Macaristan, hele Bulgaristan’ın görüşmelere katılmalarını istememektedir[24].

Sonuçta ne Almanya ne de diğer bağlaşıklar barış görüşmelerine katıldılar. Ancak Almanya’nın bu görüşmeleri ilgiyle izlediği de bir gerçekti. Çünkü Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’da istediği gibi hareket etmesini istemiyordu. Aynı zamanda Bakû petrolü Almanya için hayati önem taşıdığından bölgenin Türklerin kontrolüne geçmesini engellemeye çalışıyordu[25].

Osmanlı Devleti ile Almanya müttefik olmalarına karşın Bakû’nun sonunda kime kalacağı konusunda anlaşamıyorlardı. İngiltere, petrolü bağlaşıklara bırakmaya niyetli değildi, Sovyet Rusya ise bütün yabancı güçleri, Bakû’dan uzak tutmaya ve şehri “Sovdepiia” içinde korumaya çalışıyordu[26].

Türk ve Transkafkasya delegasyonları barış koşullarını tartışmak üzere Doğu Karadeniz’in liman kenti Trabzon’da bir araya geldiler ve böylece aralıklarla 14 Nisan’a kadar devam edecek olan Trabzon Barış Konferansı başladı[27]. Osmanlı Devleti, Brest barış koşullarının kabul edilmesini istiyor, Transkafkasya Komiserliği de bu anlaşmayı tanımamakta ısrar ediyordu. Gürcüler Batum’u, Ermeniler de Kars’ı Osmanlı Devleti’ne bırakmak niyetinde değillerdi. Buna karşın Türk Delegasyonu, Brest-Litovsk Anlaşması gereğince Kars, Ardahan ve Batum’un tamamıyla Osmanlı topraklarına katılması üzerinde ısrar ediyor, zengin Bakû petrolü açısından anahtar liman konumunda olan Batum’dan asla vazgeçmek istemiyordu.

1 Nisan’da, “Bağımsız Kafkasya”ya katılma isteğiyle Kuzey Kafkasya’dan gelen bir heyetin de katıldığı Trabzon Konferansı’nda tartışmalar bitmek bilmiyordu. Sonunda, 6 Nisan’da, Türk Heyeti bir ültimatom verdi. Buna göre; “Brest-litovsk Anlaşması tanınmalı, görüşmeleri sürdürebilmek ve uluslararası anlaşmalara imza koyabilmek için, Transkafkasya Komiserliği Sovyet Rusya’dan ayrılmalı, bağımsız bir statü kazanmalıydı.” Bu ültimatom üzerine Transkafkasya Delegasyonu, toplantıya çağrılan “Seym”deki görüşmelere katılmak üzere, Trabzon’dan Tiflis’e hareket etti[28].

Bu arada Trabzon’daki Transkafkasya Delegasyonu olsun, Azerbaycan temsilcilerinin giderek Türklere yakınlaşmaya başladığı Tiflis’teki Seym olsun, sonu gelmez tartışmalar yapa dursun, 12 Mart’ta Erzurum’a giren Türk kuvvetleri, Mart ayının son haftasında (24 Mart) 1914 Osmanlı-Rus sınırına ulaşmışlardı[29].

Böylece Trabzon Konferansı sona erdi. Transkafkasya Delegasyonu Tiflis’e döndü. “Seym”de hararetli tartışmalar, uzun uzadıya görüşmeler devam ederken 3. Ordu Kumandanı Vehip Paşa aldığı emir üzerine Kafkasya’nın batısındaki iki kapısına, Kars ve Batum’a doğru ilerlemeye başladı. Seym, hiçbir sonuç alamadan bir o yana bir bu yana yalpalanırken, Türk kuvvetleri 5 Nisan’da Sarıkamış’ı, 14/15 Nisan’da Batum’u 25 Nisan’da Kars’ı ele geçirdiler ve birkaç gün sonra da 1877-1878 Osmanlı-Rus sınırına ulaştılar. Seym’deki hararetli ve çetin tartışmalar sonrası, yurdun tehlikede olduğu yolunda bir bildirinin yayınlandığı akşam, Batum Türklerin eline geçmişti. Böylece Nisan sonlarında Üç Sancak (Kars, Ardahan, Batum) tamamen Türk kuvvetleri tarafından ele geçirilmiş oldu[30].

Seym tarafından yetki verilen A. Çhenkeli, Türk baskısına cevap verdi ve Brest-Litovsk Anlaşması’nın koşullarını kabul etti (10 Nisan). Bu görüş Tiflis’te o kadar sert tepki gördü ki üç gün sonra (13 Nisan) Seym, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti[31]. Müslüman partileri Musavat ve Rusya’da İslâm (İttihad) Türklere karşı savaşa katılmayacaklarını açıkladılar ve Transkafkasya “demokrasi birliği”nin Türk karşıtı siyasetle parçalanabileceği uyarısında bulundular. Seym, bir hafta sonra kararını değiştirdi, istemeden de olsa Vehip Paşa ile görüşmeyi kabul etti. Aynı gün (22 Nisan) Seym, Transkafkasya’nın bağımsızlığı konusunu tartıştı. Taşnaklar, Musavatçılar ve Menşevikler bağımsızlık için oy verdiler. 26 Nisan’da Çhenkeli hükümeti kurdu. 26 Nisan’da “Transkafkasya Cumhuriyeti”nin ilk hükümeti kurulduğu zaman Batum ve Kars düşmüş, Türk orduları 1877 sınırına dayanmışlardı. 28 Nisan’da Vehip Paşa, hükümetinin yeni cumhuriyeti tanıdığını Tiflis’e bildirip, onları Batum’da yeni bir konferansa çağırmaktaydı[32].

5-  Kafkasya’da Alman Protektorası ve Batum Konferansı

Türk baskısı sonuç verdi ve Tiflis Seym’i Trabzon’da Türk Delegasyonu tarafından ileri sürülen koşulları kabul etmek zorunda kaldı. Transkafkasya Komiserliği bağımsız bir devlet olduğunu ilan etti ve Demokratik-Federatif Transkafkasya Cumhuriyeti kuruldu. Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanı Çhenkeli başkanlığında bir heyet Osmanlı Devleti ile kesin barış yapmak üzere Batum’a gitti. Bu defa ki görüşmeler Batum’da yapılacaktı. Barış görüşmeleri 11 Mayıs’ta başladı ve 4 Haziran’a kadar devam etti[33].

Osmanlı Devleti’nin Transkafkasya’da egemenlik kurmasına karşı çıkan ve 1918 baharında Gürcülerle ilişkilerini canlandıran Almanlar, Alman yanlısı bir Gürcü devleti hiç olmazsa Gürcülerin egemenliğinde bir Transkafkasya federasyonu oluşturabilmek için çalışmaya koyuldular. Eğer Türkler Transkafkasya’yı tamamen ele geçirirlerse Almanların bütün çabaları boşa gitmiş olacaktı. Bu yüzden Türklerin durdurulması gerekiyordu ve Türklerin yeniden askeri harekâta başlamaları Almanları alarma geçirdi. 18 Nisan’da Karl Helfferich, Kühlmann’a Almanya’nın Kafkasya’daki beklentilerini açıklıyordu. Buna göre; Almanya Kafkasya’daki (Çiaturi) manganez kaynaklarına, bakır ve petrol yataklarına büyük ilgi duyuyor, tüm bunların Türklerin eline geçmesine engel olmaya çalışıyordu[34].

Güney Kafkasya’daki çok nazik olan durum, şimdi Almanya’nın müdahalesiyle daha da karıştı. Berlin’de, Bağdat’ın İngilizler tarafından işgalinden sonra, İran ve Afganistan’a giden başka bir yolun aranması gerektiğine inanılıyordu ve Karadeniz’den Batum, Tiflis, Bakû üzerinden geçen yol, tek ve uygun bir yol olarak kabul ediliyordu. Fakat Türklerin şimdiye kadar olan hareketlerini değerlendiren Almanya, Türklerle doğrudan görüşmelerden olumlu bir sonuç alabileceğine inanmıyordu. Bu nedenle Kafkas Cumhuriyeti (Rusya dâhil) ile anlaşma yoluyla istenilen hedefe ulaşmaya karar verildi. Böylece Almanya ile Osmanlı Devleti arasında Türk-Alman ittifakını bile tehlikeye sokabilecek siyasi bir zıtlık doğmuş oluyordu[35].

Almanların Batum’a, daha doğrusu Gürcistan’a olan ilgisi; savaşı sürdürebilmek için büyük miktarda hammadde gereksinimi duyan Almanya’nın siyasi ve ekonomik çıkarlarıyla bağlantılıydı. Çünkü Batum, Karadeniz’de, Transkafkasya petrolü ile diğer yer altı zenginlik kaynaklarının nakledilebileceği önemli bir liman kentiydi. Aynı zamanda Batum, İç Asya’ya ve İran’a açılan yolda, stratejik bir konumda bulunmaktaydı. Böylece politik ve ekonomik nedenlerden dolayı Türklerin Batum’daki uzun süreli bir işgali, Almanların pek hoşuna gitmiyor, böyle bir gelişmeyi hiç arzu etmiyorlardı[36].

Transkafkasya’da basmak elde etmek için para ve askeri güçlerini seferber eden yabancı güçler yalnız İngilizler ve Türkler değildi. Savaşın başından beri Almanlar, Gürcüler arasında devrimi geliştirmek için enerji harcamışlar, genel savaş amaçları için bağımsız Gürcistan’ın Alman İmparatorluğu’na stratejik ve ekonomik olarak daha yararlı olacağı kavramını geliştirmişlerdi[37]. 1918 Ocağı’nda Transkafkasya’nın Rusya ile yasal bağları kopmaya başlayınca bu fırsat doğdu ve Türk müttefikleri kuzeydoğuya doğru ilerlemeye başlarken Almanlar da Transkafkasya siyasetine girdiler. Durum nazikti. Almanya, Brest-Litovsk’ta görüşmeleri sürdürdüğü Sovyet Rusya’yı kızdırmak istemediği gibi, bir sınır sorunu çıkarıp, müttefiki Osmanlı Devleti’yle bağları koparmayı da arzulamıyordu. Fakat Almanya, Osmanlı Devleti’nin Transkafkasya’da egemenlik kurmasına karşıydı. Bu durum kendisinin İran’a ve Orta Asya’ya girmesini engellerdi[38].

Kafkasya’daki Türk ilerleyişi, İstanbul’daki askeri temsilci General Otto von Lossow tarafından bir Türk düşmanlığı olarak yorumlandı. Aralık ayında Filistin’deki görevinden alınan Albay (Oberst) Kress von Kressenstein başkanlığındaki bir Alman askeri heyeti, Nisan ayında Berlin’den Tiflis’e gönderildi. Albay Kress, diplomatik dehaya ve Lossow’da bulunmayan uzlaştırıcı bir özelliğe sahipti. Kress, kendi güvenliği için Tiflis’e giderken yanına kuvvetli bir Alman birliğini de aldı[39].

Bu arada 29 Nisan’da, Bayernli General von Lossow’a, Alman İmparatorluğu ile Transkafkasya Hükümeti arasında ayrı barış yapma yetkisi verildi. 11 Mayıs’ta Batum’da yeniden başlayan barış görüşmelerinde Almanya’nın işi oldukça zor görünüyordu[40].

İlk raundu kazanmış olan Türkler, Transkafkasya’nın diğer tarafından Hazar kıyılarına doğru ilerleyişini sürdürüyordu. Daha Nisan ortalarında Batum ve Kars’ı ele geçirmişlerdi. Yeni ilan edilmiş olan Transkafkasya Cumhuriyeti bu hızlı ilerleyiş karşısında Türklerin, artık Osmanlı işgali altındaki Batum’da yapılacak, yeni bir konferans çağrısını kabul etti[41].

Konferans 11 Mayıs’ta başladı ve aynı gün kendi bağımsız cumhuriyetlerini ilan etmiş olan Kuzey Kafkasya delegeleri de toplantıya katıldılar. Konferansın bir yeniliği de, bu kez uluslararası bir konferans niteliği kazandığı için Almanların da gözlemci sıfatıyla konferansa katılmalarıydı[42]. Bu arada Sovyet Rusya’da Batum Konferansı’na katılmak istemiş ve hiç olmazsa bir gözlemci bulundurmayı arzu etmişti. Ancak aynı zamanda Batum Anlaşması’nı tanımayacağını da açıklamıştı[43].

Batum’da başlayan barış görüşmelerinde, kendilerinden emin görünen Güney Kafkasyalılar, Brest-Litovsk Anlaşması’nın tanınması karşılığında ufak tefek bazı değişiklikler elde edeceklerini umuyorlardı. Ancak, Halil (Menteşe) Bey’in başkanlığındaki Türk Heyetinin görüşü Trabzon’daki kadar açıktı. Brest-Litovsk barışı artık tarafları bağlamamaktadır ve her iki tarafın üç aydan beri savaş halinde bulunmaları Osmanlı Hükümeti için yeni isteklere yol açmaktadır. Bir başka deyişle Trabzon ile Batum arasında, her iki yandan da çok kan aktığı için artık eski talepler gündeme getirilemezdi. Şimdi artık Osmanlı Devleti için hedef, 1828’den önceki sınıra ulaşmaktı ve bunun için Aras’ın batısında, kuzeydeki Ahıska ve Ahılkelek ilçeleriyle merkezdeki Sürmeli (Iğdır) ilçesinin yanı sıra Alexandropol (Gümrü-Leninakan) ve bu kenti İran sınırındaki Culfa’ya bağlayan, birliklerin Kuzey İran’a kaydırılmasına olanak verecek demiryolunu elde etmek istiyorlardı[44].Osmanlı Devleti, bu yeni toprak isteklerine ek olarak, ticaret ve deniz taşımacılığı, sınır ticareti, bütün Transkafkasya boyunca transit geçiş hakları gibi konularda önemli ayrıcalıklar ve Tiflis’teki Transkafkasya Hükümetinin askeri kuvvetlerinin büyük oranda azaltılmasını da istiyordu[45].

Batum Konferansı, Türk etkinlik hülyalarının doruk noktasını açığa çıkarıyordu. Osmanlı Heyetinden Vehip Paşa, görüşmeler sırasında Türk bakış açısını şöyle açıklıyordu:

“Görülüyor ki kader Osmanlı’yı Batı’dan Doğu’ya sürükledi. Balkanları kaybettik; Afrika’yı da kaybediyoruz; ama Doğu’ya doğru genişlemeliyiz. Bizim kanımız, bizim dinimiz, bizim dilimiz orada. Ve bunun karşı konulmaz bir çekiciliği var. Kardeşlerimiz Bakû’da, Dağıstan’da, Türkistan’da ve Azerbaycan’da. Buralara doğru yönelmeliyiz.”[46]

Dolayısıyla daha önce Trabzon’da yaşanan psiko-dram bir kez de Batum’da yaşandı. Üstelik burada Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya delegelerinin her geçen gün Türklere biraz daha yaklaşmaları söz konusu olduğu gibi, toplantıya katılan Alman gözlemcilerin varlığı da işi karıştırıyordu. Almanlar, General Allenby’nin Suriye’de ilerlediği ve ufukta Türklerin Bakû petrollerine el koyması ihtimalinin belirdiği bir sırada Türklerin kalkıştıkları Kafkasya macerasından ne kadar rahatsız olduklarını gizlemekte zorlanmaya başlamışlardı[47].

15 Mayıs’ta Alexandropol alındı ve Türkler Alexandropol-Culfa demiryolu boyunca hem Tiflis’e hem de Erivan’a doğru ilerlemeye başladılar. Öte yandan Van’dan yola çıkan bir alay, Mayıs’ın 20’sinde Iğdır’ı ele geçirdi. Batum’daki Alman temsilcisi von Lossow, her gün, Türklerin ilerleyişini ve Ermeni halkının umutsuz durumunu anlatan endişeli telgraflar göndermekte ve Ludendorff bu ilerlemeyi durdurmanın yollarını aramaktaydı. Türklerin ilerleyişi karşısında, 15 Mayıs’ta, Çhenkeli, Gürcistan için Alman protektorası isteminde bulunarak, Almanya’dan yardım ve destek istedi. Von Lossow, tüm uyarılarına rağmen eğer, Alman Hükümeti, Türklerin bütün taleplerini kabul ettiğini açıklarsa, bunun Kafkasya’nın tamamen terk edilmesi ve kayıtsız şartsız Türklere bırakılması anlamına geleceğini önemle belirtiyordu. Ludendorff, Lossow’u destekliyor ve Kafkasya’daki Alman çıkarlarının sürekli olarak vurgulanması gerektiğini söylüyordu. Böylelikle artık Brest barışı esas alınarak yeni bir barış anlaşmasının yapılması pek mümkün görünmüyordu. Kafkasya’da Türk ve Alman çıkarları çelişmekteydi. Çhenkeli’nin 15 Mayıs’ta von Lossow’a bildirdiklerine bakılırsa; Almanya, Azerbaycan ve Ermenistan’dan vazgeçmeli ve bundan da memnun olunmalıydı[48].

Bu arada Batum’daki barış görüşmeleri çıkmaza girmişti. Transkafkasya Heyeti, Brest-Litovsk Anlaşması’yla yetinilmesinde direniyor ve Osmanlı ilerleyişini protesto ediyordu. Osmanlı Heyeti de yeni bir anlaşma yapılmasından vazgeçmiyordu. 18 Mayıs’ta von Lossow, doğal olarak kendi hükümetinden aldığı buyruk üzerine, arabulucu olmayı önerdi. Bu öneriyi Güney Kafkasyalılar kabul ettiler fakat Türkler geri çevirdiler. Mayıs ayının 22’sinde Gürcüler Almanlara bir yaklaşımda bulundular. Gürcistan üzerinde bir Alman protektorası kurulması kararlaştırıldı. Ama bunun için Gürcülerin Kafkasya’nın geri kalanından ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmeleri gerekiyordu. Batum’daki Gürcü delegeler Tiflis’e bu doğrultuda telgraflar gönderiyorlardı. Von Lossow, Gürcü delegeleriyle bir anlaşmaya varmıştı. Buna göre; Gürcistan, bağımsızlığını ilan ederse, Almanya onu destekleyecek ve Kont Schulenburg Alman temsilcisi olarak Tiflis’e gidecekti. 25 Mayıs’ta von Lossow konferansa, Güney Kafkasya’nın dağılmasının an meselesi olduğunu söyleyerek, bu yüzden yeni bir direktif almak üzere ülkesine dönmesi gerektiğini bildirdi. Ama aslında, Batum Limanı’ndan bindiği gemi gizlice Poti Limanı’na girerek orada demirlemişti. Gürcü delegeler de Tiflis’ten talimat almaları gerektiğini söyleyerek konferanstan ayrıldılar ve trenle Poti’ye gittiler[49].

Böylece Mayıs’ın 26’sında, Seym’in kendi kendisini dağıttığı ve birkaç saat sonra Gürcistan Cumhuriyeti’nin ilan edildiği[50] sırada, Poti’de, Gürcistan üzerinde kurulacak Alman protektorasının görüşmeleri başlamış bulunuyordu. Bu arada Batum’daki Türk Heyeti, yetmiş iki saat sonra sona ereceği bildirilen bir ültimatom vererek, eski isteklerine ek olarak Gürcistan’dan Abastuman’ı ve Ermenistan’dan da Nahçıvan’ın tamamına yakını ile Şarur-Daralagez ilçesinin batısını istedi. Aynı gün, Ahıska ve Ahılkelek’in Müslüman halkları Güney Kafkasya’dan ayrıldıklarını ilan ettiler. Ama o sırada Güney Kafkasya diye bir ülke zaten kalmamıştı. Azerbaycanlılar kendi cumhuriyetlerini 28 Mayıs’ta ilan edince, Ermeniler de davanın kaybedildiğini görerek,  hiç istemeseler de, 30 Mayıs’ta onları izlemek zorunda kaldılar[51].

28 Mayıs’ta, Almanya-Gürcistan anlaşması imzalandı[52]. Buna göre; Almanlar, Gürcistan sınırlarının korunması için güvence verecekler, askeri birliklerin taşınması için Gürcü demiryollarından yararlanacaklar ve Rusya tarafından 19. yüzyılda yerleştirilmiş olan Alman kolonlarını korumaları altına alacaklardı. Anlaşmada ayrıca, madenlerin işletilmesi için verilen imtiyazlarla ilgili hükümler bulunduğu gibi, Gürcistan’da, paritesi sonradan belirlenmek üzere Alman parasının geçerli olacağı da hükme bağlanmıştı[53].

Bu sırada iki eski müttefik olan Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ilişkiler çok gerginleşmişti. Alman Başbakanı Hertling, Osmanlı Devleti’nin Brest-Litovsk sınırlarının ötesine geçmesini engellemek isterken, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Bernstorff, Alman Hükümetinden aldığı direktif doğrultusunda, Kafkasya’daki Türk ilerleyişini protesto ederek, Sovyet Hükümetine karşı mevcut anlaşma yükümlülüklerinden dolayı, Almanya’nın, Osmanlı askeri birliklerinin Kafkasya’da daha fazla ilerlemesini ne onaylayabileceğini ne de destekleyebileceğini belirtiyor ve dahası Osmanlı Hükümetine, Berlin’in, Sovyet rızası alınır alınmaz Gürcistan’ın bağımsızlığını tanımaya hazır olduğunu bildiriyordu[54]. Bu arada Kafkasya’daki Osmanlı ordusunun genelkurmayı birliklere, bölgede karşılaşılan tüm Alman askeri birliklerinin esir alınması ve silahsızlandırılması yolunda bir emir verdi[55]. Birkaç gün sonra Tiflis yolunda böyle bir durum yaşandı. Bir Osmanlı birliğiyle çatışan Alman askerleri arasında yaralananlar oldu ve birlik esir alınarak Kars’a gönderildi[56]. Bunun üzerine von Lossow, Kafkasya’daki Almanları silahlandırma yoluna gitti ve daha öncede değinildiği üzere, Albay Kress von Kressenstein başkanlığında bir askeri misyon acilen Tiflis’e gönderildi. İki eski müttefik olmalarına rağmen Osmanlı Devleti ile Almanya’nın Kafkasya’daki savaş hedefleri çelişiyor ve bu çelişki gün geçtikçe bir çıkar kavgasına dönüşerek, ittifakı yaralayacak, hatta kopma noktasına getirecek büyük bir uzlaşmazlığa doğru gidiyordu. Batum Anlaşması’ndan sonra yaşananlar ise iki ülke arasındaki bu zıtlaşmayı en üst düzeye çıkaracaktı[57].

Almanların bölgedeki varlığına karşın, üç yeni cumhuriyet Türklerle olan ilişkilerini düzeltmek durumundaydılar. Böylece 4 Haziran’da, Batum’da üç ayrı anlaşma imzalandı[58]. Alman desteğine yaslanan Gürcistan, Türklerin son isteklerine karşı koyduysa da, Brest-Litovsk’ta Türklere bırakılan topraklara ek olarak Ahıska ve Ahılkelek’ten vazgeçmek zorunda kaldı[59]. Azerbaycan’ın kaderi, doğal olarak, Osmanlı Devleti’nin protektorası olmak yönünde gelişiyordu. Nitekim Azerbaycanla yapılan anlaşmanın 4. maddesinde, yeni cumhuriyetin bu yönde bir talepte bulunması halinde, Osmanlı Hükümetinin askeri yardımda bulunacağı öngörülmüştü[60].

Nihayet, Ermeni Cumhuriyeti ilk uluslararası anlaşmasını Osmanlı Devleti ile imzaladı. Gürcistan üzerindeki Alman protektorası nedeniyle Tiflis üzerinden Bakû’ya ulaşmayı sağlayan demiryolundan yararlanma olanağını kaybettiğinden Osmanlı Devleti, Bakû’ya bağlanan taşımacılığa elverişli iki yol, Alexandropol-Dilican-Akstafa-Gence yolu ile Zangezur ve Karabağ’daki Nahçıvan, Gerus ve Şusa üzerinden geçen karayollarından yararlanma hakkını elde etti. Ayrıca, Alexandropol ve Culfa arasında demiryolundan da yararlanacaktı[61].

4 Haziran 1918’de üç cumhuriyet, özellikle Gürcüler ve Ermeniler, Batum Konferansı’nda toprak vererek zaman kazanma umuduyla Türklerin ağır koşullarını kabul etmişlerdi. Osmanlı Devleti, Brest-Litovsk Anlaşması’yla Transkafkasya’da üzerinde 600 bin kişinin yaşadığı 10 bin mil karelik bir toprak kazanmıştı. Batum’daki anlaşmaların sonucunda da, ayrıca, hasta imparatorluğa taze kan verecek 8 bin mil karelik toprak ve 650 bin insan Türk etkinlik alanına eklendi. Böylece Türkler, Kafkasya’da kaybettikleri toprakları sadece 1914 Osmanlı-Rus sınırına kadar değil, 1828 sınırına kadar geri aldılar[62].

Batum barış görüşmelerinde önceden de değinildiği üzere, Osmanlı Devleti ile Azerbaycan arasındaki yakınlık büsbütün artmış ve Azerbaycan Cumhuriyeti Osmanlı Devleti ile bir de dostluk anlaşması imzalamıştı[63]. Böylece Osmanlı Devleti ile üç cumhuriyet arasında imzalanan barış anlaşmalarıyla uyuşma sağlanamayan sorunlar çözüme kavuşturulmuş oluyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti ile Gürcistan ve Azerbaycan arasında bir de “Petrol Anlaşması” imzalandı. Gürcistan ve Ermenistan Hükümetleri bu barışın baskı ve zor altında yapıldığını iddia ediyorlar; ancak, bunu değiştirebilmek için herhangi caydırıcı bir güce sahip bulunmuyorlardı[64]. Özellikle Batum’un kaybı Gürcüler için büyük bir darbe oldu. Bu nedenle Türk baskısına karşı durabilmek için Almanya ile yakın ilişkiler kurma yoluna gidildi. Gürcüleri Ermeniler izlediler. Almanlar da bunu, Kafkasya’daki kendi çıkarlarına uygun bulduklarından, Gürcistan’ın koruyucu rolünü oynamaya başladılar[65]. Bununla beraber gerek Batum’un gerekse Tiflis’in artık Almanya için fazla bir önemi yoktu. Asıl mesele Bakû petrolleriydi ve petrolün sadece Türklerin kontrolü altına girmesine kesinlikle razı olunmayacaktı.

6- Bakû İçin Mücadele: Osmanlı Devleti ve Bakû

Osmanlı Devleti için Bakû, tarihi, siyasi ve kültürel açıdan büyük bir önem taşıyordu ve dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin Bakû’ya olan ilgisi sadece petrolle sınırlı değildi. Öte yandan Azerbaycanlılar, gittikçe artan Ermeni baskı ve zulümleri karşısında Osmanlı Devleti’ni (Türkleri), kurtarıcı olarak görüyorlar ve onların Bakû’ya girmelerini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Zaten Osmanlı Devleti ile bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti arasında Batum’da yapılan anlaşma gereği, Azerbaycan Hükümeti, Osmanlı Devleti’nden yardım isteme hakkına sahipti ve Osmanlı Devleti de gerektiğinde askeri yardımda bulunmayı taahhüt etmişti.

Türklerin bütün bölgeyi kontrolleri altına almasını engelleyecek hiçbir şey yok gibiydi. Azerbaycan Müslümanları herhangi bir direnme eğilimi taşımıyorlardı; onların bir Türk egemenliği karşısındaki tek duyguları yalnızca büyük bir mutluluktu. Ermeniler böyle bir olasılıktan korku duymakla birlikte, bitkin ve dağınıktılar; bu yüzden hiçbir karşı koyuş sergileyemiyorlardı. Kendilerini umutsuz bir durumda ve tümüyle dışlanma tehlikesi içinde bulan Gürcüler, himaye talebiyle Alman General von Lossow’a başvurdular[66].

Azerbaycan ile imzalanan anlaşmanın “Osmanlı Hükümeti, Azerbaycan Hükümetine, ikincisi tarafından iç istikrar ve ulusal güvenlik açısından gerekli görülürse, askeri destek sağlayacaktır” hükmünü içeren 4. maddesi, Türklerle Azerbaycanlılar arasındaki özel ilişkiyi ortaya koyuyordu[67]. Bu uzlaşmanın ardından Osmanlı ordusu, bölgedeki Azerbaycanlı ve diğer gönüllülerle birlikte, trajik “Mart günlerinden” beri Bakû’nun kontrolünü ellerinde tutan Bolşevikler ve Ermenilere karşı Hazar’a doğru harekete geçti[68]. “İslam Ordusu” olarak adlandırılan Türk ordusu, Enver Paşa’nın aşırı Türkçü görüşleriyle tanınan küçük kardeşi Nuri (Kıllıgil) Paşa’nın komutasındaydı. Nuri Paşa’nın ordusunun ilk görevi, Kars-Culfa-Bakû yolunu ele geçirmekti. Bu yapılırsa, o zaman Kuzey İran bölgesini kontrol etmek de mümkün olacaktı[69].

7- Osmanlı Ordusunun Kafkasya Seferi

Osmanlı ordusunun Azerbaycan (Kafkasya) seferi, işgal niteliğinden uzaktı ve yasal, politik, manevi ve askeri-stratejik temellere dayanıyordu. Her şeyden önce, seferin yasal ve politik temelini iki ülke arasında imzalanan Batum Anlaşması oluşturmaktaydı. Bu anlaşmayla Osmanlı Devleti, Azerbaycan Hükümetine yardım edeceğini vaat etmişti. Bolşevik ve Ermeni kuvvetlerinin Türklere ve diğer Müslüman halklara karşı gerçekleştirdikleri katliamları durdurmak için Azerbaycan Hükümeti, Osmanlı Devleti’nden yardım istedi.

Osmanlı ordusunun kurtarıcı seferinin manevi temeli Osmanlı ile aynı dil, kültür ve maneviyata sahip olan Güney Kafkasya Türklerinin ve diğer Müslüman halklarının soykırımdan kurtarılması amacıyla ilgiliydi. İstanbul, Türklerin ve Müslümanların dini merkezi rolünü oynuyordu. Osmanlı Devleti, İslâm ve Türk dünyası karşısında sorumluluk taşımaktaydı. Türk dünyası Osmanlı Devleti’ne ümit yeri olarak bakıyordu.

Osmanlı ordusunun kurtarıcı seferini bir dizi askeri faktör de gerekli kılıyordu. Enver Paşa, savaşta Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan’ın yenileceğini ve Batı’dan artık yardım alamayacağını görerek, Doğu’da bir güç kaynağı aramak ve destek kazanmak için Kafkasya’ya yüzünü döndü. Osmanlı Devleti, dünyada ikinci petrol merkezi olan Bakû’ya, Kafkasya’daki doğal kaynaklara ve insan kaynaklarına sahip olmalı, onların başka devletlerin eline geçmesine imkân vermemeli, Hazar Denizi ve Merkezi Asya üzerinde kontrolü kazanmalı, Hindistan güzergâhına çıkmalıydı. Genellikle Brest-Litovsk Barış Anlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti, artık Kafkasya’yı almakla ilgilenmekteydi. Türkler, bağımsız Türk devletleri kurma amacındaydı. Ancak, Türk ordusunun Kafkaslardaki ilerlemesini başka şekilde değerlendirenler ve bunu Panislâmizm ve Pantürkizmle ilişkilendirenler de bulunmaktaydı.

Enver Paşa, Kafkasya’daki durum hakkında bilgi edinmek ve planlarını kesinleştirmek üzere 5 Haziran’da Batum’a geldi. Batum’da ordu birlikleri yeni mevzilere yerleştirildi. Sarıkamış felaketini yaşayan ve dört tümenden oluşan 3. Ordu, Güney Kafkasya’ya yerleştirilmeliydi. 9. Ordu’nun görevi, Güney Azerbaycan’da İngiliz ordularının hücumunu önlemek için Erivan-Nahçıvan-Urmiye-Tebriz güzergâhında hareket etmekti. 7-8 Haziran’da Enver Paşa’nın emri üzerine Batum’da, 3 ve 9. Ordulardan “Doğu Ordular Grubu” oluşturuldu. Grubun başında Vehip Paşa bulunuyordu ve bu kuvvetlerin tamamına “Kafkas Orduları Grubu” deniliyordu. 9 Haziran’da “Doğu Ordular Grubu”nda yeni bir değişiklik yapıldı. Osmanlı ve Azerbaycan birliklerinden oluşturulan “Kafkas İslâm Ordusu Komutanlığı”na Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa atandı. Nuri Paşa önce 3. Ordu’ya daha sonra da “Doğu Ordular Grubu”na bağlı görünse de aslında Azerbaycan’a bağlıydı.

Haziran 1918’de Türkler Kafkasya’da ilerlemeye başladı. Enver Paşa, Kafkasya Müslümanlarına yardım amacıyla başlatılan harekâtı durduramayacağı haberini Hindenburg’a ulaştırdı. 14 Haziran’da başlayan ileri harekâta, Nuri Paşa komutanlık ediyordu. 29 Haziran’da “Doğu Orduları Grup Komutanlığı’na Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa getirildi. Ancak, Bakû’yu kurtarmayı amaçlayan Osmanlı ve Azerbaycan Hükümetlerinin yoğun hazırlık çalışmaları Osmanlı Devleti’nin müttefiki Almanya’da bazı tepkilere neden oldu[70].

8- Kafkaslardaki Türk-Alman Anlaşmazlığı: Almanya’nın Sovyet Rusya’ya

Yakınlaşma ve Türk İlerleyişini Durdurma çabaları                

Batum’daki barış görüşmelerinde, Almanya’nın beklediği ve istediği sonuçlar çıkmadı. Almanya, her şeyden önce Osmanlı ordusunun Kafkasya’da ilerlemesine engel olmak, bu ilerleyişi bir an önce durdurmak istiyordu. Ancak Almanya’nın bunu gerçekleştirmesi pek mümkün değildi. Bunun üzerine Dışişleri Bakanı Kühlmann, 4 Haziran’da Alman Başkomutanlığı’na; Almanya’nın bu durumda şimdilik Gürcistan’ın güçlendirilmesi üzerinde odaklanması gerektiğini önerdi. Henüz Berlin’e yeni ulaşmış olan General von Lossow bu öneriyi destekleyerek, Almanya’nın bir kez Gürcistan’da sağlam bir zemin elde etmesi durumunda, Transkafkasya’nın diğer bölgelerinin kısa zaman içerisinde kucaklarına düşebileceğini dile getirdi. Bu arada Kühlmann, Bakû’ya doğru devam eden Türk ilerleyişinin derhal durdurulması gerektiğinde ısrarlıydı; çünkü başka türlü Moskova’daki Bolşevik Hükümeti ile ciddi birtakım sorunların yaşanması kaçınılmazdı[71].

Türklerin Batum barış görüşmeleri sonucunda Transkafkasya Devletleriyle yaptığı ikili anlaşmalar, Brest-Litovsk Anlaşması’nın geçerliliğini tehlikeye sokmaktaydı. Çünkü Osmanlı ordusunun Transkafkasya’daki ilerleyişinden ve Türklerin Bakû’yu ele geçirmesinden kaygı duyan sadece Almanya değildi; Sovyet Rusya da aynı endişeleri paylaşıyordu[72]. Sovyet Dışişleri bu konuda Galip Kemali Bey’e bir nota gönderir, Brest-Litovsk sınırının aşılmasını protesto eder. Galip Kemali Bey hiçbir şeyden haberi olmadığını söyler, artık doğrudan doğruya Almanlara başvurmaktan başka çare kalmamıştır. Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin, konuyu Berlin’deki Sovyet Elçisi Joffe’ye iletir. Haziran ayı içinde Joffe ile Alman Dışişleri arasında Bakû konusunda görüşmeler yapılır ve ayın sonunda Dışişleri Bakanı von Kühlmann, Joffe’ye Rusların vereceği petrol karşılığında Almanların Türkleri Brest-litovsk sınırında durdurabileceklerini söyler. Kısaca Alman Dışişleri hem Kafkaslardaki Türk ilerleyişini önlemek hem de Sovyet Hükümetini yatıştırmak için Sovyet Elçisi Joffe aracılığı ile diplomatik girişimlerde bulundu ve Brest-litovsk Anlaşması’na ek olmak üzere bir Alman-Sovyet anlaşmasının imzalanmasını önerdi.

Almanya, Kafkasya’daki gelişmeleri Gürcistan aracılığı ile kendi kontrolünde tutmaya çalışıyordu. Bu arada yaşanan bir diğer gelişme ise Alman Orduları Başkomutanı Ludendorff’un Kafkasya Devletleriyle yapılacak barış görüşmelerinin Berlin’de yapılmasını istemesiydi. Ancak barış görüşmelerinin daha önce İstanbul’da yapılmasına karar verildiği için, Alman Dışişleri yaptığı açıklamada; barış görüşmelerinin İstanbul’da yapılacağını belirtiyordu[73].

Batum barış görüşmelerinin Almanya açısından başarısızlıkla sonuçlanması ve General von Lossow’un Batum’dan Berlin’e gönderdiği endişe verici raporlar; baştan beri Kafkasya sorununda Türk yanlısı bir tutum izleyen Ludendorff’un tavrını değiştirmesine neden oldu. Öte yandan Ludendorff, General Seeckt aracılığı ile Enver Paşa’yı sürekli uyararak, Osmanlı ordusunun Kafkaslardaki ilerleyişini durdurmasını ve tüm gücüyle İran-Mezopotamya Cephesi’ne yönelmesini istiyor, ancak İstanbul, bu uyarılara pek aldırış etmiyordu[74].

Bunlara bir de, Osmanlı Devleti’nin müttefiklerine danışmadan Transkafkasya’daki üç bağımsız devletle anlaşmalar yapması ve söz konusu bu anlaşmaların von Lossow’un Poti’de Çhenkeli ile imzaladığı anlaşmalarla bazı konularda çakışması -özellikle Türk tarafının Gürcistan demiryollarının kullanımında hak iddia etmesi- eklenince Ludendorff, General Seeckt’i devreden çıkararak, doğrudan doğruya Enver Paşa ile bağlantı kurdu. Ludendorff, 8 Haziran tarihli oldukça sert ve aynı zamanda tehdit edici telgrafında; Osmanlı Devleti’ni bir kez daha Brest-litovsk Anlaşması ile belirlenen sınırlara saygı göstermeye çağırdığını vurguladıktan sonra, Kafkasya’daki Türk-Alman uzlaşmazlığının Almanya’nın tutumundan değil, Osmanlı Devleti’nin müttefiklerini ve Brest barışını hiçe sayarak Kafkasya’da ilerlemesinden kaynaklandığını, Osmanlı Devleti’nin müttefiklerinin onayını almadan Transkafkasya Devletleriyle imzaladığı anlaşmaları, Almanya’nın tanımadığını belirtiyordu[75]. Carl Mühlmann’a göre: “Böylece, dört yıldan beri devam eden Türk-Alman ittifakı ilk defa Kafkasya yüzünden kopma noktasına gelmişti.”[76]

Ertesi gün (9 Haziran), bu defa Hindenburg, Enver Paşa’ya bir telgraf gönderdi. Savaşın genel durumunun Kafkasya’da yeni düşmanlar edinilmesine uygun düşmediğini sert bir dille vurgulayan Hindenburg, gelinen bu noktanın Kuzey İran ve Mezopotamya’daki İngilizlerin işine yarayacağını belirttikten sonra, özellikle savaş ekonomisi açısından çok önemli olan Bakû petrollerine bir zarar gelmemesi için, Osmanlı Devleti’nin Bakû’ya doğru ilerlemesini durdurmasını, derhal Brest-Litovsk’ta belirlenen sınırlara çekilmesini ve bütün gücüyle Kuzey İran ve Mezopotamya’daki İngilizlere yönelmesini istiyordu[77].

 Bu arada Transkafkasya’daki askeri ve siyasi gelişmeleri yerinde incelemek üzere Batum’a giden Enver Paşa, Alman Başkomutanlığı’nın tepkilerine aynı sertlikle karşılık verdi; Hindenburg ve Ludendorff’a, Almanya’nın Trankafkasya’da bir an önce barışın sağlanmasını arzu ettiğini hatırlattı. General von Lossow’un Batum Konferansı’nı terk etmesi Osmanlı Hükümetinin hatası olmadığı gibi, Osmanlı Devleti’nin Almanya’nın yeniden barış görüşmelerine katılmasını bekleyecek zamanı da yoktu. Osmanlı Hükümetinin elde etmiş olduğu toprak kazançlarına gelince, bu kazanımlar bağımsız Transkafkasya Devletleriyle yapılan barış görüşmelerinin bir sonucuydu ve bu nedenle Türk-Alman anlaşmalarının ruhuna aykırı değildi. Alman Başkomutanlığı’nın Osmanlı Devleti’ni Brest-Litovsk hattına, yani 1877-78 sınırına, çekilmesi isteği kabul edilemezdi. Enver Paşa, Almanya’nın olumsuz tutumunda ısrar etmesi durumunda istifa edeceğini de sözlerine ekledi[78].

Osmanlı Devleti ile Almanya, Kafkasya konusunda artık birbirlerine olan güvenlerini tamamen yitirmiş, bölgede bulundurdukları kuvvetlerini caydırıcı güç olarak kullanmaya ve bölgedeki çıkarlarını ancak bu şekilde koruyabileceklerine inanmaya başlamışlardı. Nitekim sonraki dönemlerde, Tiflis’te bulunan Albay Kress, Alman Başkomutanlığı’ndan Türklere karşı devamlı yardımcı kuvvet isteyecek ve hatta bir ara Almanya, Ukrayna’da bulunan 217. Piyade Tugayı’nın Kafkasya’ya hareketini emredecekti[79].

Enver Paşa’nın istifa tehdidi; Almanya’da temkinli bir hava yarattı, daha doğrusu Almanya üzerinde caydırıcı oldu; çünkü Enver Paşa’nın görevi bırakması durumunda, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki ilişkiler olduğundan çok daha fazla gerginleşecekti. Böylece Gürcistan topraklarında ilerleyen Osmanlı ve Alman birlikleri arasında bazı tatsızlıklar yaşanmasına, ortamın birden bire elektriklenmesine rağmen, Alman Başkomutanlığı işi hafiften almaya başladı ve Seeckt’e bir uzlaşma zemini araması için direktif verildi. Görünüşte Seeckt’in çabaları sonucunda Tiflis’e doğru ilerleyen Osmanlı birlikleri daha doğuya doğru yöneldi ve 20 Haziran’da Tiflis yerine Elizavetpol (Gence)’e ulaştı[80].

Osmanlı Devleti ve Almanya müttefik olmalarına karşın Bakû’nun kime kalacağı konusunda anlaşamıyorlardı. 1918 baharında başlayan uyuşmazlık gittikçe hız kazanmış ve yaz aylarında doruk noktasına ulaşmıştı. Öte taraftan tüm yabancı güçleri Transkafkasya’dan uzak tutmaya ve Bakû’yu ele geçirmeye çalışan Sovyet Rusya, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki anlaşmazlıktan çıkarları doğrultusunda yararlanmak istiyordu. Batum barış görüşmelerinde Kafkasya konusunda bir uzlaşmaya varılamaması, Osmanlı Devleti’nin artık 1877-78 sınırını tanımadığının (Brest-Litovsk sınırlarını) belirginleşmesi, Bakû üzerindeki tartışmaları yoğunlaştırdı. Sovyet Rusya’nın Berlin Büyükelçisi Joffe, Dışişleri Bakanı Kühlmann’a  “… Eğer Türkler Kafkasya’daki ilerleyişini sürdürüp, Bakû üzerine yürüyecek olurlarsa, Sovyet Rusya’nın bunu savaş sebebi sayarak, Türklere savaş açacağını belirtmesi; Sovyet Rusya’nın Bakû’nun Türklerin eline geçmesine kesinlikle karşı olduğunun bir göstergesiydi[81]. Kühlmann’a göre; Bakû’nun Türklerin eline geçmesi, Alman-Sovyet ilişkilerini olumsuz yönde etkileyecekti. Bu yüzden Türklerin Bakû’ya doğru ilerleyişinin kesinlikle engellenmesi, Türklerin durdurulması gerekiyordu. Bakû’nun işgali, Moskova ile anlaşılarak mutlaka Alman askerleri tarafından gerçekleştirilmeliydi[82].

 Kafkasya sorununda Almanya ile bir uzlaşmaya varılamıyordu. Alman siyaseti; Sovyet Rusya üzerinde baskı sağlamaya, Bakû petrol üretimini ele geçirmeye, Kafkasya’daki bütün hammaddeleri elde etmeye ve Kafkasya’dan İran’a, Orta Asya, Afganistan ve Hindistan’a giden yolu açmaya yönelikti. Bu yüzden Almanya, Bakû’yu kendisi için almak istiyordu, ancak buna gücü yetmezdi. Bu arada Bolşevikler Bakû’da o kadar güçlenmişlerdi ki Azerbaycan Hükümetinin bulunduğu Gence’ye doğru ilerlemeye başlamışlardı. Avusturya-Macaristan Büyükelçisi karşında Enver Paşa’nın sözlerinden şu anlaşılıyordu: Osmanlı Devleti ile Almanya arasında çok büyük bir çıkar çatışması vardı. Bir çatışmaya sebep olacak en tehlikeli ve ihtilaflı sorun, Osmanlı Devleti’nin Azerbaycan ile Bakû’ya doğru ilerleyişinde doğru dürüst kullanamadığı Gürcü demiryollarının Alman işgali altında bulunmasıydı. Bütün bunlara rağmen, Enver Paşa yok yere Almanya ile bir çatışmaya girmek istemiyordu. Almanya zayıf askeri gücüne rağmen, Gürcistan’da kalarak diplomatik entrikalarla Kafkasya’daki Türk planlarını sonuçsuz bırakmaya ve Bakû işgalini boşa çıkarmaya çalışıyordu[83].

Bakû’nun Almanya açısından nedenli önemli ve vazgeçilmez olduğunu Ludendorff, Spa toplantılarında (2 Temmuz 1918) özetlemekteydi. Ona göre: Almanya’nın savaş ekonomisi için gereksinim duyduğu petrol ve hammadde ihtiyacı savaşın uzamasına doğru orantılı olarak artmaktaydı. Romanya’dan sağlanan petrol ileride oldukça yetersiz kalacaktı. Eğer Kafkaslardan Almanya’ya hammadde ve petrol akışı garanti alına alınmazsa, Almanya’nın ekonomik durumu kötüleşecekti. Dahası Ukrayna’dan sağlanan mahsulün kullanılabilir duruma getirilmesi de petrole bağlıydı[84].

Spa toplantılarında, Bakû petrolünün Almanya için ne kadar önemli olduğu ve hayati önem taşıdığı kararı çıkınca, Alman Başkomutanlığı General Seeckt aracılığıyla Enver Paşa’dan Türk ordusunun Bakû’ya doğru ilerleyişini durdurmasını isterken, Alman Dışişleri de Joffe ile Bakû sorununa diplomatik çözüm bulmak üzere görüşmelere başladı. Aynı gün Joffe, Bakû petrolleri konusunda Almanya ile uzlaşabileceklerini belirtti[85]. Sovyet Rusya bu şekilde davranarak, Bakû’yu ele geçirmeye çalışan Türkleri, Almanya aracılığıyla durdurmanın yollarını arıyordu.

Bu arada “İslâm Ordusu” olarak adlandırılan ve Nuri Paşa’nın komutasındaki Türk birlikleri doğuya doğru ilerleyişini sürdürerek, Temmuz’un ortalarına doğru Gence ile Bakû arasında bulunan Kurdemir’e ulaştı. Bunun üzerine General Hindenburg, bir kez daha Enver Paşa’ya, Transkafkasya’da bağlaşıklar (merkezi güçler) için sorun yaratabilecek herhangi bir eylemden kaçınılması gerektiğini anımsatmasına karşın, Enver Paşa, Bakû planları konusunda herhangi bir taahhütte bulunmayı reddetti[86].

Bakû petrolleri konusunda Sovyet Rusya ile uzlaşabileceğini anlayan Almanya, Osmanlı ordusunun Bakû’ya doğru ilerlemesini engellemek için yeniden diplomatik atağa kalktı. 13 Temmuz’da Hindenburg, Enver Paşa’ya gönderdiği telgrafında; Osmanlı Devleti’nin şu anda bütün gücünü toplayarak, Suriye, Mezopotamya ve İran’daki İngilizlere karşı koyması gerektiğini vurgulayarak, Bakû’ya karşı yapılan operasyonların durdurulmasını istiyordu[87]. Enver Paşa’nın buna verdiği cevap olumluydu ve Osmanlı ordusunun Kuzey Kafkasya, Gürcistan ve Bakû’ya yönelik operasyonlarından vazgeçtiğini bildiriyordu. Ancak, Enver Paşa’nın verdiği söze rağmen, Bakû’ya yönelik Osmanlı askeri operasyonları durmadı. Enver Paşa’nın bu konuda “çifte standart” mı uyguladığı yoksa Kafkasya’daki Türk komutanları ile Nuri Paşa’nın Enver Paşa’dan gelen emirlere mi uymadıkları, Almanlar tarafından pek bilinmiyordu[88]. Ancak, Yusuf Hikmet Bayur’un ortaya koyduğu belgelerden, Enver Paşa’nın burada ikili oynadığı, bir taraftan Almanlara, Osmanlı ordusunun Bakû’ya girmeyeceği sözünü verirken, diğer taraftan da Nuri Paşa’ya verdiği gizli emirlerle Bakû’daki Türklerin Ermeni zulmünden kurtarılmasını istediği görülmektedir[89].

Almanlar, Hazar Denizi’ne doğru Osmanlı ilerleyişi konusunda bir şey yapamazken, Gürcistan’daki durumlarını sağlamlaştırmak için çok daha dikkatli şekilde çalışmaya başladılar. Haziran’ın sonunda General Kress von Kressenstein, Kafkas Alman İmparatorluğu Heyeti’nin başkanı olarak Tiflis’e vardı. Görevi, Alman savaş ekonomisi için Gürcistan’ın hem ekonomik hem de insan kaynaklarını harekete geçirmek ve Türkleri belirli bir bölgede tutmaktı. İlerleyen günlerde savaş araç ve gereçlerinin dışında Gürcistan’daki Alman kuvvetlerinin takviyesi için Kırım’dan bazı Alman piyade taburları bölgeye nakledildi. 12 Temmuz’da, önceki ay General von Lossow ile birlikte Berlin’e gelmiş olan Gürcistan Hükümeti delegeleriyle, Almanya-Gürcistan bağını daha da pekiştirecek olan bir dizi anlaşma imzalandı[90].

 Gürcistan Cumhuriyeti’nin korunmasının ve ekonomik kaynaklarının kullanımının Berlin’de sadece bir ara çözüm olarak kabul edildiği, çeşitli Alman Hükümeti belgelerinde açıkça görülmektedir. 28 Haziran’da Alman Hükümeti, Büyükelçi Bernstorff’a, Almanya’nın güdümünde uzun dönemde bir “Transkafkasya Federasyonu”nun kurulması için gerekli hazırlıklar yapmanın zorunlu olduğunu, çünkü ancak o zaman Almanya’nın bölgedeki tüm ekonomik kaynakları kullanabileceğini bildiriyordu. Bu tarihten dört gün sonra, Spa’daki Alman Genel Karargâhı’nda Dışişleri Bakanlığı temsilcileriyle yapılan toplantıda Ludendorff; Almanya’nın hem Gürcistan’daki askeri personele hem de Bakû’nun petrol kaynaklarına gereksinim duyduğunu açıklıyordu. Ertesi gün öğleden sonra, Ludendorff ve Donanma’dan Genel Sekreteri Amiral Eduard Capelle, gelinen son noktayı tekrarlıyorlardı: Almanya’nın savaş ekonomisi için Bakû petrolünü kontrol etmesi hayati önem taşımaktaydı ve bu nedenle Türklerin bu kenti ele geçirmelerine her ne olursa olsun engel olunmalıydı. Eş zamanlı olarak, Moskova Hükümeti ile Bakû’yu Ruslara vermeyi garanti etme karşılığında Almanya’ya, petrol kaynaklarını kullanma hakkının tanınacağı bir anlaşmayı gerçekleştirmek için diplomatik görüşmelerde bulunulmalıydı. Ludendorff ve Capelle, her durumda “petrol sorunu”nun gerektiğinde Alman birliklerinin Bakû’ya gönderilmesini gerektirecek kadar önemli olduğu sonucuna varmışlardı[91].

9- Bakû Sovyeti ve İngilizlerden Yardım Talebi

Bolşevikler Transkafkasya’da Bakû dışında hiçbir yerde tutunamamışlardı. Transkafkasya’da Bolşevik kontrolündeki tek kent olan Bakû[92], Müslümanlarla Ermeniler arsında Mart sonlarında patlak veren etnik ve dinsel çatışmanın[93] ardından tamamen Bolşeviklerin eline geçti ve Bolşevikler, Bakû’daki Mart olayları sonrası bölgedeki konumlarını iyice güçlendirdiler[94]. Nisan 1918’de Bakû’daki yönetim, Bolşeviklerden ve Solcu Menşeviklerden oluşan “Bakû Halk Komiserleri Sovyeti” nin eline geçti. Başında Ermeni Bolşevik, Stephan Şaumyan’ın bulunduğu “Bakû Sovyeti” direktifleri Moskova’dan alıyordu ve kısa görev süresi esnasında Sovyet Rusya’ya bol miktarda petrol vermişti. Haziran’ın başlarında Bakû Sovyeti, Türklerin ilerleyişini durdurmak için Elizavetpol’a doğru bir “Kızıl Ordu” gönderdi. Meydana gelen çarpışmalar sırasında, çoğunlukla Ermenilerden oluşan Bakû ordusu, yol boyunca Müslümanlara karşı birçok terör eyleminde bulundu ve Türklere karşı kısa süreli bir başarı elde ettiyse de Nuri Paşa’nın komutasındaki “İslâm Ordusu”nu durduramadı. Temmuz’un sonlarına doğru, İslâm Ordusu Bakû’nun güneyinde Hazar Denizi’ne ulaştı ve şehri kuşatmaya başladı[95].

Osmanlı-Azerbaycan ordusunun yakın saldırısı karşısında Bakû Sovyeti’ndeki Bolşevik olmayan çoğunluk, İngiliz yardımını gündeme getirdi. Kuzey İran’da sadece birkaç günlük bir mesafede bulunan ve General Lionel C. Dunsterville’in komutası altındaki yaklaşık 1000 kişilik İngiliz kuvvetini yardıma çağırmaya karar verdi[96]. Bu arada Şaumyan, Stalin’den acele yardım istiyor, İngilizlerin de gittikçe yaklaştığını bildiriyordu. Öte yandan Haziran ayının sonundan bu yana Bakû’nun batısında Gökçay ve Şemahi bölgelerinde yapılan çarpışmalarda Bakû Sovyeti ordusu geriliyordu. Bu durumda Taşnaklar, İran’ın Hazar Denizi kıyısındaki Enzeli (bugünkü Pehlevi) Limanı’na gelen, General Dunsterville komutasındaki İngiliz birlikleriyle görüşmeler yapıyor, onları Bakû’ya çağırmaya niyetleniyordu. Şaumyan durumu Stalin’e bildirdi. Stalin buna kesinlikle karşıydı ve Lenin de onu destekliyordu. İki emperyalist devlet arasında bir seçim yapmak kaçınılmazsa en zayıfını seçmek gerekiyordu, çünkü ondan kurtulmak daha kolay olacaktı. Dolayısıyla Bakû’nun İngilizlerin eline geçmektense Türkler tarafından alınması daha iyiydi[97].

10- Umudun Tükenişi: İngilizler Bakû’da

Moskova’dan gelen direktifler doğrultusunda hareket eden Şaumyan ve diğer Bolşevik komiserler İngiliz emperyalistleriyle önerilen işbirliğine girmek istemiyorlardı. Ancak Osmanlı ordularının Alyat’a ulaştığı 25 Temmuz’da yapılan Bakû Sovyeti toplantısında, İngilizlerden askeri destek istenmesi yönündeki bir önerge oylandı -Şaumyan’ın muhalefetine rağmen- ve 236’ya karşı 256 gibi az bir farkla kabul edildi. Kararı “utanç verici bir ihanet” olarak gördüğünü açıklayan Şaumyan, Sovyet iktidarının Bakû’daki temsilcisi olarak onun sorumluluğunu yüklenmeyi reddetti. Altı gün sonra Bolşevikler Bakû Sovyeti’nden çekildiler. Bunun ertesi günü Orta-Hazar Diktatörlüğü (Centrocaspian Diktatörlüğü) -Ruslarla Ermenilerden oluşan ve Sosyal Devrimcilerin denetimindeki bir koalisyon- yönetimi devraldı. Orta-Hazar Diktatörlüğü’nün ilk girişimi ise Dunsterville’i Bakû’yu korumak üzere resmen çağırmak oldu.

Anlaşıldığı kadarıyla, Bakû Sovyeti’nden gelen açık yardım çağrısına dayanarak, Dunsterville Londra’yı, Bakû’nun küçük bir İngiliz kuvvetiyle Türklere karşı başarıyla savunulacağına ikna etti. İlk İngiliz birliği, ayın 1’inden beri Türkler tarafından kuşatılmış olan Bakû’ya 4 Ağustos’ta ulaştı[98].

Nuri Paşa komutasındaki Osmanlı ordusunun Bakû’nun varoşlarına girdiği ve şehirdeki Bolşevik yönetiminin görevi bıraktığı[99] haberi Alman Hükümeti çevrelerinde bir heyecan kasırgasına neden oldu. Alman Hükümeti, Bakû petrolünün Almanya’ya verilmesi konusunda Moskova ile yaptığı görüşmelerde önemli gelişmeler sağladığından, Bakû’da İngiliz yanlısı bir yönetimin ortaya çıkması, Almanya için şehrin kontrolünün Türklerin eline geçmesi kadar nahoş bir durumdu. General von Seeckt’in Alman Başkomutanlığı’nı, Bakû’nun İngiliz ve Ermenilerin elinde bulunmaktansa, Osmanlı Devleti tarafından ele geçirilmesinin daha uygun olacağı yolunda ikna etmeye çalışmasına karşın, Alman Başkomutanlığı bütünüyle ikna olmadı. Bunun üzerine 4 Ağustos’ta Ludendorff, General von Seeckt aracılığıyla Enver Paşa’ya bir telgraf göndererek, Bakû’ya yönelik Türk ilerleyişi derhal durdurulmazsa, Osmanlı Devleti’nin hizmetinde bulunan tüm Alman subaylarını geri çağıracağı tehdidinde bulundu ve Sovyet Rusya ile yeni bir savaşı göze alamayacağını da önemle vurguladı[100].

Enver Paşa herhangi bir bağlayıcı taahhütte bulunmayı reddettiğinden, Alman Başkomutanlığı kısa bir süre sonra, General Seeckt’i konsültasyon için Almanya’ya çağırdı. Bu arada Kress’in 6 Ağustos tarihli telgrafı Bakû konusundaki gerginliği bir an olsun yatıştırabildi. Nitekim Seeckt’in İstanbul’dan ayrıldığı sırada Bakû’yu ele geçirmek için 5 Ağustos’ta ilk saldırısını başlatan Nuri Paşa’nın İslâm Ordusu geri püskürtüldü. Bunun üzerine Bakû’ya yönelik Osmanlı operasyonları geçici bir süre için durmuş oldu[101]. Birliklerinin karşılaştığı direnişten etkilenen Nuri Paşa, takviye kuvvetlerin gelmesini beklemeye başladı. Gelinen bu durum ise şehri savunanlara bir soluklanma dönemi kazandırdı ve General Dunsterville’ye kuvvetlerinin büyük bir bölümünü şehre nakletmesine imkân sağladı. Ağustos ayının ortalarında üç İngiliz taburu, bir sahra bataryası ile çeşitli zırhlı araçlar Bakû’ya ulaştı ve şehrin savunması için konuşlandırıldı. Ağustos’ta Bakû’ya gelen İngiliz askerlerinin gerçek sayısını vermek güçtür. Toplam adam sayısı hakkında farklı rakamlar verilmesine karşın, bunların en abartılarında bile İngiliz kuvvetlerinin 1000 kişi civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bu küçük kuvvet, Türkleri Bakû kuşatmasını kaldırmaya zorlamak için bile tümüyle yetersizdi. Dusterville, Taşnak, Sosyal Devrimci ve Menşevik güçlere komuta ederek, kentin savunmasını güçlendirmeye girişti. Kısa süre sonra, büyük bir askeri destek sağlanamazsa Bakû’nun savunmasının mümkün olamayacağı sonucuna vardı. Görünürde böyle bir kuvvet de yoktu[102].

14 Ağustos’ta Spa’daki Alman Genel Karargâhı’nda Ludendorff ile bir araya gelen von Hintze, General Seeckt’in raporlarını da dikkate alarak, Bakû’nun geleceği konusunda uzlaşmaya vardılar. Buna göre; Bakû, Rus Sovyet yönetiminde kalacak “eldeki tüm imkânlar kullanılarak” Türklerin Bakû’ya girmeleri engellenecek ve Sovyet Rusya ile Almanya’nın Bakû petrollerinden yararlanmasını ön görecek bir anlaşmanın imzalanması sağlanacaktı. Diğer taraftan Ludendorff’un daha önce Alman Dışişlerine önerdiği, Bakû’nun Rus, Alman ve Türkler tarafından ortak yönetilmesi düşüncesi, Berlin’de Brest-Litovsk Anlaşması’na ek olarak hazırlanmakta olan anlaşma taslaklarına aykırı düşeceği gerekçesiyle Hintze’den kabul görmedi[103].

Bu arada Bakû kuşatmasındaki sessizlik dönemi başlangıçta Alman siyasi ve askeri çevrelerinde olumlu karşılanırken, İngiliz birliklerinin yavaş yavaş petrol şehrine girişleri, Almanya’yı Bakû konusundaki tutumunu yeniden değerlendirmeye almaya zorladı. 17 Ağustos’ta Enver Paşa, Almanya’ya, Bakû savunma birliklerine ek İngiliz kuvvetlerinin katıldıklarına dair tartışma götürmez kanıtlar sundu ve mümkün olduğu takdirde Alman birlikleriyle işbirliği içinde derhal saldırıya geçmeyi önerdi. Şehrin ele geçirilmesi için önerilen Osmanlı-Alman birlikteliği Büyükelçi Bernstorff ve bu sırada halen daha Berlin’de bulunan General Seeckt tarafında da desteklendi. Bunun üzerine Ludendorff, Alman Hükümeti’ne, Bakû sorununun askeri güç kullanılarak çözüme kavuşturulmasının zorunlu olduğunu bildirdi ve Bakû’nun Osmanlı-Alman ortak işgaline Moskova’nın olurunu almak için enerjik çabalarda bulunulmasını istedi[104].

 Ağustos ortalarından itibaren hem Tiflis’ten hem de İstanbul’dan İngiliz birliklerinin Bakû’ya girdiklerine dair haberler Berlin’e ulaşmaya başladı. Bunun üzerine gerek Kress gerekse o sırada Berlin’de bulunan Seeckt, Osmanlı ordusunun Alman birliklerinin yardımıyla bir an önce Bakû’yu ele geçirmelerinin artık zorunlu olduğunu belirttiler. Bunun üzerine Ludendorff, Alman Dışişleri’nden, İngilizlerin Almanya’nın destek vereceği Osmanlı kuvvetleri tarafından Bakû’dan çıkarılması konusunda, Sovyet makamlarından onay alınmasını istedi. 20 Ağustos’taki Joffe-Hintze görüşmesinde Joffe, Bakû’daki Ermenilerin, İngilizleri Türklere yeğlediklerinden, Bakû’nun İngilizlerden geri alınmasında Osmanlı kuvvetlerinin kullanılmasına karşı olduğunu ve bunun zaten hazırlanmakta olan anlaşmanın 14. maddesine de aykırı düştüğünü belirtiyordu. Alman kuvvetlerinin kullanılmasına şartlı destek veren Joffe’ye göre; Alman işgalindeki Bakû’da Bolşevikler iktidarda olacak ve İngiliz tehlikesi geçiştirildikten sonra, Almanlar şehri boşaltacaklardı. Bu konuda Joffe’ye hak veren Hintze, Ludendorff’un yukarıdaki isteğini de Brest-Litovsk Anlaşması’nın ruhuna aykırı olduğu gerekçesiyle kabul etmedi.

Hintze’nin bu çıkışı üzerine Ludendorff da Sovyet Rusya ile imzalanması an meselesi olan anlaşmaya destek vereceğini açıklayarak, bu arada tekrar İstanbul’a dönmüş bulunan General Seeckt’ten, bir kez daha Enver Paşa’ya, Osmanlı ordusunun Bakû’ya karşı ilerleyişini durdurması çağrısında bulunmasını ve onu ikna etmeye çalışmasını istedi. Ayrıca General Seeckt ile görüşen Ludendorff, Enver Paşa’nın Alman Başkomutanlığı’nın isteklerine uyması durumunda, Almanya’nın Osmanlı Hükümetine finansal destek sağlayacağını ve Türklere Bakû petrolünden adil bir pay verileceğini bildirdi.

Ludendorff bir taraftan Bakû önlerindeki Osmanlı ordusunu hareketsiz tutmaya çalışırken, diğer taraftan Tiflis’teki General Kress’e, Bakû’yu ele geçirmek üzere Kafkasya’da bulunan bütün Alman birliklerini hazır duruma getirmesi emrini veriyor ve bölgedeki Alman birliklerinin güçlendirilmesi için de Ukrayna’dan bir atlı tugayın emrine verileceğini bildiriyordu. Ancak Kress’in emrinde sadece 5 bin Alman askeri bulunuyordu ve bunların çoğunu da Gürcistan’ın güvenliğini sağlamak için kullanmak durumundaydı. Bu yüzden bölgedeki Alman birliklerinin hazır hale getirilmesi günler hatta haftalar alacaktı[105].

11- Alman-Sovyet Anlaşması (Brest-Litovsk Ek Antlaşması 27 Ağustos 1918)

Almanya, Türklerin Kafkasya’daki ilerleyişine ve Bakû’yu ele geçirmesine engel olmak için her türlü diplomatik girişimde bulunuyor ve bu konuda hiçbir sakınca ve çekince göstermiyordu. Türkleri durdurmak için her çareye başvuran Almanya, son çare olarak her ne pahasına olursa olsun Bakû’yu Türklere bırakmak istemeyen Bolşeviklerle yakınlaşmaya çalışıyor ve Kafkasya konusunda uzlaşma çareleri arıyordu. Öte yandan paha biçilmez kaynaklara sahip bulunan ve aynı zamanda bir bilim ve kültür merkezi olan Bakû’yu ne Türklere ne de sömürgeci bir devlet olan İngiltere’ye bırakmak istemeyen Bolşevikler, şehrin Almanlara teslim edilmesini son çare olarak görmelerine rağmen, Almanya’nın yaklaşımına kayıtsız kalamadı.

Ağustos sonlarında, Bakû Kenti’nin 1000 milden daha fazla uzağından, Türklerin Bakû’yu ele geçirmesini engellemeye yönelik bir umut ışığı parladı. Temmuz’da Berlin’de başlayan Alman-Sovyet görüşmeleri 27 Ağustos 1918’de Brest-Litovsk’a ek bir anlaşma ile sonuçlandı[106]. Anlaşmanın Kafkasya’ya ilişkin maddelerinde, Sovyet Rusya’nın Almanya’nın Gürcistan’ı tanımasına karşı çıkmayacağı ve Bakû’da çıkarılan petrolün ya dörtte birini ve/veya miktarı daha sonra belirlenecek aylık minimum bir kısmını Almanya’ya vereceği açıklanıyordu. Bunun karşılığında, Almanya, Gürcistan sınırı ötesindeki bölgelerde üçüncü bir devletin operasyonlarına destek olmayacak, dahası -belki de en önemlisi- Bakû’ya üçüncü bir gücün girmesini engellemek için çaba gösterecekti. Bu ek anlaşma, kâğıt üzerinde, Osmanlı ordusunun ilerlemesine ciddi bir engel oluşturuyorsa da, Kafkaslardaki Alman askerlerinin sayısı Türklerin askeri gücünü durdurmak için yeterli değildi[107].

12- Alman-Sovyet Anlaşmasına Tepkiler ve Yorumlar

Almanya-Sovyet Rusya yakınlaşması ve bu yakınlaşmanın anlaşma ile sonuçlanması İstanbul basınında, sert tepkilere yol açtı. İstanbul gazeteleri (Vakit, İkdâm, Âtî, Sabah vs.), gelinen durumu şaşkınlıkla karşılıyor, Almanya’nın kendisine yönelik uzun yıllardır oluşan güveni kaybettiğini, Alman dış politikasının kararlı değil, kontrolsüz olduğunu vurguluyor ve Almanya-Sovyet Rusya Ek Anlaşması’nın imzalanmasını Osmanlı ile Almanya gibi iki müttefik devlet arasında anormal bir durum olarak değerlendirerek, anlaşmanın uzun süreli olmayacağını yazıyorlardı[108].

Diğer taraftan İttifak Devletlerinin katılımı ile İstanbul’da, Kafkasya sorunlarını görüşmek için bir konferans düzenlenmesi planlanmıştı. Bu maksatla yeni kurulan Kafkas Cumhuriyetleri İstanbul’a birer heyet göndermişlerdi. Azerbaycan Cumhuriyeti’ni de Mehmed Emin Resulzade’nin başkanlığında bir heyet temsil ediyordu.

12 Eylül 1918’de Resulzade, İstanbul’daki Alman Büyükelçiliği’ne, bağlaşıklarına ve tarafsız devletlere birer nota göndererek, 27 Ağustos’ta Almanya ile Sovyet Rusya arasında imzalanan “Brest-Litovsk Ek Anlaşması”nı protesto etti. Çünkü bu anlaşma karşılıklı çıkar ilişkileri içerisinde yalnız Sovyet Rusya’nın girişimi sonucunda imzalanmamıştı. Almanya, Azerbaycan’ın ve özellikle Bakû’nun zenginlik kaynaklarını ele geçirmek için birtakım girişimlerde bulunuyordu. Bu anlaşma da bunun bir sonucuydu[109].

Alman-Sovyet Anlaşması’nın imzalanmasını gerektiren başlıca faktör, Kafkas İslâm Ordusu’nun Azerbaycan’daki hareketiyle ilgiliydi. Hem Almanya hem de Sovyet Rusya Osmanlı’nın Azerbaycan’daki nüfuzunun artmasını istemiyordu

Ek anlaşmanın imzalanmasını gerektiren ikinci faktör, Dunsterville askerlerinin Bakû’ya girmesiyle ilgiliydi. İngilizlerin Bakû’da güçlenmesi, bir bakıma Rus ve Almanların pozisyonlarının zayıflaması demekti. Aynı zamanda Almanya’nın müttefik olduğu üçüncü bir devlet -Osmanlı Devleti- aleyhine mücadelede Bakû’yu İngilizlerin yararına olarak korumayı üstlenmesi de normal bulunmamaktaydı[110].

Swietochowski’ye göre;  bu anlaşma şayet uygulanabilseydi, hem Enver Paşa’nın Panturanizm tasarılarını suya düşürecek hem de Azerbaycan’ın var olmasına engel olacaktı. Ancak bu sırada Bakû’nun düşmesi kaçınılmaz hale gelmişti. Bu da büyük güçlerin elçiliklerine sunduğu bir bildiriyle Almanların Azerbaycan’ın “doğal başkenti ve siyasal, kültürel, ekonomik merkezi” üzerinde Rus hâkimiyetini tanımalarını protesto eden Resulzade için oldukça cesaretlendirici bir gelişme olsa gerekti[111].

Aslına bakılırsa 27 Ağustos tarihli Alman-Sovyet anlaşması ile taraflar yerine getirilmesi mümkün olmayan koşullarla kendilerini yükümlü kılmışlardı. Nitekim Ruslar Bakû’da elde edilen petrolün dörtte birini Almanlara vereceklerini taahhüt ediyorlardı. Hâlbuki Temmuz sonlarından itibaren artık Bakû yönetimi Bolşeviklerin elinde değildi ve Sovyet Rusya’nın kendisi de Bakû’dan petrol alamıyordu. Bir başka ifadeyle Sovyet Rusya Almanya’ya kendisinin sahip olmadığı Bakû petrollerinden pay vermeyi taahhüt ediyordu. Alman Dışişleri gerçeği, ancak anlaşmanın imzasından sonra, 30 Ağustos’ta öğrenebildi. Petersburg basınında da Eylül başlarından itibaren bu yönde haberler çıkmaya başlamıştı[112].

Yine bu anlaşmaya göre; Almanya, Bakû’yu İngilizlerden alıp Ruslara geri vermeyi taahhüt ediyordu. 2 Eylül’de Tiflis’ten yazan Kress, Rusların ısrarla dile getirdikleri “Osmanlı askerinin katılımı olmadan Bakû’nun alınması” istekleri şu anda Kafkasya’daki mevcut duruma göre imkânsızdı. Çünkü “… İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti, ordunun, anlaşmada belirlenen sınırların gerisinde kalacağını belirtse de, İstanbul’dan verilen emirler Kafkasya’daki subaylar tarafından dinlenmeyecektir”[113] diyerek, Berlin’in bölgedeki gerçekleri göz ardı ettiğini ve masa başında alınan kararların cephenin gerçekleriyle bağdaşmadığını bildiriyordu.

13- Bakû’nun Düşüşü: Osmanlı Ordusu Bakû’da

Ağustos ayının sonlarından itibaren Kafkas İslâm Ordusu’nun Bakû’yu ele geçirme çabalarında bir yoğunluk görülmeye başladı. Halil Paşa 9 Eylül’de, Mürsel Paşa’nın Puta yakınlarındaki karargâhına ulaştı. 10 Eylül’de Nuri Paşa, Bakû’nun kurtarılması operasyonlarına komuta etme görevini üstlendi. O sırada Bakû’da 18 bine yakın silahlı Ermeni, 1200 İngiliz, 1500 kişilik Biçerahov askeri bulunuyordu.

Ağustos sonlarına doğru diplomaside yaşanan şaşırtıcı gelişmeler sırasında Türkler Bakû Kenti’nin yalnızca 35 mil uzağındaydılar. Osmanlı ordusunun 5., 15., 36. Kafkas tümenlerine fiili durumu tamamlamak üzere derhal saldırıya geçme emri verildi. Bu güçlü Osmanlı taarruzu karşısında, Alman askeri liderleri Brest-Litovsk Anlaşması’nın ilgili maddelerini uygulamaya teşebbüs bile etmediler. Osmanlı birliklerinin kente girişine karşı çıkmadılar; hatta kendilerine de bir pay çıkarmak için, harekâta küçük bir Alman birliğinin katılmasını önerdiler[114].

1918 Ağustos’u sonlarında Dunsterville kesinlikle “Bakû’nun daha fazla savunulması zaman ve hayat israfıdır” kanısına varmıştı. 1 Eylül’de Bakû yöneticilerine seslenirken aynı görüşü tekrarlıyordu: “Yeryüzündeki hiçbir güç Bakû’yu Türklerden kurtaramaz. Savunmaya devam etmek yalnızca o kötü anı geciktirmek ve gereksiz yere daha fazla yaşam kaybına yol açmak anlamına gelir.” 28 Ağustos’ta Londra’ya Bakû’daki durum bildirildi. Savaş Bakanlığı yanıt olarak 31 Ağustos’ta, tümüyle çekilmeyi uygun bulduğunu ifade eden bir telgraf gönderdi. Aynı zamanda, Dunsterville’e, çekilmeden önce Bakû’daki petrol tesislerini tahrip etmesi de söyleniyordu.

12 Eylül’de Türklerin son taarruz planlarına dair “kesin güvenilir” bilgiler ulaştığında, Dusterville kenti boşaltma hazırlıklarına girişti. 14 Eylül gecesi, Bakû ağır saldırı altındayken, adamlarını gemilere bindiren Dunsterville şehri kaderine terk etti[115]. Savaş Bakanlığı’nın isteğine rağmen, çekilmeden önce Bakû petrol tesisleri tahrip edilmemişti; sadece Bakû’da kurulan telgrafhane devre dışı bırakılmıştı. Aynı gece Türkler Bakû’nun son direniş hatlarını da yardılar. Ertesi gün, -Almanların Türkleri engellemek için harcamış olduğu tüm çabalara rağmen- Osmanlı-Azerbaycan karma ordusunun kenti Azerbaycan Hükümeti adına ele geçirdiği ilan edildi. Bakû’da, Gence’den henüz gelmiş olan Khan Khoiski liderliğinde yeni bir hükümet kuruldu[116].

Bakû’nun Osmanlı birliklerince ele geçirilmesi, Kafkaslardaki çalkantılı sürecin ilk aşamasının sonunu gösteriyordu. Bakû’nun düşüşü hem İngilizler hem de Bolşevikler için önemli bir kayıptı. Bu önemli noktanın Türklerin kontrolü altına girmesi ve zengin petrol yataklarının, Asya’daki İngiliz egemenliğini yakından tehdit edecek şekilde İttifak Devletlerinin kullanımına geçmesi, İngilizlerin bölgedeki konumu açısından ciddi bir engel oluşturuyordu. Bolşevikler içinse bu gelişme tüm Kafkaslarda kurabildikleri tek iktidarlarının sonu ve aynı zamanda Hazar bölgesi ve Orta Asya’ya yayılacak anti-Bolşevik Müslüman seferberliği potansiyel tehlikesinin büyümesi anlamına geliyordu[117].

Osmanlı birliklerinin Bakû sokaklarında zafer gösterileri, Turan yolundaki ümitlerin doruk noktasını oluşturuyordu. 1918 yazının sonunda Enver Paşa’nın orduları Azerbaycan’ın sadece kuzeyini değil, güneyini de ellerinde bulunduruyorlardı. Osmanlı yayılmasını daha da genişletmek üzere, Hazar kıyısı boyunca Dağıstan’a gönderilen 15. Piyade Tümeni buraları Ekim ayında ele geçirdi[118].

Sonuç: Kaçınılmaz Sona Yaklaşırken

İstanbul gazeteleri, Kafkas Cephesi’ndeki başarıların haberleri ile dolup taşarken, Osmanlıların askeri durumu genelde giderek kötüleşiyordu. İngiliz kuvvetleri önce Filistin’de, şimdi ise Suriye’de, müttefikler Balkanlarda ilerliyor, hepsinden kötüsü Almanlar, Fransa’dan çekilmeye devam ediyorlardı. Bu acı gerçekler Osmanlıların Azerbaycan konusundaki tutumlarını etkilemekte gecikmedi. Osmanlıların Azerbaycan ve Ermenistan’ı resmen tanıması, aslında Sadrazam Talat Paşa’nın Berlin ziyareti sırasında, 23 Eylül’de imzaladığı Osmanlı-Alman protokolünün öngördüğü bir şeydi. Almanlar daha önceki itirazlarından vazgeçtikleri gibi, Sovyetlerin bu iki Transkafkasya Cumhuriyeti’ni tanımasını güvenceye alma işini üstlenmişlerdi[119].

Bakû’nun alınması ile Mondros Bırakışması’nın imzalanması arasında geçen bir buçuk ay boyunca Sovyet Hükümeti, Bakû’yu geri almak için, son bir diplomatik girişimde bulundu. Şimdi artık asıl endişeleri Bakû’da Türklerin kalması değil, kentin İngilizlere teslim edilmemesiydi.

Sovyet Dışişleri Halk Komiserliği Osmanlı Hükümetine bir protesto notası[120] kaleme aldıktan sonra, Berlin’deki Osmanlı Elçisine verilmek üzere Joffe’ye gönderdi. Moskova’daki Alman konsolosluğuna da 27 Ağustos ek anlaşmasının yerine getirilmemesini protesto ettiklerini bildirdi. Aynı gün Karl Radek’in “İzvestia” da çıkan bir yazısında Türklerin Bakû’yu İngilizlere teslim edebileceklerinden endişe edildiği açığa vurulduktan sonra, “Bakû Sovyet Rusya’nın elinde kalırsa, Almanya’nın Bakû petrolünden fazlasıyla yararlanabileceği” belirtiliyordu. Görüldüğü gibi Bakû sorununda hâlâ Almanya’nın aracılığından medet umulmaktadır.

Joffe protestoları Alman Dışişleri Bakanı von Hintze’ye iletti. Ancak Talat Paşa ve Ahmed Nesimi Bey Berlin’dedirler ve aynı gün Joffe ile görüşürler. Talat Paşa işi tatlıya bağlamak istedi ve Osmanlı Devleti’nin Rus toprağını kendi ülkesine katmak isteğinde olmadığını, Nuri Paşa’nın Bakû’yu almakla resmen görevlendirilmediğini anlattı. Ancak bu görüşmeden hiçbir sonuç çıkmadı. Ertesi gün ikinci bir görüşme yapıldı. Joffe’nin suçlamaları üzerine Talat Paşa, “Osmanlı Devleti’nin Sovyet Rusya hesabına asla toprağını genişletmek istemediğini” tekrarladı ve “Kafkaslardan Osmanlı güçlerini hemen çekeceğini” söyledi. Joffe bu önerileri yeterli görmedi ve Bakû’daki tüm Osmanlı birliklerinin, gönüllülerin ve askeri malzemenin de boşaltılmasını istedi. Talat Paşa bunu da kabul etti ve “Osmanlı Devleti’nin Sovyet Rusya ile barış içinde yaşamak istediğini ve Bakû anlaşmazlığını bu şekilde tatlıya bağlamayı düşündüğünü” ekledi. Ancak Sovyetlerin Osmanlı diplomasisinden bir kere ağzı yanmıştı. Çiçerin cevap olarak önerinin kabul edilmesi için “Bakû’nun Osmanlı birlikleri tarafından Sovyet makamlarına teslimi maddesinin” eklenmesini şart koştu. Çünkü bu olmazsa Osmanlı ordusunun Azerbaycan ordusu adını alarak yerlerinde kalacakları açıktı. Gerçekten de Joffe, Talat Paşa ile iki gün sonra üçüncü kez görüştüğünde bu karşı öneriyi iletince Talat Paşa, “Türklerin herhangi bir bölgeyi Sovyet Rusya’ya teslim edemeyeceklerini, çünkü Kafkaslardaki milletlerin içişlerine karışamayacaklarını” bildirdi. Görüşmelerin bu noktada çıkmaza gireceği belli oluyordu. Ancak Talat Paşa, o gün İstanbul’a döndüğünden görüşmelerin Berlin elçisi Rıfat Paşa ile sürdürülmesi kararına varıldı.

3 Ekim’de Rıfat Paşa, Joffe’ye,Osmanlı ordularının geri çekilmeye başladıklarını bildirdi. Oysa o tarihte, bazı birliklerin Bulgar bırakışmasından sonra, Trakya’yı korumak için geri çağrılmalarına rağmen Osmanlı ordusu Bakû’dan Dağıstan’a doğru ilerlemekteydi. Aynı gün Alman Dışişleri, İstanbul Elçisi Bernstorff’un Talat ve Enver Paşa ile görüştüğünü ve her şeyin yoluna gireceği haberini veriyordu.

Sonunda 5 Ekim’de Rıfat Paşa’dan gelen bir yazı, Kafkasya’nın dört hafta içinde Osmanlı ordusu tarafından boşaltılacağını bildiriyordu. Çiçerin, Bakû’nun Sovyet makamlarına teslim edilmesi konusunda diretiyordu. Bundan iki gün sonra Lenin, Joffe’ye bir telgraf çekerek, Bakû doğrudan doğruya Sovyet makamlarına teslim edilmeden Türklerle hiçbir protokol imza edilmeyeceğini yazıyordu. Lenin, Türklerin Bakû’yu İngilizlere teslim etmek için İngilizlerle gizli bir anlaşma yaptıklarından şüphelenmekteydi. Aslında böyle bir anlaşma yoktu ama sonuç farklı olmayacaktı, çünkü bir ay sonra İngilizler, Bakû’ya çıkınca Musavatçılar onların elinde bir kukla hükümet olmaktan ileri gidemeyeceklerdi[121].

Osmanlı kuvvetlerinin gerek Bakû’ya gerekse Dağıstan’a kadar ilerlemeleri, Osmanlı Devleti açısından büyük başarıydı. Bununla hem Azerbaycan’da hem de Dağıstan’da bağımsız iki devlet kurulmuş oluyordu. Ancak bu başarının devamlı olması için, İttifak Devletlerinin savaşı kazanmaları gerekiyordu. Artık her şey İtilaf Devletlerine karşı yürütülen savaşın sonucuna bağlıydı. Fakat Kafkasya sorununun ele alınacağı İstanbul Konferansı yapılamadan İttifak Devletleri mağlup oldular ve Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi gereğince, Kafkasya’yı, Brest-Litovsk Anlaşması ile elde ettiği toprakları, yani Kars, Ardahan ve Batum’u boşaltarak, 1914 sınırlarına çekilmek zorunda bırakıldı. Osmanlı ordusunun çekilmesiyle birlikte İngilizler ve Ermeniler tarafından işgal edilen bölge, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında yeni birtakım mücadelelere sahne oldu.

Sonuç olarak, Kafkasya’daki siyasi ve askeri gelişmeleri, Osmanlı Devleti, Almanya, Sovyet Rusya ve İngiltere’nin Kafkasya için verdikleri amansız mücadeleyi, söz konusu devletlerin Kafkasya siyasasını, kısaca, İstanbul’un doğusunda oynanan büyük oyunu, Edward Hallett Carr, çok güzel bir şekilde özetlemektedir: “Ekim devriminden beri Transkafkasya politikasının belirgin özelliği Rus iktidarının yokluğuydu. Görünüşte bu boşluk, bağımsız yerel hükümetlerce, gerçekte ise önce Almanya ve Osmanlı Devleti’nin, sonra da İngiltere’nin askeri gücüyle doldurulmuştu. Büyük Britanya sonunda geri çekildiğinde Rus iktidarı onun yerini almaya hazırdı. Sovyet Hükümeti, yabancı kuvvetlerin kuklası oldukları gerekçesiyle, üç Transkafkasya Cumhuriyetini boykot etmişti. Bu cumhuriyetler şimdi de, kendi güçsüzlüklerinden ötürü yenik düşüyorlardı.”[122]

Prof.Dr. Selami KILIÇ

Tüm Hakları Saklıdır.


[1]   Bülent Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm Arasında Türkiye 1918-1923, Çev: Sermet Yalçın, İstanbul, 1998, s. 1-2.

[2]  Stefanos Yerasimos, Kurtuluş Savaşı’nda Türk- Sovyet İlişkileri 1917-1923, İstanbul, 2000, s. 12.

[3]  Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 10-11.

[4] Brest-Litovsk barışı ve görüşmeleri hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Selami Kılıç, Türk-Sovyet İlişkilerinin Doğuşu (Brest- Litovsk Barışı ve Müzakereleri), İstanbul, 1998.

[5]   Selami Kılıç, “Unutulmuş Barış: Brest-Litovsk-Mart 1918- Yankıları Türk ve Dünya Tarihindeki Önemi”, Osmanlı 2 (Siyaset), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s. 622-623.

[6]   Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 21-22.

[7] “Transkafkasya” literatürde farklı isimlerle de anılmaktadır: Transkafkasya ile birlikte Mavera-yı Kafkasya, Cenubi Kafkasya, Güney Kafkasya, Zakafkasya, Kafkas-ötesi, Kafkas-berisi, Kafkas-ardı vb. gibi terimler hep aynı bölge için kullanılmıştır. Bu terimler her ülkenin coğrafi durumuna göre farklılık göstermektedir. Nitekim Rusya’ya göre Kafkasya’nın güneyi Kafkas-ötesi, Türkiye’ye göre ise Kafkas- berisidir. Bu bölge bugün Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan Devletlerinin bulunduğu, Kafkas Dağlarının güney kısmını kapsamaktadır. Kafkasların ötesi, arkası anlamına gelen “Mavera-yı Kafkasya” terimi Batılı kaynaklarda, “Transkafkasya” Rus kaynaklarında ise “Zakavkazya” olarak geçmektedir.

[8] 1917 Şubat ihtilalinden sonra Transkafkasya’da  (Tiflis’te), Gürcü Menşeviklerin öncülüğünde “Transkafkasya Komitesi (OZAKOM- Osobiy Zakavkazskiy Komitet)” oluşturuldu. Bolşeviklerin, Ekim ihtilaliyle Petersburg’da iktidarı ele geçirmelerini bu komite onaylamadı. Bunun üzerine Transkafkasya için ayrı bir yönetimin oluşturulmasına karar verildi ve 28 Kasım 1917’de “Transkafkasya Komiserliği (Zakavkom)” kuruldu. Bu komiserlik Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı temsilcilerinden oluşan bir nevi federasyondu. Bolşeviklerin 18 Ocak 1918’de “kurucular meclisini” zor kullanarak dağıtmaları üzerine “Transkafkasya Komiserliği” merkezdeki Sovyet Hükümeti ile ilişkilerini kesti ve 23 Şubat’ta bir Diyet -Temsilciler- Meclisi (Seym) meydana getirildi. Bu meclis komiserliğin en yüksek yürütme organıydı. Gerek komiserlik gerekse Seym’de Gürcü Menşevikler lider rolündeydiler; hem komiserliğin hem de Seym’in başkanları Gürcülerdi. Ancak bir zorunluluk altında oluşturulan komiserliğin ilk büyük sarsıntıda dağılacağı kesindi (Kılıç, Türk-Sovyet İlişkilerinin Doğuşu, s. 83-87; Arnon Gill, Die sowjetisch-türkischen Beziehungen von der russischen Revolution 1917 bis zum Ende des Ersten Weltkrieges und die Selbständigkeitsbestrebungen der transkaukasischen Völker (Georgier, Armenier, Aserbejdschaner) Offenburg/Baden, 1969, s. 68-70).

[9] Gökay, Bolşevizm ile Emperyalizm…, s. 22-24.

[10] Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 17; Stefanos Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar: Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu, Çev: Şirin Tekeli, İstanbul, 1994, s. 297.

[11] Kılıç, Türk- Sovyet İlişkilerinin Doğuşu, s. 249-250.

[12] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 298.

[13] ATASE, A. 4/3671, Kls. 2921, D. 159-510, F. 1-39.

[14] Osmanlı Mebusan Meclisi Zabıt Ceridesi (MMZC), II, Devre: 3, İçtima Senesi: 4, Ankara, 1991, s. 442; Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, Ankara, 1991, s. 172-173;  Fischer, Griff nach der Weltmacht. Der Kriegszielpolitik des kaiserlichen Deutschland 1914/18, Düsseldorf, Dorste, 2000, s. 486. 

[15] ATASE, A. 4/3671, Kls: 2909, D. 452-17, F. 2-72; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 66-69.

[16] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 299.

[17] Dokumentı i Materialı po Vneşney Politike Zakavkazya i Gruzii, Tiflis, 1919, s. 62-66; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 69-70.

[18]  Ronald Grigor Suny, Bakû Komünü: Rus Devriminde Milliyet ve Sınıf, Çev: Kudret Emiroğlu, İstanbul, 1990, s. 254; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 70; Tadeusz Swietochowski, Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycanı 1905-1920, Çev: Nuray Mert, İstanbul, 1988, s. 165.

[19] ATASE, A. 4/3671, Kls. 2921, D. 159-510, F. 1-44; A. 4/3671, Kls. 2912, D. 464-, F. 5-12; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 165-166; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 21.

[20] ATASE, A. 4/3671, Kls. 2921, D. 511-, F. 1-95; A. 4/3671, Kls. 2912, D. 464-, F. 5-15; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 165-168; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 179-189; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 300-301. Gerek Vehip Paşa’nın notası gerekse buna verilen cevap için ayrıca bkz: Bülow an Auswärtiges Amt, Ad. Felde, 12. März 1918, PA-AA, Kaukasus, R. 11042, Bd. 11, Russland Nr. 97a.

[21] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 300; Richard G. Hovannisian, Armenia on the Road to Independence 1918, Los Angeles, 1969, s. 131-141.

[22]   Suny, Bakû Komünü, s. 274.

[23]  Von OHL. an Botschaft Konstantinopel, Berlin, den 28. Februar 1918, PA-AA, Kaukasus, R. 11042, Bd. 11, Russland Nr. 97a.

[24]  Der K. Botschafter an Auswärtiges Amt, Konstantinopel, den 2. März 1918, PA-AA, Kaukasus, R. 11042, Bd. 11, Russland Nr. 97a.

[25]   Bundesarchiv-Militärarchiv Freiburg (BA-MA), RM 5/2728, Bl.167; Freiburg, BA-MA, RM. 5/2728, Bl. 329-331; Winfried Baumgart, “Das ‘Kaspi-Unternehmen’- Größenwahn Ludendorffs oder Routineplanung des deutschen Generalstabs, Jahrbücher für Geschichte Osteuropas, 18 (1970), 92-93; Fischer, Griff nach…, s. 486-495.

[26]   Suny, Bakû Komünü, s. 253.

[27]  Trabzon Barış Konferansı hakkında geniş bilgi için bkz: Enis Şahin, Trabzon ve Batum Konferansları ve Anlaşmaları 1917-1918, Ankara, 2002, s. 256-445.

[28] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve Rusya, Ankara, 1990, s. 467-470; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 71-72; Wolfdieter, Bihl, Die Kaukasus-Politik der Mittelmächte, Teil: II, Die Zeit der Versuchten Kaukasischen Staatlichkeit (1917-1918), Wien-Köln-Weimer, 1992, s. 42-46; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 302; Firuz Kazemzadeh, The Struggle for Transcaucasia 1917-1921, New York-Oxford, 1951, s. 98-99.

[29] ATASE, A. 5/5649, Kls. 3920, D. 86-, F. 7-17, 18,19; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 301; Akdes Nimet Kurat, “Üç Sancak: Kars, Batum, Ardahan”, Türk Yurdu, VII/3 (345), Ankara, 1970, s.26.

[30] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 302; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 473; Suny, Bakû Komünü, s. 256; Carl, Mühlmann, Das deutsch-türkische Waffenbündnis im Weltkriege, Verlag Koehler& Amelang, Leipzig, 1940, s. 195.

[31] Gotthard Jäschke, “Der Turanismus der Jungtürken zur osmanischen Außenpolitik im Weltkriege” Die Welt des Islam, Bd. 23, Heft. 1/2, Leipzig, 1941, s. 30-31; Suny, Bakû Komünü, s. 254; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 98-101.

[32] Suny, Bakû Komünü, s. 254-255; Bihl, Die Kaukasus-Politik…, II, s. 45-46; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 73-79; Fischer, Griff nach…, s. 487-488; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 105-108; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 21-22; A. Sanders, Kaukasien -Nordkaukasien, Aserbeidschan, Armenien, Georgien-, München, 1942, s. 302-303.

[33] Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 473-474; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 79.

[34] Fischer, Griff nach…, s. 487.

[35] Joseph Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü: 1914-1918 Birinci Dünya Savaşı, Çev: Dr. Kemal Turan, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1990, s. 299-300.

[36] Fischer, Griff nach…, s. 488.

[37] 26 Nisan 1918’de Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Freiherrn von dem Bussche, Alman İmparatoru’na, Almanya’nın Kafkas politikasından söz ederken; Almanya’nın savaşın başlangıcından itibaren, her çareye başvurarak, İç Asya’ya açılan yol üzerinde, Osmanlı Devleti, Rusya ve İran arasında Gürcüler, Tatarlar ve Kuzey Kafkasya halklarından oluşan bağımsız bir federatif devletin kurulmasını arzuladığını, Almanya’nın denetim ve/veya gözetiminde kurulacak olan bu devlette öteden beri Almanya’ya yakınlık gösteren Gürcülerin egemen olmasını istediğini vurguluyordu. Ermenistan böyle bir oluşumun tamamen dışında bırakılıyor, fakat Kuzey Kafkasya’ya yeşil ışık yakılıyordu. 1918 baharında Kuzey ve Güney Kafkasya’da yaşanan siyasi gelişmeler, Almanya’nın işini kolaylaştıracak gibi görülüyordu. Bu yüzden ele geçen fırsatı iyi değerlendirmek isteyen Almanlar, başta von dem Bussche olmak üzere, Türklerin Kafkasya’daki yayılmacı politikasına oldukça sert tepki gösteriyorlardı.

Almanya, Kafkasya’daki politik ve ekonomik çıkarları doğrultusunda böyle bir savaş hedefi belirlerken, Enver Paşa’nın, Türk halklarının oturduğu bölgelerde; Kırım, Kafkasya, Azerbaycan ve Rusya ile Türkistan’ın Tatarlarla meskûn bölgelerine kadar uzanacak büyük bir Türk imparatorluğu kurma planlarına karşı çıkıyordu. Çünkü böyle bir gelişme, Almanya’nın savaş sırasında milyonlar harcayarak kurmaya çalıştığı “İç Asya’ya uzanan köprüyü -Brücke nach Zentralasien-  yıkacaktı (Fischer, Griff nach…, s. 488-499).

[38] Suny, Bakû Komünü, s. 273.

[39] Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 300.

[40] Fischer, Griff nach…, s. 489.

[41] Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 29; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 22.

[42] Freiburg, BA-MA, RM. 5/2728, Bl. 81-83; Suny, Bakû Komünü, s. 274; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 85-87; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 303.

Almanya, Osmanlı Devleti ile Transkafkasya Federasyonu arasında Batum’da yapılacak barış görüşmelerine katılmak üzere General von Lossow’u görevlendirmişti (Freiburg BA-MA, RM. 5/2728, Bl. 9, 91).   

[43] Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 475. Sovyet Rusya Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin, 11 ve 22 Mayıs’ta Brest-Litovsk Anlaşması esas alınarak, Transkafkasya sorununun çözüme kavuşturulması için Türklere ve Almanlara, Moskova’da genel bir konferans yapılması önerisinde bulundu. 23 Mayıs’ta bu defa görüşme yeri olarak Vladikafkas’ı öneren Çiçerin, Transkafkasya temsilcilerinin de görüşmelere katılabileceklerini bildirdi. Ancak Transkafkasya Federasyonu 26 Mayıs’ta feshedilince, doğal olarak bu görüşmelerde gerçekleşmedi (Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 88-89).

[44] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 303; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 474-476; Hovannisian, Armenia…, s. 173-175; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 22.

[45] Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 474-476; Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 28-29

[46] Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 29; Hovannisian, Armenia…, s. 195.

[47] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 304.

[48]  Fischer, Griff nach…, s. 490; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 304; Ulrich Trumpener, Germany and the Ottoman Empire 1914-1918, New Jersey, 1968, s. 178.

[49] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 304; Fischer, Griff nach…, s. 490-491; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 192.

[50] Transkafkasya Federasyonu; Gürcü Menşevikler tarafından, Azerbaycanlıların federasyondan çok Osmanlı Devleti’ne bağlılık göstermeleri nedeniyle dağıtılmıştı. Gürcüler, Ermenilerle devam eden bağların kendilerini Türklerle Ermeniler arasındaki savaşa iteceğinden de korkmuşlardı. Ancak, Transkafkasya Federasyonu’nun bağımsızlığında Türk baskısı söz konusu olduğu halde, Gürcistan’ın federasyondan çekilmesinde ve Mayıs’ta bağımsız cumhuriyet ilan edilmesinde daha çok etkili olan Almanların destek sözleri oldu (Suny, Bakû Komünü, s. 260-274). 

[51] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 305; Hovannisian. Armenia…, s. 179-191; Kazemzadeh, The Struggle.., s. 112; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 193-194; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 24-25, Trumpener, Germany…, s. 178; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 171-172.

Mesele sadece Transkafkasya Federasyonu’nun sona ermesiyle bitmedi. Seym’in dağıldığı gün, oldukça önemli kararlar da alınmıştı. 26 Mayıs’ta Gürcistan bağımsızlığını ilan etti. Aynı gün Ermeniler de kendi bağımsız devletlerini ilan ettiler. Nihayet Azerbaycan’da 28 Mayıs’ta bağımsızlığını ilan etti. Gürcistan’ın başşehri Tiflis, Ermenistan’ın da Erivan olacaktı. Azerbaycanlılar ise hükümetlerini Gence (Elizavetpol) de kurdular, bu geçici başkentti, kısa sürede Bakû’yu kurtarmayı umuyorlardı. Böylece Haziran başlarında, Transkafkasya’da dört ayrı hükümet vardı: Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan Cumhuriyetleri ve Bakû Komünü (Suny, Bakû Komünü, s. 260; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 82-84; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 476).

Almanların teminat vermesi üzerine, Tiflis’te toplanan Gürcü Meclisi, 26 Mayıs’ta, Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etti. Bu bağımsızlık deklarasyonuyla, ömrü yalnızca üç ay süren Transkafkasya Cumhuriyeti sona ermiş oldu. Bu gelişmeyi, iki gün sonrada Ermenistan ve Azerbaycan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesi izledi. Yeni bağımsız Ermenistan’ın başkenti Erivan, Azerbaycan’ınki ise Gence (Elizavetpol) oldu. Bağımsız Gürcistan’ın ilk hükümetinin başına, bir Menşevik olan ve açık bir Alman yanlısı politik kimlik sergileyen A. Çhenkeli getirildi. Koltukların çoğunu Musavat’ın kontrol ettiği ilk Azerbaycan Hükümeti ise Khan Khoiski tarafından oluşturuldu. Lakin nerdeyse hiçbir askeri kuvveti bulunmayan bağımsız Azerbaycan tümüyle Osmanlı ordu komutanlarına bağımlıydı. Ermenistan’da siyasi otorite kesin olarak bir partinin elindeydi. Taşnaksutyun. Fakat Gürcüler ve Azerbaycanlılardan farklı olarak, Ermenilerin yardım için yönelebilecekleri hiç kimse yoktu (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 29-30).    

[52] 28 Mayıs’taki Alman-Gürcü Anlaşması’nın tam metni ve ekleri için bkz: Gotthard Jäschke, “Die Deutsch-Georgischen Abkommen vom 28 Mai 1918”, Die Welt des Islams, N.S. Vol: XII, Leiden, 1969-1970, s. 93-96.

Von Lossow, Gürcistan’dan Poti Limanı yoluyla 28 Mayıs’ta ayrılır; Çhenkeli’nin başkanlığında bir heyet onunla birlikte gider. Alman Generali yola çıkmadan önce Gürcülerle birtakım anlaşmalar yapmıştır.

Bunlara göre: a) Gürcistan Brest-Litovsk Anlaşması’nı tanır; b) Almanlar asker ve araç taşımak için Gürcistan demiryollarını ve Poti Limanı’nı kullanabilecekler ve bu limanla demiryolu istasyonları Alman askerlerince işgal edilecektir; c) Alman parası Gürcistan’da geçecektir; d) Savaş tutsakları karşılıklı olarak geri verilecektir; e) Almanya, Gürcü limanlarındaki gemileri kullanabilecektir; f) Poti liman tesisleriyle Gürcü demiryolları Almanya’nın Gürcistan’a vereceği borca karşılık sayılacaktır; g) Anılan liman ve demiryolları Gürcü Hükümetinin malı sayılıp bir Alman-Gürcü komisyonunca işletilecektir; h) Gürcistan madenlerini tekel durumunda işletmek üzere bir Alman-Gürcü maden ortaklığı kurulacaktır.

Tecim, diplomatik ve konsolosluk ilişkileri için de hükümler vardır.

Bu anlaşma Gürcistan’ı doğrudan doğruya bir Alman sömürgesi durumuna sokuyordu. Ülkenin başlıca limanı, bütün demiryolları ve madenleri Almanların eline veya yönetimine geçiyordu. Gürcistan nasıl 1800 yılında İran ve Osmanlı korkusuyla kendini Rusya’ya peşkeş çekmiştiyse, 1918 yılında da, Osmanlı korkusuyla, kendini Almanya’ya peşkeş çekmişti. Bu da, savaş bağlaşıkların umut ettiği biçimde bitseydi bir Osmanlı-Alman karşıtlık ve çekişmesine yol açardı. Çünkü Osmanlı-Gürcü ve Alman-Gürcü anlaşmaları iki bağlaşık devleti, yani Osmanlı ile Almanya’yı çatıştıracak özdeydi (Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 198-200). 

[53] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 305-306; Fischer, Griff nach…, s. 491-492; Trumpener, Germany…, s. 180-181; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 85-86.

[54] Trumpener, Germany…, s. 180; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 193.

[55]  Rüştü, Büyük Harpte Kafkas Yollarında: 5. Kafkas Piyade Fırkası, 93 Sayılı Askeri Mecmua’nın Tarih Kısmı, Sayı: 34, İstanbul, 1934, s. 8; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 306.

[56] Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 193; Hans Meier Welcker, Seeckt, Frankfurt am Main, 1967, s. 152.

[57] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 306; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 193; Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 300.

[58]  Batum Konferansı ve Anlaşmaları hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Şahin, Trabzon ve Batum…, s. 446-640.

[59] General Lossow’un Poti’den ayrılmasından kısa bir süre sonra, Osmanlı Hükümeti, hem Gürcistan hem de Ermenistan’a, Türk barış koşullarını derhal tanımaları yolunda ültimatom verdi. 3 Haziran’da iki Alman taburunun Poti’ye gelmesine rağmen Gürcü Hükümeti, Türklere meydan okuyacak gücü kendinde bulamadı. Bu nedenle ertesi gün, Batum’daki temsilcilerine, Osmanlı Hükümetinin koşullarını kabul ederek, barış imzalamaları için yetki verdi. Osmanlı-Gürcü Anlaşması’nda, Tiflis Hükümeti, 1877-78 Osmanlı-Rus sınırının doğusundaki iki bölge (Ahıska-Ahılkelek) üzerindeki egemenlik haklarından vazgeçiyordu. Bunun dışında Türkler, Gürcistan demiryolu hatlarını kullanma ve gerekirse bunları kendi birlikleriyle koruma hakkını saklı tutuyorlardı. Gürcü Hükümeti, çok değil, bundan sadece bir hafta önce Gürcü demiryollarını kullanma hakkını Almanya’ya verdiği için, 4 Haziran anlaşması kendisini oldukça zor durumda bırakıyordu (Trumpener, Germany…, s. 181; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 125-127). 

[60] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 306; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 477-478. Batum’da Osmanlı Devleti ile Azerbaycan arasında imzalanan “Dostluk Anlaşması”nın tam metni için bkz: Gotthard Jäschke, “Türkisch-Aserbeidschanischer Freundschaftsvertrag vom 4 Juni 1918”, Vorderasien, Bd. 1, Berlin, 1944, s. 64-73.

     Osmanlı Hükümetinin 4 Haziran’da Azerbaycan ile imzaladığı üçüncü anlaşma özellik bakımından bütünüyle farklıydı ve Türklerin, bu bölgenin Müslüman halkı ile geliştirmek istedikleri dayanışma ruhunu yansıtıyordu. Türkler, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanımanın yanı sıra yeni devlete askeri ve ekonomik yardım sözü veriyordu. Ek bir anlaşmada ise Osmanlı birliklerinin Bakû’ya ilerlemek için Azerbaycan demir ve kara yolarını kullanabilecekleri kabul edildi; bunun anlamıysa petrol kentinin işgalinin ortak bir girişimle olacağıydı (Trumpener, Germany…, s. 182; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 127).

[61] Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 307; Hovannisian, Armenia…, s. 196-197.

Türklerin Ermeni Hükümetine kabul ettirdikleri barış koşulları çok daha katı idi. Yeni doğmuş Ermeni Cumhuriyeti’ne bıraktıkları toprak sadece 12 bin mil kare idi. Bizzat Erivan, yeni çizilen Osmanlı-Ermeni sınırından açılacak top ateşi menzili içine sokuluyordu. Bunun dışında Ermeni Hükümeti, stratejik Alexandropol-Culfa demiryolu hattının sürekli olarak Osmanlı kontrolünde bulunmasını kabul etmek zorunda bırakıldı. Bu koşullar altında Türklerin, en azından “bağımsız” bir Ermeni devletinin varlığını tanımış olması gerçeği, çoğu Ermeniler için hiçte cesaret verici olamazdı (Trumpener, Germany…, s. 181-182; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 127).

[62] Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 30.

Osmanlı Devleti, Brest-Litovsk ve Batum anlaşmaları ile belirlenen sınırı aşarak, Transkafkasya’da 12421 km2 toprak kazandı. Gürcistan 1828 sınırlarına itildi. Ermenistan, üzerinde 321 bin kişinin yaşadığı 9000 km2 lik bir arazi ile sınırlandırıldı. Abastuman Gürcistan’a geri verildi. Gürcistan ve Ermenistan genel barışın yapılmasına kadar ordularını terhis etmek zorunda bırakıldılar. Azerbaycan, Osmanlı egemenliğine giriyor, Transkafkasya’daki demiryolu ağı Osmanlı 3. Ordusu’nun kontrolü altına geçiyordu. Batum anlaşmalarıyla Osmanlı Devleti’nin Transkafkasya üzerindeki hegemonyası sağlamlaşmış oluyordu. Ayrıca bu anlaşmalar sonucunda, Transkafkasya Cumhuriyetleri ile birlikte Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti de Osmanlı Devleti tarafından tanınmış bulunuyordu. Diğer müttefik devletlerden Almanya da dâhil hiçbiri Gürcistan ile bu kadar yakın ilişkiye giremediler (Bihl, Die Kaukasus-Politik…, II, s. 239-240).

[63] Mirza Bala, “Milletlerarası Münasebetlerde Azerbaycan”, Kurtuluş, Sayı: 43, Berlin, 1938, s. 6; Kurat,            Türkiye ve Rusya, s. 477-478.

Batum Anlaşması Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk diplomatik başarısıdır. Bu anlaşma ile Azerbaycan sadece Osmanlı Devleti tarafından tanınmak ve askeri yardım almakla kalmamış aynı zamanda milletlerarası sorunlar sırasına geçmiş ve büyük devletlerin diplomatik ve askeri girişimlerine yol açmıştır (Bala, “Milletlerarası Münasebetlerde…”, s. 6).    

[64] 4 Haziran 1918’de Osmanlı Devleti ile Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan arasında imzalanan Batum Anlaşması’na Alman Hükümeti de Büyük tepki gösterdi. Anlaşmayı şiddetle protesto eden ve kesinlikle kabul etmeyeceğini açıklayan Almanya, Transkafkasya’daki Osmanlı ilerleyişinin engellenmesi ve bölgenin Türklerin kontrolüne geçmemesi için girişimlerini artırdı (Kurt Ziemke, Die Neue Türkei: Politische Entwicklung 1914-1929, Berlin- Leipzig, 1930, s. 51-56; Welcker, Seeckt, s. 150).

[65] Freiburg, BA-MA, RM. 5/2728, Bl. 81-83; BA-MA, RM. 5/2728, Bl. 91-93, 97,128; Ziemke, Die Neue Türkei…, s. 51-53; Gill, Die sowjetisch-türkischen…, s. 85-88; Baumgart, “Das ‘Kaspi-Unternehmen…” s. 54-62.

[66]  Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 29.

[67]  Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 25; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 477-478.

[68]  Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 27-28.

[69] Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 29-30; Ziemke, Die Neue Türkei…, s. 54-55; Hovannisian, Armenia…, s. 174.

Esad Paşa komutasındaki III. Ordu (3.11. 36. ve 37. Kafkas Tümenleri) Gürcü ve Ermeni kuvvetlerine karşı Batum-Kars hattını müdafaa edecekti. Yakup Şevki Paşa komutasındaki IX. Ordu (1. Kafkas Kolordusu: 9 ve 10. Tümenler ve Romanya’dan kısa bir süre önce dönen 15. Tümen, IV. Kolordu: 5 ve 12. Tümenler) Kafkasya’yı Bolşevik ve İngilizlere karşı müdafaa edecekti. Kısa bir süre önce Trablusgarp’tan dönmüş olan Nuri Paşa komutasındaki V. Ordu, Gence’ye hareket edecek ve orada Azerbaycan ordusunun, “İslâm Ordusu” şeklinde teşkilatlanmasını sağlayacaktı. Enver Paşa, bütün ordu birliklerinin komutanlığını bu amaçla Irak’taki görevinden alınan amcası Halil (Kut) Paşa’ya verdi (Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 325).

[70] Musa Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna Türk Diplomasisinin Mücadelesi: 1918 Yılı”, Avrasya Dosyası (Azerbaycan Özel), VII/1, Ankara, 2001, s. 23-24.

[71]  Fischer, Griff nach…, s. 492; Trumpener, Germany…, s. 182-183.

Gerçekten de Sovyet Hükümetini en çok telaşlandıran konu, Kafkaslardaki durumdu. Çünkü Batum Konferansı’nda öne sürülen isteklerle Brest-Litovsk sınırları aşılıyor, Osmanlı ordusu Kafkasların içlerine kadar ilerliyordu (Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 24).

[72] Almanya, Osmanlı Devleti’nin tek başına Kafkaslara ve özellikle Bakû petrolüne el koymasından çekinmektedir. Bunu önlemek için Gürcistan Menşevik Hükümetinin koruyucusu durumuna girecek, onu Osmanlı Devleti’ne karşı destekleyecek hatta Tiflis yolunda, Kutayis’te, bağlaşık Alman ve Osmanlı birlikleri çarpışacak, her iki taraftan da kayıplar olacaktır. Bu durumu çok iyi kavrayan Sovyet Dışişleri, Alman İmparatorluk Hükümeti ile anlaşarak, Osmanlı ordularını durdurmaya çalışacaktır (Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 25-26).

[73]  Winfried Baumgart, Deutsche Ostpolitik 1918: Von Brest-Litovsk bis zum Ende des Ersten Weltkrieges, Wien-München, 1966, s. 190.

Haziran ortalarına doğru Almanya, Gürcistan ile Osmanlı Devleti arasında İstanbul’da bütün müttefik merkezi devletlerin de katılacağı bir konferansta barış anlaşması yapılması teklifinde bulundu. Bâb-ı Âli bu teklifi kabul etti, fakat Ermenistan, Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya Gürcistan’a destek sağlayacaksa, o takdirde bütün Kafkas Devletlerinin bu konferansa katılmaları gerektiği fikrini ileri sürdü. Bu husustaki Alman mütâlaasını beklemeden, Bâb-ı Âli derhal konferans için davetiyeler gönderdi. Bunun üzerine Haziran ayının son günlerinde bütün Kafkas Devletleri temsilcileri (Kuzey Kafkasya dâhil) İstanbul’a geldiler.

Konferansta, Gürcistan’ı Gegeçkori ve askeri müşavir olarak Odişelidze, Ermenistan’ı Aharonian ile Knatissian ve askeri müşavir olarak da General Kurganian (Rus ordusunda adı Kurganof olarak geçer) temsil ettiler. Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya temsilcilerinin isimlerini hatırlayamıyorum. Osmanlı temsil heyetinde heyet başkanı Halil Bey ile askeri müşavir olarak da General Vehip Paşa’yı hatırlayabiliyorum.

Kafkaslılar, haliyle İstanbul’da özel ilgi uyandırdı. Gürcü ve Ermeni memurlar tamamen Avrupalı görünümündeydi.. Buna karşılık Kuzey Kafkas ve Tatarların temsilcileri Doğu halklarının özelliklerini temsil ediyorlardı. Kaftan, çizme ve kalpak giymişlerdi ve her yerde Osmanlı subay ve memurlarının refakatinde görünüyorlardı. Bunlar aralarında hep Rusça konuşuyorlardı. Memleketleriyle olan muhaberelerini genellikle Rus lisanıyla yapıyorlardı (Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 326-327). 

[74]  Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 197 vd.; Welcker, Seeckt, s. 148.

[75]  Der K. Legationssekretӓr an Auswӓrtiges Amt, Gr. Hauptquartier, den 8. Juni 1918, PA-AA, Russisch-Asien:  Kaukasus, R. 11047, Bd. 16, Rußland Nr. 97a;

[76]  Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 200-201; Trumpener, Germany…, s. 183; Fischer, Griff nach…, s. 493.

      General Seeckt, 25. evlilik yıldönümü (silberhochzeit) nedeniyle Enver Paşa ile Kafkasya’ya (Batum’a) yapması gereken geziyi erteledi. Ancak, evlilik yıldönümü kutlamasından hemen sonrası günü bu çok gerekli olan geziye başlandı. Aynı gün, yani 4 Haziran’da Osmanlı delegesi Halil Bey, Batum’da, Kafkasyalılarla barış anlaşması imzaladı. General von Lossow, Osmanlı Devleti’nin Kafkaslardaki tutumunu ve şüphesiz söz konusu barışı şiddetle protesto ederken, zaten Almanya da bu barışı tanımadığını açıklamıştı (Welcker, Seeckt, s. 150).

[77]  Der K. Legationssekretӓr an Auswӓrtiges Amt, Gr. Hauptquartier, den 9. Juni 1918, PA-AA, Russisch-Asien: Kaukasus, R. 11047, Bd. 16, Rußland Nr. 97a; Trumpener, Germany…, s. 184; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 201-202; Welcker, Seeckt, s. 151; Friedrich von Rabenau, Seeckt, Aus seinem Leben 1918-1936, Leipzig, 1941,  s. 34-35.

[78] Trumpener, Germany…, s. 184; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 201-202; Rabenau, Seeckt…, s. 34-35.

[79]  Pomiankowski, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 324.

[80]  Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 203; Rabenau, Seeckt…, s. 36-37; Pomiankowski, Osmanlı        İmparatorluğu’nun Çöküşü, s. 326; Trumpener, Germany…, s. 184-185.

[81]   Baumgart, Deutsche Ostpolitik…, s. 184.

[82] Protokoll der am 4. 6. im AA. Staatgehabten Besprechung über Kaukasusfragen PA-AA, Russisch-Asien: Kaukasus, R. 11046 Bd. 15,  Rußland Nr. 97 a.; Fischer, Griff nach…, s. 492.

[83]  Pomiankowski, Osmanlı İmpartorluğu’nun Çöküşü, s. 328-329.

[84] Werner Zürrer, Kaukasien 1918-1921. Der Kampf der Großmächte um die Landbrücke zwischen Schwarzem und Kaspischem Meer, Düsseldorf, 1978, s. 90.

[85] Baumgart, Deutsche Ostpolitik…, s. 199.

Almanların gözü Bakû petrollerindedir ve genel olarak savaşı kazanırlarsa Kafkas ülkesini kendileri için alıkoyacaklardır. Ancak o sırada Türklerin Bakû’yu almasını istememektedirler ve orasının Rusların elinde kalmasını daha uygun bulmaktadırlar. Bunun nedeni ezik durumda olan Bolşeviklerden daha kolaylıkla petrol elde edebileceklerini ummalarıdır ve bu amaçla Ruslarla bir de anlaşma yapacaklardır. Kafkasya’daki Osmanlı ordusunu ise Bakû’ya uğratmadan Culfa-Tebriz yolu ile İran’a ve oradan Irak’a göndermek istemektedirler (Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 213).

[86] Trumpener, Germany…, s. 185; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 204-205; Rabenau, Seeckt…, s. 39.

[87] Welcker, Seeckt, s. 154; Trumpener, Germany…, s. 185.

[88] Kafkasya sorununu Berlin’le görüşerek çözmeye çalışan Sovyet Dışişleri Halk Komiseri Çiçerin 29 Temmuz’da Joffe’ye “Osmanlı-Alman kuvvetlerinin geri çekilmesini” yazar. Joffe, Alman Dışişleriyle görüşür ve Türklerin Alman isteklerine boyun eğerek ilerlemelerini durduracaklarını öğrenir. Ertesi gün Joffe’ye, İstanbul’dan Alman Elçisi Kont Bernstorff’un göndermiş olduğu bir telgraf gösterilir. Bu telgrafta “elçinin Bakû sorunuyla ilgili bilgiler üzerine, Enver Paşa ve Sadrazam Talat Paşa’dan başka Dışişleri Bakanı Ahmed Nesimi Bey ile de görüştüğü” ve hepsinin de Nuri Paşa’ya Bakû üzerine yürümemesi için kesin emir gönderildiği hakkında teminat verdikleri yazılıdır. Oysa Bakû’ya varan Osmanlı ordusu aynı gün (1 Ağustos) Bakû kuşatmasının ilk büyük savaşını verecektir. Burada kimin kimi oyaladığı belli değildir. Berlin, İstanbul’un arkasına saklanmaktadır, İstanbul Hükümeti ise Nuri Paşa, Azerbaycan Cumhuriyeti’nin emrindedir deyip, işi idare etmeye çalışmaktadır. Ancak, İngilizlerin Bakû’ya çıkmasından sonra, daha önce Osmanlı ordusunun harekâtına karşı çıkan Almanlar, harekâtın gerekliliğine inanmaya başlamış gibi görünmektedirler (Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 29-30).

[89] Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 222-223; Baumgart, Deutsche Ostpolitik…, s. 200; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 207.

Enver Paşa’nın, Osmanlı ordusunun Bakû üzerine ilerlemeyeceğine dair Hindenburg’a söz vermesine rağmen, Nuri Paşa’nın “İslâm Ordusu” ile Bakû üzerine yürümesi olayını Baumgart adı geçen eserinde (s. 200), Mühlmann’a (s.207) dayanarak, bunu ya Enver Paşa’nın “ikiyüzlü” bir politikası ya da Kafkasya Cephesi’ndeki Osmanlı subaylarının İstanbul’dan gelen emirlere uymaması şeklinde yorumlamaktadır. Bayur’un ortaya koyduğu belgelerden, burada Enver Paşa’nın ikili bir siyaset izlediği anlaşılmaktadır. Hatta bu yüzden “İslâm Ordusu” Komutanı Nuri Paşa’ya İstanbul’dan birbiri ile çelişen telgraflar geliyordu. İstanbul’da Harbiye Nezaretinde, Alman subaylarının da okuyabilecekleri resmi telgraflar, Bakû’ya yönelik ileri harekâtın durdurulmasını emrederken, gizli emirler Bakû’nun zaman kaybedilmeden alınmasını istiyordu (Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 222-223). Zaten Enver Paşa, Bakû ve Kafkasya işlerini mümkün olduğu kadar Almanlardan gizli olarak yürütmeye çalışıyordu. Bu maksatla akrabalarını ve en çok güvendiği subayları bu cepheye çift maaş ve yüksek rütbelerle gönderiyordu. Şöyle ki “Doğu Ordular Grubu” Komutanı Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası, “Kafkas İslâm Ordusu” Komutanı Nuri Paşa ise kardeşiydi (Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 213-214; Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…”, s. 26).

[90]   Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 197, 204-205; Fischer, Griff nach…, s. 493; Günter Rosenfeld, Sowjetrußland und Deutschland 1917-1922, Berlin, 1960, s. 94-95; Trumpener, Germany…, s. 185-186; Welcker, Seeckt, s. 148.

[91] Trumpener, Germany…, s. 186-187; Fischer, Griff nach…, s. 493-494; Hans W. Gatzke, “Dokumentation: Zu den deutsch-russischen Beziehungen im Sommer 1918”, Vierteljahreshefte für Zeitgeschichte, 3. Jahrgang, Stuttgart, 1955, s. 67-97.

[92]  Bakû her şeyden önce Sovyet Rusya için son derecede önemliydi. Bakû petrolü olmaksızın zaten çökmüş olan Sovyet ekonomisinin ayakta durmasına imkân yoktu. Özellikle iç savaşın başlaması üzerine, akaryakıt Bolşevikler (Komünistler) için hayati bir madde haline gelmişti. Dolayısıyla Sovyet yönetimi kurulur kurulmaz, Kafkasya’nın ve ayrıca Bakû’nun elde tutulabilmesi yolunda Sovyet liderleri tarafından derhal gerekli önlemlere başvuruldu. Aslen Ermeni olan ve Bolşevik ileri gelenlerinden sayılan Stephan Şaumyan, olağanüstü yetkilerle Kafkasya’ya gönderildi.

Şaumyan, Tiflis’teki Gürcü Menşeviklerin nüfuzları ve etkinlikleri karşısında Transkafkasya’da Bolşevik yönetimini kuramadı ve bütün dikkatini Bakû üzerinde yoğunlaştırdı. Bakû’daki petrol kuyularında çalışan binlerce Rus işçisinden başka kalabalık bir Ermeni kitlesi de bulunuyordu. Cepheden dönmekte olan birçok Rus askeri de şehirde başıboş dolaşmaktaydı. Bolşevik Partisi, Bakû’da oldukça kuvvetliydi ve Bolşevik propagandası Rus işçi ve askerleri arasında olduğu gibi Ermeniler arasında da birçok taraftar kazanmıştı. Nihayet Şaumyan, Bakû’daki Ermenilerle Rus işçi ve askerlerine dayanarak, 18 Mart 1918’de bir hükümet darbesiyle yönetimi ele geçirdi ve Bakû’da “Kızıl Cumhuriyet” kuruldu (Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 478-479).  

[93]   Tıkanan Trabzon görüşmelerinin ardından Osmanlı orduları güneyden ağır ağır ilerlerken, 300 mil ötedeki Bakû’da yerel Müslümanlarla Bolşevikler arasında önemli çatışmalar vardı. Bolşeviklerin Ermenilerle yaptıkları zoraki işbirliği ve sonuçta Bolşeviklerin Bakû’da iktidarı ele geçirmeleri, gergin havayı iyice gerginleştirdi. Bu yeni gelişme etnik ve dinsel çatışmaların gittikçe artmasına ve Bakû’daki Müslümanların gün geçtikçe daha fazla rahatsız olmalarına yol açtı.

Çatışma Mart sonlarında patlak verdi. 24 Mart’ta, Vahşi Tümen’in Müslüman askerlerini taşıyan bir gemi Bakû’ya geldi ve Bakû Sovyeti’nin silahlarını bırakma emrine karşı çıktı. Ermeniler önce bunun Müslümanların yerel Sovyet’in otoritesine karşı başlattıkları bir isyan olduğunu söyleyerek tarafsızlıklarını ilan ettiler. Fakat sonra Ermeni birlikleri de Müslümanlara karşı çarpışan kuvvetlere katılınca, çatışma birden ırk ve din çatışması biçimine büründü. Ermeni birliklerin desteğini de alan Bolşevikler, Musavat liderliğindeki Bakû Müslümanlarına karşı çok sert ve kanlı bir çatışmaya giriştiler. Üç gün süren çatışma sonunda Musavat bozguna uğradı. Çoğu Azerbaycanlı Müslümanlardan olmak üzere çok sayıda can kaybı oldu. Şaumyan’ın anlatımına göre: 3 binin üzerinde Müslüman gönüllü öldürülmüştü (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 25-27; Peter Hopkirk, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Çev: Mehmet Harmancı, Sabah Kitapları, İstanbul, 1995, s. 175-182). Lenezowski çok daha büyük bir sayı verir; ona göre 10 bin Müslüman ölmüştür. Müslüman gazetesi Azerbaijan ölen Müslümanların sayısını 16 bin olarak gösterir (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 27 n 81 ).

Bolşevikler tamamıyla Müslümanlara karşı yöneltilmişti. 18 Mart ile 1 Nisan tarihleri arasında Bakû’da Ermeniler tarafından Azerbaycanlılara karşı katliamlar yapıldı ve 12 bin kadar Müslüman öldürüldü. Katliam sırasında Bakû’daki Müslümanların yarısı şehirden kaçtı. Bu vahşet karşısında Sovyet Rusya suskunluğunu korudu ve bu konuda Sovyet Rus basınında tek bir haber dahi çıkmadı (Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 479; Mirza Bala, “Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti’nin Menşei Hakkında”, Dergi, Sayı: 4, Münih, 1956, s. 22; Abdulhaluk Çay, “Ermenilerin Bakû’da Yaptığı 31 Mart 1918 Katliamı”, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri, Düzenleyen: Atatürk Üniversitesi, Ankara, 1985, s. 243-252).

[94]  Bakû’daki Mart olayları, Bolşeviklerin bölgede konumlarını güçlendirmek için bir etnik güce karşı diğerinin desteğini arama tavrının ilk trajik örneği oldu. Çatışmanın bitişiyle birlikte Bolşevikler hemen kazanımlarını sağlamlaştırma çabasına giriştiler. Müslüman gücünün trajik bir biçimde kırılması ve yaşanan çatışmanın Ermenileri zayıf düşürmesiyle, Bolşeviklerin tümüyle ele geçirdikleri iktidar tekeline karşı çıkacak hiçbir güç kalmadı. Bolşevikler Ermeni birliklerinin bir kısmını Kafkasya Kızıl Ordusu’na sokarak erittiler, kalanları terhis ettiler, bütün muhalif parti ve gazeteleri kapattılar. 25 Nisan’da bir Bakû Sovyeti toplantısı düzenleyen Bakû Halk Komiserleri Konseyi (Sovnarkom) kendini Transkafkasya’nın ilk tam yetkili Sovyet yönetim kurumu olarak ilan etti. Böylece Bakû’nun “Ekim”i Petrograd’ınkinden altı ay sonra gelmiş oldu. 1918 Mart’ı Azerbaycan Müslümanları için kesin bir dönüm noktasını ifade eder. Müslümanlar ağır kayıplarının ardından Bakû’daki yeni otoriteyi kabul etmeyerek, Bolşeviklerle bütün bağlarını kopardılar; umutlarını, onları gayrimüslim yöneticilerden kurtaracak potansiyel güç olarak gördükleri Osmanlı ordusunun ilerleyişine bağladılar (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 28).

[95] Trumpener, Germany…, s. 187; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 128-137.

[96] İngiltere, petrolü İttifak Devletlerine bırakmaya niyetli değildi. Hazar Denizi’nin güney kıyısında Enzeli’de bulunan İngiliz askeri birlikleri Bakû’ya saldırmaya hazırlanıyorlardı. Buradan Kuban bölgesiyle irtibat kurmuşlardı (Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…, s. 19).

Kuzey İran’da, İngiliz kuvvetleri, o yılın başından beri Transkafkasya’daki İtilaf yanlısı unsurlarla bağlantı kurmak üzere güneyden Hazar Cephesi’ne ulaşmak amacıyla, aktif bir şekilde harekât yürütüyordu. Bu operasyonları Tuğgeneral Lionel C. Dunsterville yönetiyordu. İngiliz misyonunun şefi olarak Kafkaslara atanan Dunsterville, aynı zamanda Tiflis’te İngiliz temsilcisiydi. Görev alanı, ana Kafkas dağları zincirinin güneyindeki bütün Rus ve Osmanlı topraklarını da kapsıyordu (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 32; Hopkirk, Bitmeyen Oyun, s. 183-191).  

Bakû’daki Bolşevikler ve Kuzey İran’daki İngilizler kendilerini Osmanlı birliklerinin ilerleyişinden kaynaklanan ortak bir tehdit altında buldular. Eğer Türkler Bakû’yu ve çevresindeki petrol alanlarını ele geçirirse, İngilizlerin -ve kaderin cilvesiyle Bolşeviklerin de- umutlarının hayal kırıklığına dönüşeceği açıkça görülüyordu. Türklerin bir kez Bakû’ya yerleşmeleri durumunda, daha da doğuya, İran ve Hazar ötesinin içlerine doğru bir Osmanlı ilerleyişini engellemek çok zor olacaktı.

Bu nedenle, İngilizler ile Bolşeviklerin 1918 Mayısı’nda ortak bir amacı paylaşıyor olmaları şaşırtıcı değildi: Türkleri Bakû ve çevresindeki petrol yataklarından uzak tutmak. Nuri Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Bakû’ya doğru ilerlerken, iki taraf da müttefikleri konusunda seçici davranabilecek durumda değildi. Ne Bolşevikler ne de İngilizler bölgede Osmanlı ordularını durdurmaya yetecek kara gücüne sahipti (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 33).

İngiltere’nin kendi başına yapabileceği fazla bir şey olmadığı yönündeki genel kabule rağmen, bölgedeki askeri temsilcilerden talep geldiğinde, Londra’daki İngiliz otoritelerine Bolşeviklerle birlikte yapılacak böylesi ortak operasyonlara olur vermek çok zor geliyordu. Londra, Dunsterville’in Bakû’dan umudu kesmek ve petrolün düşman eline geçmesine izin vermek istememesine, Bakû’nun savunulması için mümkün olan her türlü desteğin verilmesi yolunda birbiri ardına taleplerde bulunmasına rağmen, İngiliz birliklerinin Bakû’ya gönderilmesine karşı çıkıyordu.

Lloyd George tarafından, İngiltere’nin Bolşeviklerle neden işbirliği yapmayacağı ve/veya yapamayacağının en büyük -ve belki de en anlamlı- nedeni açıklanmıştı. Haziran’da yapılan bir savaş kabinesi toplantısında Lloyd George, “Bizim için, Bakû’nun Türklerin elinde olması ‘Rus Ayısının elinde olmasından daha iyidir” diyordu. Çünkü ona göre; Türklerin Doğudaki İngiliz çıkarları açısından tehlike oluşturmaları söz konusu olamazdı, oysa Rusya eğer yeniden ayağa kalkarsa tehdit oluşturabilirdi (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 33-35). 

[97] Bakû Sovyeti’ndeki Taşnaklar; Sosyal Devrimcilerle birlikte, İngilizlere resmi çağrıda bulunulmasını istiyor ve bu konuda girişimlerde bulunuyorlardı. Moskova ise önceki kararını tekrarlıyor ve Şaumyan’a, Bakû Sovyeti’nin İngilizlerden yardım dilenme yönündeki “bağışlanamaz eğilimi” ne karşı mücadele etmesi direktifini veriyordu. Eğer Bakû düşecekse, Osmanlı Türklerinin -deneyimli İngiliz sömürgecilerinin değil- paha biçilmez kentin ve kaynaklarının geçici mirasçısı olması daha iyiydi (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 38).

Moskova’nın, Bakû’nun Türklere karşı savunulmasına yardımcı olmak üzere İngilizlerin çağrılması konusundaki tepkisinin Londra’nın ki ile aynı olması hayli ilginçtir. Bolşevik Hükümeti, Dunsterville’in engellenmeden Bakû’dan geçmesine izin vermeyi reddetti. Bakû’yu İngiliz emperyalistlerinin eline bırakmaktansa, Türklerin onu ele geçirmelerine göz yummak daha tercih edilir görülüyordu. Londra gibi Moskova da kentteki Osmanlı hâkimiyetinin sürekli olmayacağına inanıyordu. Bakû Bolşevikleri, kentin savunulması için İngiliz askerinin çağrılması fikrini kesin olarak reddetmeye zorlandılar (Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 35).

[98] Trumpener, Germany…, s. 187-188; Kazemzadeh, The Struggle…, s. 136-139; Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 36-39; Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 28-29; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 307-312.

[99] Moskova sonuna kadar Bakû Sovyeti’ni desteklemesine rağmen, onun düşüşünden sonra “Orta Kafkas Diktatörlüğü” ile General Dunsterville’i Türklerle baş başa bırakarak, sorunu Berlin’le görüşerek çözmeye çalışacaktır (Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 29). 

[100]  Trumpener, Germany…, s. 188; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 205-208; Rabenau, Seeckt…, s. 41.

[101]  Bakû’ya yönelik Osmanlı saldırılarının geçici olarak durmasının asıl nedeni, ne Ludendorff’un söz konusu tehdit edici telgrafı ne de Hindenburg’un girişimleriydi. İnsan ve silah gücü bakımından zayıf olan “Kafkas İslâm Ordusu” eksikliklerini gidermek için zaman kazanmaya çalışıyordu (Geniş bilgi için bkz: Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Kafkas Cephesi 3. Ordu Harekâtı, II, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1993, s. 573-593).

[102] Trumpener, Germany…, s. 188-189; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 207-208; Rabenau, Seeckt…, s. 41-42; Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 39-40.

[103]   Bihl, Die Kaukasus-Politik…, II, s. 72 vd.; Trumpener, Germany…, s. 189-190; Welcker, Seeckt, s. 154.

[104]  Trumpener, Germany…, s. 189; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 208-209.

[105] Trumpener, Germany…,s. 190-191; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 208-210; Baumgart, Deutsche Ostpolitik…, s. 201-202.

[106] “Brest-Litovsk Anlaşması’na Ek” adını taşıyan 27 Ağustos 1918 tarihli Almanya-Sovyet Rusya Anlaşması’nın tam metni için bkz: Dokumenti Vneşney Politiki SSSR, I, Moskova, 1957, s. 443-445; John W. Wheeler-Bennett, Brest-Litovsk The Forgotten Peace March 1918, New York, 1966, s. 433; Bihl, Die Kaukasus-politik…, s. 101-102.

[107]  Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 40; Trumpener, Germany…, s. 191-194; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 182-183; Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 312; Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…”, s. 36-38; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 227-229.

Osmanlı Devleti ile Almanya dost ve müttefik olmalarına karşın, zengin doğal kaynaklara sahip bulunan Bakû’nun kime kalacağı konusunda bir türlü anlaşamıyorlardı. 1918 baharında başlayan zıtlaşmalar, uyuşmazlıklar gittikçe artmış ve yaz ayları ile birlikte doruk noktasına ulaşmıştı. Öte taraftan bütün yabancı güçleri Transkafkasya’dan uzak tutmaya ve Bakû’yu ele geçirmeye çalışan Sovyet Rusya, Osmanlı Devleti ile Almanya arasındaki anlaşmazlıklardan çıkarları doğrultusunda yararlanmak istiyordu. Lenin, Bakû’yu elden kaçırmamak için Almanya’nın yardımına başvurdu. Temmuz ayının ilk haftasında başlayan görüşmeler sonucunda Berlin’de 27 Ağustos’ta, Almanya ile Sovyet-Rusya arasında bir anlaşma imzalandı. “Brest-Litovsk Anlaşması’na Zeyl” adını taşıyan bu anlaşmaya göre; Almanya Kür ırmağına kadar Azerbaycan arazisinin Sovyetlere bırakılmasına yardım edecek, Osmanlı ordusunun Kafkasya’da ilerlemesine engel olacak ve buna karşılık olmak üzere Bakû petrolünün yarısı kendisine verilecekti. Ancak bu anlaşma imzalandığı sırada Stephan Şaumyan’ın Bakû Sovyeti devrilmiş bulunuyordu. Bakû’da 25 Temmuzdan itibaren egemenliği ele geçiren “Sentrokaspi -Menşevik, Es’er ve Taşnaklardan oluşan- Hükümeti, İran’daki İngilizleri yardıma çağırmış ve 6 Eylül’de teati edilen Alman- Sovyet Anlaşması geçerliliğini yitirmişti (Bala, “Milletlerarası Münasebetlerde…”, s. 6-7; Bala, “Azerbaycan Sovyet Cumhuriyeti…”, s. 22).

[108]  Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…”, s. 38-41; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 230-232.

[109]  Yeni Kafkasya, Yıl: 4, Sayı: 24, 15 Eylül 1918, s. 1-7; Bala, “Milletlerarası Münasebetlerde…”, s. 6-8; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 183.

Bakû’nun Azerbaycan ve Osmanlı müttehid kuvvetleri tarafından kurtarılması o zaman Osmanlı Devleti’nin müttefiki Almanya’nın siyasi mümânaat ve muhâlefetine ma’rûz kalmıştı. Bu muhâlefetin Osmanlı efkâr-ı umumiyesinde doğurduğu acı aks-ül-ameli o zamanki “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinde intişâr eden bir makale hakkıyla ifade ediyordu. Bu makalede “Brest-Litovsk Muâhedesi”ne zeyl suretiyle Sovyetlerle akdeylediği muâhedede, temin eylediği gaz yağı mukabilinde Bakû’yu Ruslara terk eden Almanya acı bir lisanla tenkit olunuyor “müttefiklerimiz bizi bir teneke gaza sattılar” deniliyordu.

Almanya Hükümetinin bu muâmelesi bittab’ Azerbaycan efkâr-ı umumiyesini de galeyana getirmiş ve bu galeyan o zaman İstanbul’da bulunan Azerbaycan heyet-i murahhası reisi Resulzade Mehmed Emin Bey tarafından Azerbaycan Hükümeti namına Almanya ile müttefikleri ve bitaraf devletlere verdiği notada resmi ifadesini bulmuştu (Yeni Kafkasya, Sayı: 24, s. 5), 

[110]  Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…,” s. 37-38.

[111]  Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 183.

[112]  Baumgart, Deutsche Ostpolitik…, s. 203.

[113]  Waldburg an Auswärtiges Amt, Tiflis, den 2.9.1918, PA-AA, Russisch-Asien: Kaukasus, R. 11058, Bd. 24a. Rußland Nr. 97a.

[114] Almanlar Kafkas İslâm Ordusu’nun Bakû’yu tek başına kurtarmasını kıskançlıkla karşılıyor ve ona engel olmak istiyorlardı. Almanlar Bakû’ya doğru hareket eden Osmanlı ordusunun içerisinde küçük bir Alman askeri birliğinin bulunmasını arzuluyorlardı. Ancak Kafkas İslâm Ordusu Başkomutanlığı yapılan öneriyi askeri yardım amacı taşımadığı gerekçesiyle kabul etmedi.

Almanya başka bir yol denemeye karar verdi. Osmanlı ordusunda görev yapan Alman subayları Osmanlı ordusundan önce Bakû’ya ulaşmak için Batum-Tiflis-Bakû demiryolunu ele geçirmek ve Güney Azerbaycan’da Enzeli Limanı’nda karargâh oluşturmak istiyorlardı. Almanya, Güney Kafkasya’da Gürcü ve Ermenilere güveniyordu. Bunun için de Gürcistan’daki Alman silahlı birlikleri gün geçtikçe güçleniyor ve artık Gürcistan’da 15 bin Alman askeri bulunuyordu.

15 Eylül’de Ludendorff, Kress von Kressenstein’a Bakû’ya hücuma hazırlanmayı emretti ve bununla ilgili rapor sunulması gereğini bildirdi. Almanlar Gürcistan’daki askerlerinin bir kısmını Bakû’yu işgal etmek için ayırmaya başladılar (Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılmasu Uğruna…”, s. 47-48.

[115] Bakû üzerine kati saldırı, 15 Eylül sabahı başladı. Günün sonunda ise limanda “Dunster Gücü”nün adamlarıyla dolu gemiler şehri terk ediyorlardı, bunları Enzeli ve Bolşeviklerin elinde bulunan Astragan’a doğru yol alan diktatörlük yönetiminin adamları ve on binlerce Ermeni izledi (Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 187-188).

[116] Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 40-42; Gasımov, “Bakü’nün Kurtarılması Uğruna…”, s. 41-43; Freiburg, BA-MA, RM 5/2728, Bl. 417,433; Mühlmann, Das deutsch-türkische…, s. 210; Baumgart, “Das ‘Kaspi Unternehmen’…”, s. 112, 248-249; Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 187-188; Rüştü, Bakû Yollarında, s. 190-218; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 234-238; Trumpener, Germany…, s. 195-196; Birinci Dünya Harbinde…, II, s. 581-593.

Alman Orduları Baş Komutanlığı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın, Tiflis’teki General Kress’e gönderdiği telgraflar, haberleşme ağının bozuk olmasından dolayı geç ulaşıyordu. Nitekim Dışişlerinin 21 Ağustos’ta gönderdiği ve Bakû’nun Alman askerleri tarafından alınmasına Sovyet Rusya’nın razı olduğu, fakat kesinlikle Osmanlı askerinin Bakû’ya girmesine izin verilmemesini isteyen telgrafını, Kress ancak 31 Ağustos’ta alabilmişti. Yine dışişlerinin 31 Ağustos’ta, 27 Ağustos tarihli Alman-Sovyet Antlaşması’nın içeriğini bildiren telgrafı, ancak 10 Eylül’de Kress’e ulaşabilmişti (Bihl, Die Kaukasus-Politik…, II, s. 116-117).

Öte yandan Berlin’den gelen emir ve direktiflerin Kress üzerinden, Halil Paşa’nın “Doğu Orduları Grup Komutanlığı”nda kurmay başkanı olarak görev yapan Alman subayı, Yarbay Erns Paraquin’e ulaşması daha da fazla zaman alıyordu. Diğer taraftan kuryeler aracılığıyla yapılan haberleşmeleri Osmanlı tarafı kasıtlı olarak geciktiriyordu. Dolayısıyla, Alman Orduları Başkomutanlığı’nın Bakû’ya Osmanlı askerinin sokulmasına karşı olmasına rağmen, Bakû’nun Türkler tarafından alınma planları Paraquin tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanmıştı. Paraquin planları hazırlarken Alman Orduları Başkomutanlığı’nın isteği doğrultusunda hareket ettiğini sanıyordu. Bakû’ya Osmanlı askerinin sokulmaması yönündeki 21 ve 22 Ağustos tarihli telgraflar ona hiç ulaşmamıştı. Ancak Bakû Türklerin eline geçtikten sonra, 16 Eylül’de, General Seeckt’in 1 Eylül tarihli telgrafını alabildi ve Alman Orduları Başkomutanlığı’nın Bakû konusundaki isteğini öğrenebildi (Bihl, Die Kaukasus-Politik…, II, s. 119).

Almanya, Bakû’nun Türklerin eline geçmesini sonuna kadar engellemeye çalıştı. 10 Eylül 1918’de Ludendorff, Tiflis’teki General Kress’e mümkün olduğu kadar çabuk Bakû’ya ilerlemesi emrini verdi. Fakat emir çok geç kalmıştı, beş gün sonra Bakû Türklerin eline düştü (Suny, Bakû Komünü, s. 279; Trumpener, Germany…, s. 195).

[117] Gökay, Bolşevizm İle Emperyalizm…, s. 42-43.

[118] 15. Piyade Tümeni’nin Kuzey Kafkasya (Dağıstan) harekâtı için bkz: Birinci Dünya Harbinde…, II, s.595-619; İ. Berkuk, Büyük Harpte Şimali Kafkasya’daki Faaliyetlerimiz ve 15. Fırkanın Harekâtı ve Muharebeleri, 94 Numaralı Askeri Mecmuanın Tarih Kısmı, Sayı: 35, İstanbul, 1934, s. 1-103; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 480-488.

[119]  Swietochowski, Müslüman Cemaatten…, s. 188-189. 23 Eylül 1918’de Berlin’de imzalanan Osmanlı-Alman Gizli Protokolü için bkz: Trumpener, Germany…, s. 196-197; Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, III/4, s. 243-245; Fischer, Griff nach…, s. 495.

Osmanlı birliklerinin Bakû’ya girmesiyle birlikte Azerbaycan artık kesinlikle Sovyet Rusya’dan ayrıldı ve bağımsız bir devlet tarih sahnesine çıktı. Doğal olarak bu yeni durum birtakım yeni ilişkiler doğurdu. Almanya, Azerbaycan’ın tam bağımsız bir devlet olarak yaşamasını ileri sürüyordu. Nitekim 23 Eylül’de Osmanlı Devleti ile Almanya arasında Berlin’de gizli bir protokol imzalandı. Buna göre; Osmanlı Devleti Azerbaycan’ı boşaltacağını vaat ediyordu. Buna karşılık Almanya, bağımsız Azerbaycan’ın Sovyet Rusya tarafından tanınmasını sağlayacağına söz veriyordu (Bala, Milletlerarası Münasebetlerde…”, s. 6-8).

[120]  Bakû’nun Türkler tarafından ele geçirilmesi Sovyet Rusya üzerinde şok etkisi yarattı ve Osmanlı Devleti’ni şiddetle protesto eden Sovyet Hükümeti, 20 Eylül’de gönderilen bir nota ile Brest-Litovsk Anlaşması’nın ihlal edildiğini öne sürerek, bu barışın geçersiz olduğunu tek taraflı olarak ilan etti (Norddeutsche Allgemeine Zeitung, No. 510 vom 5.10.1918, PA-AA, Beziehungen Rußlands zur Türkei, R. 13567, Bd. 9, Türkei Nr. 153; Baumgart, “Das ‘Kaspi Unternehmen’…” s. 112, 248-249; Gill, sowjetisch-türkischen…, s. 136-137).

[121]  Yerasimos, Türk-Sovyet İlişkileri, s. 30-33; Kurat, Türkiye ve Rusya, s. 549-563.

Kafkasya’daki bu oyunun uzun süre devam etmesine olanak yoktu. Osmanlı Hükümeti bırakışma imzalarken Kafkasya’yı boşaltma sözü vermişti. Enzeli’den gelen İngiliz Generali Thompson, 17 Kasım’da Bakû’da karaya çıktı ve Azerbaycan Hükümeti tarafından görkemli bir biçimde karşılandı. Birkaç gün sonra, İstanbul’dan gelen başka İngiliz birlikleri Batum’da karaya çıkmaktaydılar (Yerasimos, Milliyetler ve Sınırlar, s. 313).

[122]   Edward Hallett Carr, Bolşevik Devrimi 1917-1923, I, Çev: Orhan Suda, İstanbul, 1989, s. 316.

1920 Nisanı sonunda, İngiliz birliklerinin çekilirken iktidarda bıraktıkları, Ocak 1920’de İtilaf Devletlerince tanınmış olan Azerbaycan Hükümeti, Bakû’da patlak veren bir komünist isyan sonucu herhangi bir güçlükle karşılaşmaksızın devrildi ve 1920 Nisanı sonunda (27 Nisan 1920), Bakû’da, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. İkinci aşama Ermenistan’da gerçekleşti ve 1920 Kasımı sonlarına doğru başkenti Erivan olan yeni bir Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi. Transkafkasya’da Sovyet iktidarının temellerinin atılması, bir başka ifadeyle Transkafkasya’nın Sovyetleştirilmesinin son halkası Gürcistan’da gerçekleşiyordu. Önce Azerbaycan’ı, sonra Ermenistan’ı yutan Kızıl Ordu, 25 Şubat 1921’de Tiflis’e girdi ve Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu. Böylece Azerbaycan ve Ermenistan’dan sonra Gürcistan da tamamen Sovyet Rusya’nın egemenliğine girdi ve Transkafkasya zorla Sovyetleştirilmiş oldu (Carr, Bolşevik Devrimi, I, s. 316-318). 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir