Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi

Kavramlar:

 İnkılâp:

Bir halden başka bir hale dönüşme, biçim değiştirme anlamına gelir. İnkılâplar, sanayi, bilim, kültür, sosyal, v.b. alanlarda olabilir. İnkılâp üç aşamada gerçekleşir: Birinci aşamayı oluşturan fikrî cephe, cemiyette değişiklik fikrinin, yeni fikir tohumlarının atıldığı ve geliştirildiği evredir. İkinci aşama, hazırlık aşamasının tamamlanmasından sonra gelir ve aksiyon dönemidir. Basit şekilde bir ihtilâli ifade eder. Üçüncü aşama da yıkılan, bozulan düzenin yerine bir yenisini kurma aşamasıdır. İşte bu yeniden kurma ile inkılâp başarılmış olur.

Devrim:

Halk hareke-ti şeklinde mevcut düzeni zor kullanarak yıkmayı ve sonra da yıkılan düzen yerine yeni kurulan düzeni de ifade eder. Devrim, bir halden, başka bir hale gelişi değil bu geçişin sadece ilk ve başlan-gıç safhasını, yıkıcı olan yanını da karşılamaktadır. Devrim, mevcut olan kavram, kurum ve teşkilâtları kaldırıp bunların yerine yenilerini getirmek olarak da ifade edilebilir. Türkiye’de, Cumhuriyet rejimine geçiş bir devrimdir.

 Devrim, sadece siyasal anlamda düşünüldüğü zaman “ihtilal”; toplumsal, ekonomik ve siyasal bağlamda düşünüldüğünde ise “inkılâp” karşılığıdır. Demek ki devrim terimi hem ihtilal, hem de inkılâp anlamında kullanılabilir.

 Siyasal anlamda devrim, iktidarın kökeninde değişme yaratan bir olaydır. Örneğin Fransız devrimi, siyasal iktidarın kökenini tanrıdan ve gelenekten alıp, o dönemin ilerici sınıfı olan burjuvaziye ve kentli halka vermiştir. Aynı biçimde Türk devriminde de, Atatürk, dinsel geleneksel kökenli iktidarı, millete ya da halka dayalı, laik bir niteliğe dayandırmıştır. İktidarın kökeninde, yani dayandığı güçlerde değişiklik yapmayan siyasal olaylar, bu anlamda devrim sayılamaz.

 Hükümet değişikliği, hükümet darbesi, isyan, iç savaş, vs. gibi farklı nitelikte olan olayların devrim ile karıştırılmaması gerekir. Demokratik yolla yapılan bütün değişiklikler de, aynı kökene, halk kökenine dayandığı için devrim diye nitelenemez.

İhtilâl:

İhtilâl, bir devletin var olan siyasî düzenini ortadan kaldırmak için, hukuk kurallarına baş-vurmadan, zor kullanarak yapılan geniş bir harekettir. Genellikle, halk arasındaki siyasî, sosyal ve ekonomik dengesizliklerin büyü-mesi sonucunda meydana gelir. İhtilâl, inkılâbın eylem safhasıdır. İhtilâllerin ardından inkılâplar gelir. İhtilâller kısa süreli ve çok hız-lı bir gelişim gösterir. İhtilâlin başarısı, sonucunda ortaya konan inkılâpların başarısıyla doğru orantılıdır. İhtilâllere örnek olarak, 1789 Fransız ve 1917 Bolşevik İhtilâli’ni gösterebiliriz.

Askerî Darbe veya Hükümet Darbesi

Askerî darbelerle, ihtilâl karıştırılmamalıdır. Askerî darbe kısa sü-reli fiili durumdur. Genellikle, sosyal düzen içinde aksayanı değiştirmek yerine, aksaklığı doğuran sebepleri ortadan kaldırmak için yapılır. Türkiye için örnekler vermek gerekirse, 27 Mayıs 1960 ve12 Eylül 1980 tarihinde rejimin tehlikeye düştüğünü iddia eden askerî yetkililer, amacı “cumhuriyeti koruma ve kollama” şeklinde özetlenebilecek olan darbeler yaptılar. Bu darbelerin ardından yeni inkılâplar yapılmak yerine, var olan inkılâpların işlerliğine kavuş-ması için çaba gösterildi ve gösterilen bu çabaların sonuç verdiğine inanıldığı yerde de yeniden çok partili demokratik düzene geçiş sağlandı. Bu yönüyle Türkiye Cumhuriyeti’nde meydana gelen as-kerî darbeler, özellikle geri kalmış Afrika devletlerindeki askerî darbelerden farklıdır. Orada amaç diktatörlük oluşturmak olarak görülürken, Türkiye’de her defasında demokrasiye yeniden dönüş sağlanabilmiştir.

Islahat:

Islahat kelimesi, iyileştirme, düzeltme, eksikleri giderme anlamlarında kullanılmaktadır. Islah kelimesinin çoğulu olan “ıslahat” kelimesi ise düzeltmeler, iyileştirmeler, yoluna koymalar anlamındadır. Batı dillerindeki karşılığı “reform”dur. Islahatta, inkılaptan farklı olarak yeni bir unsur getirme yoktur. Mevcut düzen korunurken, düzenin aksayan yönlerinin düzeltilmesi için çalışmalar yapılır. Bir örnek vermek gerekirse; II. Osman, düzeni bozulan orduyu ıslaha çalışmıştır.

Osmanlı’nın Çöküşünü Hazırlayan nedenler ve çöküşten kurtulma çalışmalarına kısa bir bakış:

1299 yılında Bilecik’te Söğüt dolaylarında kurulan Osmanlı Devle-ti3, Anadolu Birliği’ni sağladıktan sonra imparatorluk olarak büyümeye başlamış, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nin ardından Osmanlı padişahları aynı zamanda “halife” unvanını da taşımaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin güçlü olduğu zamanlarda Osmanlı padişahları arasında pek rağbet görmemiş olan bu unvan, devletin zayıflamaya başlamasının ardından sığınılacak bir unvan haline dönüşmüştür. Osmanlı’da gerilemenin Kanuni Sultan Süleyman’la başladığını söylemek mümkündür. I. Süleyman’ın 46 yıl iktidarda kaldığı bu dönem her ne kadar sonu zaferlerle neticelenen seferler dönemi olsa da, bu seferler hazinenin kayıplarını karşılayacak ganimet ge-liri getiren seferler olamamıştır. Zigetvar Seferi sırasında Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü (6 Eylül 1566) ve sonrasında devletin yönetiminde 14 yıl 3 ay 17 günlük sadaretiyle büyük pay sahibi Sokullu Mehmet Paşa’nın kaybı (1579) gerilemeyi hızlandırmıştır. Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi sonucu merkezi yönetim bozulmuş, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden ol-muştur. Yeniçeriler padişaha karşı gelerek, beğenmedikleri padişahları tahttan indirerek, beğendikleri veliaht şehzadeleri tahta geçirmiştir. “İstemezükçü” yeniçeri tavrı adeta devletin yönetim şeklini belirlemiştir. Yeniçeriler ’de “ocak, devlet içindir” anlayışı yerine “devlet, ocak içindir” anlayışı gelişmiştir.

Osmanlı’nın gerilemesi iki ayrı başlık halinde ele alınabilir: Birinci-si batıdaki yani Avrupa’daki sınırlarının doğuya doğru gerilemesi, diğeri ise sosyal, ekonomik ve siyasal gerilemedir. Osmanlı Devleti-nin sosyal, ekonomik ve siyasal açılardan gerilemesi toprak kayıplarının gölgesinde kaldığı için sorunun bu boyutu çok geç fark edilmiştir. Osmanlı Devleti gerilemeyi ve toprak bakımından daralmayı önlemenin yolunun, askeri alanda güçlü olmaktan geçtiğini düşünmüş ve bu nedenle 17. yy.’ın başlarından itibaren yapıl-maya başlanan ıslahat çalışmaları hep askerî alanda olmuştur.

Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sorunlar, tımar sisteminin bozulması, nüfus artışının yarattığı sosyal hayatta-ki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet sistemi iyiden iyiye çöküş dönemine girmiştir. Coğrafî keşifler sonucu ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleri sonucu çokça verilmeye başlanan cülûs bahşişleri ve yeniçerilerin kayıt dışı artışıyla verilen ulûfe4 miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Osmanlı Devleti bu dönemlerde para yokluğunu gidermek için “züyuf akçe” ya da “kırpık akçe” adı verilen değeri düşük paralar basmaya başlamıştır. Celâli ayaklanmaları5 sonucunda Osmanlı toprak düzeni büyük ölçüde değişim göstermiş, vergilerin ağırlığı yüzünden vergi ödeyemeyen köylünün ve “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergilerin ağırlığı yüzünden devlete olan borçlarını ödeyebilmek için tefecilerden borç almak zorunda kalan köylüler daha ağır bir borcun altına girmiştir. Bu durumdaki köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırmışlar, Osmanlı toprak düzeni-nin belkemiği olan tımar sistemi bozulmuştur. Büyük nüfus hare-ketleri ortaya çıkmış ve kentlere büyük göçler başlamıştır. Tarımsal üretim gerilemiştir. Anadolu’da kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açmış, Rumeli’den Anadolu’ya tarım ürünleri nakli yapılmaya çalışıldıysa da ordunun tahıl ihtiyacının karşılanmasında sorunlarla karşılaşılmaya başlanması nedeniyle bu sevki-yat da durdurulmak zorunda kalınmıştır. On binlerce insan hayatını kaybederken, pek çok yerleşim yeri de yıkıma uğramıştır. Hal-kın karşı karşıya kaldığı sorunlar nedeniyle devletten yardım istemesi de sonuç vermeyince, Anadolu’nun belirli bölgelerinde devlete karşı yeni ayaklanmalar patlak vermiştir.

Bütün bu olaylar olup biterken, Osmanlı Devleti Avrupa’daki gelişmeleri (Reform, Rönesans) takip edememek bir yana; eğitim sis-teminin (ilmiyenin) bozulmasının önüne dahi geçememiştir. “Beşik Ulemalığı” denilen sistemin ortaya çıkmasıyla Osmanlı’da eğitim de tam anlamıyla gerilemiş hatta çökmüştür.

Askerî kurumların, başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere düştükleri disiplinsiz, kayıtsız ve itaatsiz ortam; tımar sistemi yerine kurulan iltizam usulünün insafsız, aşırı ve basiretsiz vergilendirme tarzı; sermaye birikiminin bulunmaması; sınaî üretimin olmaması; sanayi casusluğu yapılmadığı ya da yapılmasına gerek görülmediği içindir ki; teknolojik gelişmelerin takip edilememesi; kaybedilen topraklarla birlikte yaşanan yoğun göç olgusunun yol açtığı sosyokültürel ve ekonomik sorunlar; dışardan alınan borçlar; Batı’daki gelişmeleri yakalamak amacıyla yapılan çalışmaların yetersizliği ve Batı’dan alınan unsurların olduğu gibi alınarak taklit edilmesinin getirdiği başarısızlık vs… siyasî, askerî, iktisadî, teknolojik ve sos-yo-kültürel açılardan Osmanlı’yı çöküşe sürükleyen sebeplerdendir. Osmanlı Devleti, özetlemeye çalıştığımız bütün bu olumsuzluklar sonucunda kaçınılmaz olan çöküşe çareler aramaya başlamış, daha önce de belirttiğimiz gibi esas sorunun “toprak kaybı” olduğunu zannettiğinden, askerî alanda ıslahatlar yapmaya çalışmış, sorunun askerî değil ekonomik, sosyal ve teknik alanda gerileme olduğunu ifade edip, düşüncelerini risâlelerle dile getiren fikir erbaplarının fikirlerine itibar etmemiştir. Bu durum da kurtuluş için üretilen çözüm çareleri ve yapılan çalışmaların hep askerî boyutta kalması sonucunu doğurmuştur.

XVII. yüzyıl Islahat Çalışmaları:

16. Osmanlı padişahı olan II. Osman (Genç) (1618-1622)14 yaşında iken, amcası Sultan I. Mustafa’nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturmuş, Fatih Sultan Mehmed devrinden sonra vazgeçilen saray dışından evlenme geleneğini (cariye ile evlenme-me) yeniden başlatmış, Lehistan seferi sırasında gördüğü disiplinsizlikler nedeniyle Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmayı planlamıştır. Ancak düşündüklerini yapamadan yeniçerilerin isyanı sonucu 19 yaşında tahttan indirilerek Yedikule zindanlarında vahşice öldürülmüştür.

17. Osmanlı padişahı olarak ve öldürülen II. Osman’ın yerine tahta geçen IV. Murad (1623-1640); tahta geçtiğinde 11 yaşındaydı ve bu nedenle devlet idaresi bir müddet annesi Kösem Sultan’ın elinde kalmıştır. Ağabeyi II. Osman’a gözleri önünde yapılanlara küçük yaşlarında şahit olmuş, bu nedenle de intikam duygularıyla yaşa-yan sert mizaçlı bir padişah olarak tanınmıştır. İktidara tam anlamıyla 21 yaşında sahip olan IV. Murad, Safeviler karşı askerî ha-rekât yapmış, Azerbaycan, Erivan, Tebriz ve Hamedan’ı ele geçirmiştir. Son olarak 1638 yılındaki Bağdat Seferi ile 1624’ten beri İran işgali altında bulunan bu şehri yeniden Osmanlı topraklarına katmıştır.

IV. Murat, bu savaşlarda Osmanlı ordularını bizzat komuta etmiş ve büyük bir askerî dehâ olduğunu kanıtlamıştır. Sefer sırasında, Anadolu’daki tüm isyanları ve isyan etmesi muhtemel unsurları yok etmiş, böylece devlet otoritesini yeniden ve kesin bir şekilde tesis etmiştir.

Safevîler’le yapılan savaşın ardından 1639 Mayıs’ında Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmış, bu antlaşma neticesinde Mezopotamya Osmanlı egemenliğine girmiş ve I. Dünya Savaşı’na kadar da Osmanlı toprağı olarak kalmıştır.

IV. Murat, İstanbul’a döndükten sonra saygın devlet adamlarına, imparatorluğun eski parlak günlerine dönmesine yönelik ekonomik ve siyasî projeler hazırlanması emrini vermiş ancak genç yaşta ölümü, onun imparatorluğu dönüştürme yolundaki çabalarına engel olmuştur. IV. Murat rüşvet ve iltimasla mücadele etmiş ve bunu en az seviye-ye indirmiş, Kösem Sultan zamanında aşırı derecede artmış olan savurganlık ve gereksiz harcamalara son vermiş, İstanbul’da alkol, tütün ve kahveyi yasaklamış, yasağa uymayanların öldürülmesini emretmiştir. Hepsinden önemlisi devleti eski gücüne kavuştura-bilmek amacıyla devrinin aydınlarına risâleler hazırlatmıştır. Bu risâlelerden en önemlisi ve günümüze kadar ulaşmış olanı “Koçibey Risâlesi”dir.

19. Osmanlı padişahı olarak 7 yaşında tahta çıkan IV. Mehmet (Avcı Mehmet) 39 yıllık saltanatıyla Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra en uzun tahtta kalan padişahtır. Ava meraklı olduğu için “avcı” lakabıyla anılmıştır. Döneminin en önemli olayı, başarısızlık-la sonuçlanan II. Viyana Kuşatmasıdır.

Çocuk yaşında padişah olması nedeniyle, vasileri tarafından idare edilen Mehmet’in padişahlığının ilk 3 yılına babaannesi Kösem Sultan ve annesi Valide Turhan Sultan arasındaki çekişmeler damgasını vurdu. Kösem Sultan’ın Valide Turhan Sultan tarafından boğdurtulması üzerine idare Valide Turhan Sultan’a geçti.

IV. Mehmet Dönemi’nin ıslahatlarda öne çıkan ismi, Sadrazam Tarhunu Ahmet Paşa’dır. Tarhunu Ahmet Paşa, son derece dürüst bir devlet adamıdır. İktidarı zamanında yapmak istediği ısla-hatların başarıya ulaşabilmesi için şiddet kullanmak zorunda kalmıştır. İlk iş olarak devletin gelir ve giderini öğrenmek istemiş; isteğinin yerine getirilmesinin ardından devlet erkânı ile görüşerek faz-la masrafları kısmaya başlamış, sarayın ve diğer ileri gelenlerin faz-la masraflarını kesmekte de tereddüt etmemiştir. Bu nedenle hariç-ten ve dahilden epeyce düşman kazanan Tarhuncu, fitnecilerin padişah ve valide sultanı kendisi aleyhine kışkırtmaları sonucu Mart 1653’de boğdurularak öldürtülmüştür. Tarhuncu Ahmet Paşa Osmanlı Devleti’nde malî alanda ıslahat yapan ilk devlet adamı olup ancak 9 ay sadaret makamında kalmıştır.

Köprülü Mehmet Paşa, Valide Turhan Sultan tarafından Sadrâzam yapıldığında 78 yaşındaydı. Kendisine geniş yetkiler ve aleyhinde konuşanların sözlerine itibar edilmeyeceğine dair söz verilmesi üzerine 15 Eylül 1656’da sadâreti kabul etti.

İdareyi ele alır almaz derhal anarşiyi bastırma yoluna gitti ve zorbaları yakalatarak cezalandırdı. Ordu intizam altına alınmadan devletin kargaşadan kurtarılamayacağına ve huzurun sağlanamayacağına inanan Mehmet Paşa, ordudaki zorbaları temizleyerek, disiplini sağlamayı başardı. İstanbul’daki karışıklıklarda, yeniçeri kıyafetine soktuğu Hristiyanlar vasıtası ile Müslüman ahaliyi zarara uğratan Rum patriğini idam ettirdi. İstanbul’daki ulema sınıfı arasındaki kargaşalığı önledi ve iyice bozulan bu sınıfın huzurla hizmet görür hale gelmelerini sağladı. 1661’de Edirne’de vefatından sonra sırasıyla oğulları Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ve Köprülü Fazıl Mustafa Paşa Sadrâzamlık yapmışlardır.

Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nin çöküş sürecine girdiği dönemlerde de gidişatın farkına varan devlet adamları ortaya çıkmış ancak, bu devlet adamları çıkarları sarsılanların kendilerinden daha güçlü olması nedeniyle çalışmalarının bedelini canlarıyla ödemişlerdir.

XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunda Islahat Hareketleri

XVIII. yüzyılda yapılan Islahat hareketlerine göz attığımızda Lâle Devri hariç, yapılan ıslahatların hemen hemen tamamının askerî alanda olduğunu görürüz. Batılı devletlerle yapılan savaşlarda artarda alınan yenilgiler, Osmanlı Devleti’nin askerî alanda Avrupa’dan geri olduğu görüşünü yaygınlaştırmış; bu sebepledir ki, bu dönem ıslahatlarının da ağırlık noktası askerî nitelikli olmuştur. Avrupa’nın askerî ve teknik alandaki üstünlüğü Osmanlı Devleti tarafından ilk defa bu yüzyılda kabul edilmiştir.

Lâle Devri (1718-1730)

Lâle devri ıslahatları yapılırken ilk defa Avrupa’daki gelişmelerden yararlanılmıştır. Bu çalışmalarla ıslahatlar başlamış olmakla birlik-te, ıslahatlara tepki gösteren kitleler de ortaya çıkmış, XVIII. yüzyıl ıslahatı ayaklanmalarla kesintiye uğratıldığı için sürekli ve yararlı olamamıştır.

Dönemin padişahı III. Ahmed iyi eğitim almış bir padişahtır. Hattat ve şairdir. “Necîb” mahlasıyla şiirler yazmıştır. Musikî ile de yakın ilgisi vardır.

Sadece bu dönemde askerî alanda ıslahat görülmez. İlk defa yurt-dışına (Fransa’ya) elçi gönderilir (28 Çelebi Mehmet Efendi)11. Bu dönemde 1727 yılında Müteferrika İbrahim tarafından ilk Türk matbaası açılır. Açılan bu matbaa ilk Türk-Müslüman matbaası olma özelliği taşır13. Bu aynı zamanda Avrupa’dan alınan ilk teknik araçtır. Dinî nitelikli eserlerin dışındaki eserlerin matbaada basılmasına izin verilmiştir. Bunun sebebi ise, el yazması kitap yazarak geçimlerini bundan temin eden ve sayıları hayli fazla olan hattatların tepkisini azaltmaktır. Nitekim, matbaayı protesto etmek için yürüyen hattatlar, matbaada dinî eser dışında eserlerin basılacağının kendilerine bildirilmesi suretiyle sakinleşmişlerdir. Yabancı eserlerin basılmasını sağlamak için matbaaya bağlı olarak bir de “Tercüme Cemiyeti” kurulmuştur. Bu matbaada basılan ilk kitap “Vankulu Lügâti”dir (1729).

İlk itfaiye teşkilâtı da Lâle Devri’nde kurulmuştur. Ülkede ilk defa çiçek aşısı uygulaması bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Lâle Devri 1730’daki Patrona Halil İsyanı ile sona ermiştir. Bu isyan sonrasında kendisine ve ailesine zarar verilmemesi şartıyla tahttan çekileceğini bildiren Sultan III. Ahmet, 1 Ekim 1730’da Osmanlı tahtını yeğeni Şehzade Mahmut’a bırakmıştır.

I. Mahmut Dönemi (1730-1754)

İlk defa bu dönemde askerî alanda Avrupa örnek alınarak ıslahat yapılmaya başlandığını görüyoruz. XVI. Yüzyılda yani Osmanlı Devleti’nin Yükselme Dönemi’nde kurulan Humbaracı Ocağı, bu dönemde Osmanlı hizmetine girerek Ahmet adını alan bir Fransız soylusuna (Comte de Bonneval) yeniden düzenlettirilmiştir. Islahat yapılan ilk ocak Humbaracı Ocağı’dır. Bunun dışında Hendesehâne açılarak (1731) ordunun teknik eleman ihtiyacı karşılanmaya çalışılmıştır (Bu kurum daha sonra geliştirilerek Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun adıyla anılacaktır.) Bu dönem ıslahatları da görüldüğü gibi askerî niteliklidir.

III. Osman Dönemi (1754-1757)

Döneminde ıslahat yapılmayan tek XVIII. yüzyıl padişahıdır.

III. Mustafa Dönemi (1757-1774)

Babası Sultan III. Ahmet’tir. Babasının 1730’da padişahlıktan çekilmesinden sonra 27 yıl kafes hayatı yaşamıştır. Amcasının oğlu III. Osman’ın ölümü üzerine 1757’de tahta geçmiştir. Dostu İsveç Kralı’ndan ülkesini İsveç gibi kalkındırmasını sağlamak için müneccim isteyecek kadar yıldız falına inanan, devlet idaresi konusunda yeteneklerinin gelişmemiş olduğu anlaşılan bir padişahtır. 1770 yılında Çeşme’de Türk donanmasının yakılmasından sonra bilgili denizciler yetiştirmek üzere, Koca Ragıp Paşa ve Macar asıllı Fransız Baron de Tott’un çalışmalarıyla Mühendishane-i Bahr-i Hümâyun (Deniz Mühendishanesi) adı altında bir okul açılmıştır (1773). 1774’de Sürat Topçuları adı verilen bir birlik kurulmuştur. Top dökümhaneleri yapılmıştır. Sürat Topçuları adıyla anılan topçu ocağı kurulmuş, bu dönemde ilk defa ekonomiyi yola sokmak amacıyla iç borçlanmaya gidilmiştir.

I. Abdülhamid Dönemi (1774-1789)

Tahta çıktığında 6 yıldır devam eden Osmanlı-Rus savaşı gündem-dedir. Bu savaşı bitiren Küçük Kaynarca antlaşması, I. Abdülhamid’in döneminde imzalanmıştır. (21 Temmuz 1774). Bu anlaşmayla Osmanlı Devleti’nin Gerileme Dönemi başlamaktadır. [Bilgi Notu: Adı geçen anlaşmanın onay tarihi 17 Temmuz 1774 olmasına rağmen, Rus Prens Renin, anlaşmanın imzalanmasını 4 gün geciktirerek, Prut Antlaşması (21 Temmuz 1711)’nın 63. yılına denk getirmiştir.)].

Bu dönemde etkili olan isim padişahtan çok Halil Hamid Paşa’dır. Bu dönemde ulûfe alım satımı yasaklanmış, Yeniçeri Ocağı’na uzun yıllardan sonra ilk defa eğitim yaptırılmıştır. Yeniçeri Ocağı’nda sayım yaptırmış, yeniçerilikle ilgisi olmayanları ayıklamıştır. Humbaracı ve lağımcı ocaklarını iyileştirmiştir.

III. Selim Dönemi (1789-1807)

Babası III. Mustafa’dır. İyi yetişmiş ileri görüşlü bir padişahtır. Devletin kötü gidişatına dur demek için alınması gereken tedbirleri belirlemek üzere, ülkenin ileri gelen devlet adamlarından bir Meşveret Meclisi (Danışma Meclisi) toplamıştır. Yapacağı ıslahatlar hakkında raporlar (lâyiha) hazırlatan ilk padişahtır. İlk sürekli büyükelçilik III. Selim tarafından Londra’da açılmış, Yusuf Agâh Efendi de ilk sürekli Osmanlı Büyükelçisi olarak atanmıştır. (1793) Bunu, Paris’e gönderilen Seyit Ali Efendi ile Berlin’e gönderilen Aziz Efendi izledi. Bu dönemde Yeniçeri Ocağı’nın yanında Nizâm-ı Cedîd adlı bir ordu (1795) bu ordunun ihtiyacını karşılamak için İrâd-ı Cedîd isimli hazine kurulmuştur. Nizâm-ı Cedîd, bu dönem-de yapılan ıslahatların tümünün, kurulan ordunun ve aynı zamanda bu dönemin adı olmuştur. Bu ordunun subay ihtiyacını karşılamak amacıyla 1795’de Mühendishâne-i Berr-i Hümâyun (Kara Mühendishanesi) açılmıştır. Sınırlı olarak da olsa, ilk kıyafet inkılâbı bu dönemde yapılmış, Matbaa-i Âmire adıyla ilk devlet matbaası bu dönemde kurulmuştur. Bu dönem de 25 Mayıs 1807’de başlayan ve 29 Mayıs 1807’de III. Selim’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan Kabakçı Mustafa İsyanı ile sona ermiştir. Bu isyan belki de Avrupa ile birlikte Osmanlı Devleti’nde sanayi inkılabını başlatabilecek bir büyük devlet adamını da yok etmiştir. (III. Selim’in yerine geçen amcaoğlu padişah IV. Mustafa, Selim’i tekrar kafese geri göndermiş; III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak amacıyla Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşa’nın saraya yürümekte olduğunu haber alınca 28 Temmuz 1808’de boğdurtmuştur.)

II. Mahmud Dönemi (1808-1839)

Babası Sultan I. Abdülhamid’dir. II. Mahmud, daha tahta çıkmadan devletin içinde bulunduğu zorlukların farkındaydı. III. Selim idare-sindeki devlet, bir yandan yeniçerilerle, bir yandan da Rus Savaşı’yla uğraşmak durumundaydı. III. Selim’in Kabakçı Mustafa isyanı ile tahttan indirilerek kafes arkasına gönderilmesi ve yerine IV. Mustafa’nın padişah yapılması üzerine tahta geçmeye çalışan Mahmud, Rusçuk Âyânı14 Alemdar Mustafa Paşa’dan yardım iste-di. Bu istek üzerine Âlemdar Mustafa Paşa İstanbul’a geldi.

Âlemdar tarafından tekrar tahta çıkarılmasını engellemek için III. Selim’i öldürten IV. Mustafa, tahtta kalmayı garantiye almak için II. Mahmut’u da öldürtmek istedi. Ancak, Selim’in öldürülmesine engel olamayan Âlemdar ve adamları, II. Mahmut’u son anda kurtararak tahta geçirdi. II. Mahmud tahta geçince Alemdar’ın iyiliğini karşılıksız bırakmadı. Ayanlarla Sened-i İttifak imzalayarak âyânların varlığını tanıdı. Bununla da kalmayıp Âlemdar Mustafa Paşa’yı kendine vezir-i azâm yaptı.

Âyânların varlığını tanıyan Sened-i İttifak’ın imzalanması, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nde bir padişahın yetkilerinin de kısıtlanması anlamına geldiğinden ilk demokratikleşme çabası olarak da kabul edilebilir. Ancak âyânlardan yardım isteyecek kadar âciz olan devletin merkezî otoritesinin de ne kadar zayıflamış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Askerî ve idarî alanda ıslahatlar yapmaya çalışan Sultan II. Mahmut, “Sekbân-ı Cedîd” adı verilen yeni bir askeri teşkilat kurdu (14 Ekim 1808), ancak kendilerine alternatif bir askerî kuvvet isteme-yen yeniçerilerin baskıları sonucunda Sekbân-ı Cedîd kaldırıldı.

Bu sefer “Eşkinci” adı verilen yeni bir askerî teşkilat kuran Sultan II. Mahmut buna karşı da bir yeniçeri ayaklanması çıkması üzeri-ne, artık Osmanlı Devleti için kanayan bir yara haline gelen yeniçeri ocaklarını kaldırdı (16 Haziran 1826). Tarihte “Vak’a-i Hayrîye” (Hayırlı Olay) adı verilen bu olaydan donra “Asakîr-i Mansûre-i Muhammedîye” (Muhammed’in Kahraman Askerleri) adı verilen yeni bir askerî teşkilat oluşturuldu.

İmparatorluğu bir yandan da batı tarzı düzene uydurmaya çalışan II. Mahmut çıkarttığı Kıyafet Kanunu’yla (3 Mart 1829) devlet memurlarının kavuk, sarık, şalvar ve çarık giymelerini yasakladı. Bunların yerine fes, pantolon, ceket giyilecekti. Buna karşı çıkanla-rı şiddetle cezalandırdı. Saray yaşayışını değiştirerek Avrupalı hükümdarlar gibi davrandı; setre pantolon giydi, sakalını kısa kestir-di, resmini devlet kurumlarına astırdı. II. Mahmut, bu değişiklikleri farklı yorumlayan halk tarafından “gavur sultan”; bazı aydınlar ta-rafından da “Türklerin Deli Petro’su” olarak anılmıştır15. Bu dönemde yalnız erkekleri belirten nüfus sayımı yaptırttı (1831). Böylece yeni kurduğu ordunun devamını sağlayacak insan ve servet durumunu öğrendi.

II. Selim zamanında aksayan sürekli elçi gönderme işi, II. Mahmut döneminde düzene sokuldu. 1834 yılından sonra da, “fevkalade büyükelçi, büyükelçi, orta elçi” adlarıyla Berlin, Londra, Petersburg, Tahran ve Viyana’da yeni elçilikler kuruldu. İlk resmî gazete olan Takvim-i Vekâyi basılmaya başlandı (1 Kasım 1831). Medreselerin yanında Avrupa tarzı eğitim veren yeni okullar açıldı ve Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Avrupa hükümet düzeni benimsenerek “divân” teşkilatı kaldırıldı ve onun yerine bakanlıklar (nâzırlık) kuruldu. Divân aynı zamanda yüksek mahkeme görevini de üstlenmiş olduğu için, kaldırılmasıyla doğan bu boşluğu gidermek için “Meclis-î Valâyı Ahkâm-ı Adliye” kuruldu. 30 Mart 1838’de Sadrâzamlık makamına “Başvekâlet”, Sadrâzama “Başvekil” denilmesi kararlaş-tırıldı. Ölen ya da azledilen devlet memurlarının mallarına el konması anlamına gelen “müsâdere” usulü kaldırıldı. Ayrıca devlete ıslahat hareketlerinde yardımcı olmak, yeni teklifler getirmek, memurların terfi ve yargılanmasıyla uğraşmak üzere bugünkü Danıştay’ın benzeri “Dârü’ş Şurây-ı Bâb-ı Âli”, askerî konuları görüşmekle görevli “Dâr-ı Şurâ-yı Askerî”, sivil görevlilerin yargılanması ve hükümetle halk arasındaki davaların görüşülmesi için “Meclis-î Valâyı Ahkâm-ı Adliye” kuruldu. İlköğrenim İstanbul’da zorunlu ve parasız hale getirildi. Ancak bu karar Anadolu’ya yaygınlaştırılamadı. “Rüştiyeler” (orta okul) ve devlet memurlarının yetişmesi için “Mekteb-i Maarif-i Adliye” kuruldu. Yüksek okullara öğrenci yetiştirmek için, “Mekteb-i Ulûm-u Edebiye” (Lise); “Harbiye” ve “Tıbbiye” okulları açıldı. Ayrıca bu okullar için yabancı kaynaklı eserler Osmanlıca’ya çevrildi.

Posta Teşkilâtı’nın kurulması ve karantina uygulaması da yine Sultan II. Mahmut döneminde gerçekleştirildi. Dirlik sistemi kaldırıldı. Yerli malı kullanımı teşvik edildi. Yalova’da kumaş fabrikası kuruldu. Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için Türk tüccarlara gümrük kolaylıkları getirildi. Ülke içinde ve dışında yapılacak seyahatler için, bazı esaslar kabul edildi. Buna göre ülke içinde seyahat yapacak yurttaşlar mürûr teskeresi (geçiş belgesi) taşıyacaklar, ülke dışına çıkacak yurttaşlar da Haricîye Nezâreti’nden (Dışiş-leri Bakanlığı) pasaport alacaklardı.

Tanzimat Dönemi (3 Kasım 1839-23 Aralık 1876)

Tanzimat Fermanı, II. Mahmud zamanında hazırlanmış, ancak ölümü üzerine yerine geçen I. Abdülmecid (1839-1861) tarafından yayınlanmıştır. Osmanlı Devleti’nde yapılan yenilik hareketlerinin bir devamı niteliğini taşıyan ve devlet hayatının her alanına yenilik getirmeyi amaçlayan Tanzimat Fermanı, devletin içinde bulunduğu durumu genel çizgileriyle belirttikten ve o duruma nasıl gelindiğin-den söz ettikten sonra problemlerin nasıl çözüleceğini gösteriyordu. Tanzimat Dönemi 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasından, 1877-78 Osmanlı Rus Harbi (93 Harbi) sonrasında imzalanan 1878 Berlin Antlaşması’na kadar geçen dönemi kapsar.

Tanzimat Dönemi’nde yapılan idarî, sosyal ve kültürel yenilikleri şu şekilde sıralayabiliriz: Vilâyet Nizamnâmesi ile sancak (liva), kaza, nahiye örgütlenmesine gidildi. İl genel meclisleri kuruldu. Danıştay niteliği taşıyan “Şurây-ı Devlet” kuruldu. İlk medenî kanun olarak da bilinen “Mecelle” hazırlandı. Devlet kanunlarının yayınlandığı “Düstur” dergisi çıkarıldı. İlk demiryolu bağlantısı ve telgraf hattı kuruldu. İlk üniversite olan İstanbul Darü’l-Fünûn’u açıldı (1854). Maarif-i Umumî Nezâreti (Milli Eğitim Bakanlığı) kuruldu (1866). Galatasaray Sultanîsi ile Askerî Rüştiye ve İdadîler açıldı. Şinasî ve Agâh Efendi tarafından ilk özel gazete olan “Tercüman-ı Ahvâl” yayınlandı. Kız rüştiyeleri açıldı ve kızlar ilköğretime alındı. “Dar’ül Muallimat” adıyla kız öğretmen okulları, yetim Müslüman çocuklar için “Dar’üş-şafaka” açıldı. “Kâime” adı verilen ilk kâğıt para basıldı, “Bank-ı Dersaadet” adıyla ilk Osmanlı Bankası kuruldu. İlk ola-rak dış borçlanmaya gidildi ve I. Abdülmecid zamanında İngiltere’den ilk dış borç alındı (1854). Arazî Kanunnâmesi (1858) ile topraktan alınan tüm vergilerin yerini 1/10 oranında “aşar” vergisi adıyla anılan tarım vergisi aldı.

Tanzimat Fermanı’yla; devletin güçlendirilmesi, Avrupa’nın desteğinin kazanılmak istenmesi ve Avrupa devletlerinin içişlerimize ka-rışmasına son verilmesi amaçlanıyordu.

Islahat Fermanı (18 Şubat 1856)

Avrupalılar’ın özellikle de Ruslar’ın, müslüman olmayan halk için tanınan hakları az bulması üzerine, Tanzimat Fermanı daha da genişletilerek Islahat Fermanı yayınlanmıştır. Islahat Fermanı’yla, Tanzimat Fermanı’nda yer alan ancak tepki gösterilen konulardan gayr-ı müslimlerin askerlik yapma zorunluluğu, bedelli askerlik şekline dönüştürülerek halledilmiştir. Azınlıklara devlet memuru olabilme ve gayr-ı müslimlere mahkemelerde müslümanlarla eşit şahitlik hakkı tanınmıştır. Gayr-i müslimlere küçük düşürücü ke-limelerle hitap etmek yasaklandı. Mahkemelerde herkesin kendi dinine göre yemin etmeleri esasa bağlandı. Gayr-i müslimlere şir-ket kurma, mal-mülk edinme hakkı verildi. Gayr-i müslimlerin ödediği “cizye” vergisi kaldırıldı. İl meclisleri açılarak bu meclislere azınlıkların da üye olması kabul edildi.

I. Meşrutiyet (23 Aralık 1876-14 Şubat 1878)

I. Meşrutiyet Dönemi, meşrutiyet taraftarı olmayan Abdülaziz’in Jön Türkler tarafından tahttan indirilerek yerine V. Murad’ın tahta çıkarılması; ancak V. Murad’ın aydınların ve ilerici devlet adamlarının istediği reformları yapabilecek biri olmasına rağmen ruh sağ-lığı bozulduğu için tahtan indirilmesi ve yerine tahta çıkarılması halinde meşrutiyeti ilân edeceğine söz veren II. Abdülhamid’in getirilmesi ve Kanun-u Esasî’nin ilânı ile başlar (23 Aralık 1876) ve Meclis-î Mebusan’ın kapatılmasına kadar sürer (14 Şubat 1878).

Dönemin temel özelliği, Osmanlı Devletinin Anayasalı bir döneme girmiş olmasıdır. Devlet artık padişahın isteklerine göre değil, Ana-yasadaki ilkelere göre yönetilecektir. Bu anayasaya göre; “Meclis-î Mebusan” ve “Meclis-î Âyân”dan oluşan bir parlamento oluşacak-tır. Meclis-î Mebusan’ın üyelerini halk, Meclis-î Âyân’ın üyelerini padişah seçecektir. Anayasada padişah hakları belirlenmişti. Fakat yine de tüm ağırlık ve yetki padişahtaydı. (Meclisi açma, kapama, tatil etme, meclisten çıkacak yasaları onaylama, hükümeti göreve getirme, azletme, v.s.) Bu yetkiler ise padişahı denetim altına almayı güçleştiriyordu. I. Meşrutiyet, sonu 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na varan Balkan buhranı içinde ilân edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, II. Abdülhamid de Meşrutiyeti ilân için bir avuç Osmanlı aydını ile yaptığı pazarlıkta samimi değildir16. Bir yandan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) çıkması, öte yandan hükümeti ve yönetimini kontrol amacı ile Meclis’te yapılan sert eleştiriler, Abdülhamid’in hoşuna gitmedi. Anayasa’nın 113. maddesinin kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak, 13 Şubat 1878’de, otuz oturum yapmış olan Meclis-î Mebusan’ı kapattı ve bu suretle Meşrutî Monarşi de sona erdi. Önce Brindizi’ye, sonra Taif’e sürgün edilen sadrazam Mithat Paşa 1884’te orada ortadan kaldırıldı17.

Bu tarihten sonraki 30 yıl (1878-1908) II. Abdülhamid’in baskıcı yönetim (istibdât) devridir. İstibdât Devri’nde, bütün baskıya rağmen Jön Türkler tarafından İttihat ve Terakkî adlı gizli bir cemiyet kurulmuştur.

İttihat ve Terakkî Cemiyeti (Birlik ve İlerleme Derneği) (1889)

1889 yılında İstanbul’da bulunan Askerî Tıbbiye Mektebi’nde Abdullah Cevdet, İbrahim Temo, İshak Sükûtî, Mehmet Reşit, Hikmet Emin tarafından İttihâd-ı Osmanî adıyla kurulmuştur. Bir çeşit gizli fikir kulübü gibi çalışan dernek, 1895 yılında Paris’te bulunan Ahmet Rıza ile temas kurdular ve onun telkinleri sonucu isim değiştirerek İttihat ve Terakkî adını aldılar. 1897 yılı başlarında da merkezini Paris’ten Cenevre’ye taşıyan derneğin, 1895’ten itibaren Osmanlı Devleti’nin her yanında askeri birlikler içinde örgütlenmeleri olduğuna dair anlatımlar vardır. Ancak bu örgütlerin birbiriyleilişkisi ve merkezî bir koordinasyona ne ölçüde sahip oldukları ye-terince aydınlatılamamış konulardır. Bu örgütlerin de birçoğu daha sonra İttihat ve Terâkkî Cemiyeti’ne katılmıştır.

II. Meşrutiyet (23 Temmuz 1908-30 Ekim 1918)

Bu dönem aynı zamanda İttihat ve Terakkî Dönemi olarak da anılır. Türk siyasi hayatının ilk partisi İttihat ve Terakkî Fırkası’dır. Enver ve Niyazi Bey’lerin Makedonya’da ayaklanması ve kendilerine pek çok subayın da katılmasından ürken II. Abdülhamid, olayların İstanbul’a da sıçramasını önlemek için 1908 yılında anayasayı yeniden yürürlüğe koydu. Böylece İttihat ve Terakkî Fırkası da iktidar hazırlıklarına başladı. İttihatçılara karşı oluşan bir örgüt görüntüsünde olan Ahrâr (Hürriyetçiler) Cemiyeti’nin liderinin öldürülmesi üzerine İstanbul’da terör olayları başladı. Volkan Gazetesi’nin sahibi Derviş Vahdetî, meşrutiyet yönetimine karşı, padişah yanlısı bir ayaklanma başlattı. Başkentte hükümet çalışamaz hale gelince, Selânik’te bulunan İttihatçı subaylardan yardım istendi. Bunun üzerine Mustafa Kemâl’in de komutanlarından olduğu Hareket Ordusu, İstanbul’a gelerek meşrutiyet karşıtlarının başlattığı ayaklanmayı bastırdı. Ayaklanmada rolü olduğu gerekçesiyle II. Abdülhamid tahttan indirilerek, yerine V. Mehmet Reşat padişah yapıldı. Meşrutiyet karşıtı bu ayaklanma 31 Mart Olayı olarak tarihlere geçmiştir ve Osmanlı Tarihi’nde ilk olarak görülen devlet düzenini değiştirmeye yönelik ayaklanmadır. (Daha önceki ayaklanmalarda sadece padişahın değiştirilmesi istekleri vardır, devlet şeklinin değiştirilmesi istekleri yoktur.)

Devleti Çöküşten Kurtarma Arayışları

Osmanlıcılık

Bu görüş “Abdülaziz” zamanında ortaya çıkar. Akımın öncüleri Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni kuranlardır. Bu görüşü savunanlar için, millî birlik, millî şuur ve millî ülkü ancak Osmanlı birliği ile ve bu-nun gereklerini yerine getirmekle gerçekleşecek ve devlet bu sayede yıkılmaktan kurtulacaktır. Bu akımın savunucularına göre; Osmanlı Devleti bünyesinde yaşamakta olan Türk, Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Arnavut, Bulgar her soydan topluluk asimile edilecek, “Osmanlı” olacaktır. Böylece milliyetçiliğin yarattığı ayrılıkçı ve bağımsızlık yanlısı hareketler önlenecek, bütün teb’a Osmanlı Devleti’nin yücelmesi için mücadele edecektir. Bu aynı zamanda herkesin eşit haklara sahip ve ayrıcalığı olmayan Osmanlı Toplumu’nu ortaya çıkaracaktır. Osmanlıcılık görüşü, Fransız İhtilali’nin ardından ortaya çıkan milliyetçilik akımının gereklerine zıt ilkeleri savunduğu ve gereklere cevap veremediği için başarısızlığa uğramıştır. Ancak bu akımın savunucuları, ön şart olarak meşrutî yönetime geçmeyi ve bütün azınlıklara mecliste temsil hakkı verilmesini de savunduklarından, Abdülaziz’in tahttan indirilerek yerine kendilerine Meşrutiyet sözü veren II. Abdülhamit’in çıkmasını sağlamışlardır.

İslâmcılık

Osmanlı Devleti’nin sosyal ve siyasal bütünlüğünü korumak için ortaya çıkmış, Tanzimat Dönemi’nde müslüman olmayan ahaliye verilen haklar karşısında daha da güçlenmiş, I. ve II. Meşrutiyet Dönemi’nde -ve hatta bugün bile- çok sayıda taraftar bulmuş olan akımdır. Memlekette islâmiyete büyük önem veren ve bütün müslümanlar arasında birliğin sağlanmasını temel alan görüştür. Bu görüşü savunanlara göre devlet işlerinin kötüye gitmesinin tek ne-deni din kurallarının bütünüyle uygulanmamasıdır. İslâmcılara göre, İslâmiyet gelip geçmiş devlet ve toplum düzenlerinin en gelişmişi, en iyisi ve en yararlısıdır. Bu sebeple İslâmiyet’in bütün kuralları hiç ödün verilmeden tam anlamıyla uygulanırsa bütün İslâm ülkeleri arasında birlik kurulabilirdi. Osmanlı Padişahı da “halife-i rûy-i zemîn” (yeryüzünün halifesi) olduğuna göre, kurulacak böylesi bir birlik Osmanlı Devleti’ni yeniden eski güçlü ve saygın günlerine kavuşturabilirdi. “Genç Osmanlılar”ın desteğini de alarak meşrutiyet kurmak vaadiyle iktidara gelen II. Abdülhamid de, bu akıma destek verenlerin başında yer almış, kendini başa getirmek için çaba gösteren Genç Osmanlıları ülke dışına göndererek, koyu bir “İslâmcı” olmuştur. Abdülhamid iktidarda bulunduğu süre zarfında Osmanlı Devleti’nin siyasetini bu akımın gerekleri doğrultusunda yönlendirmiş, bir Türk-Arap İmparatorluğu oluşturmayı düşünecek kadar da Araplara büyük yakınlık ve ilgi göstermiştir. Bunun sonucundadır ki; Abdülhamid hakkında “Ulu Hakan-Kızıl Sultan” polemiği ortaya çıkmıştır. Abdülhamid’in İslâmcı politika izlemesini savunanlar “Ulu Hakan” ünvanını kullanırken, karşı düşüncede olup Abdülhamid’i “müstebid” (istibdâd yanlısı, baskıcı) görenler ise “Kızıl Sultan” demişlerdir. “Panislâmizm” (İslâm Birliği) de denilen bu düşünce başarılı bir sonuç getirmemiştir. Türkçülük

Devletin kurtuluş ve yükselme çaresini, millî varlığını, millî duygu ve ülküsünü Türk milletinin tek vücut olmasında aramıştır. Böyle-ce Osmanlı Devleti, birbirine sıkı sıkıya bağlı ve aynı soydan gelecek bir sosyal dayanak bulmuş olacaktı. Osmanlı devletinin bayrağı altında şuursuz bir hayat yaşayan Türkler, millî duygunun uyanmasıyla yeniden eski güçlü günlerine dönecektir. Türkçülük düşüncesi, Osmanlıcılık ve İslâmcılık akımlarının tesirlerinin fazla olduğu dönemlerde etkili olamamış, II. Meşrutiyet döneminde Ziya Gökalp tarafından sosyolojik temellere oturtulmaya başlanmıştır. Bu dönemlerde ortaya çıkan tüm fikir akımlarını değerlendirdiğimizde en tutarlı, en ileriye dönük ve en çağdaş olanının Türkçülük akımı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu akımın savunucularına göre; Osmanlı Devleti’nin kurtarılması ancak, imparatorluk sınırları içinde yaşayan Türklere bit ülkü birliği, milli şuur aşılanarak sağlanabilir. Osmanlı Devleti’nin bünye-sinde yer alan ayrı dinden ve ayrı ırktan toplulukların bağımsızlık kazanmak için başkaldırmaları Osmanlı Devleti’ni zayıflatmıştır. Bunu önlemenin ve devleti güçlendirmenin yolu Türk milletine yeni bir canlılık, bir silkiniş ve kendi benliğine dönüş yaratmaktır. Fikir adamı Ziya Gökalp’in Türkçülüğe olan katkıları bu akımın güçlenmesini sağlamış, milliliğe yöneliş ve milli kurtuluş hareketinin yararlandığı en tutarlı düşünce ve çabaları oluşturmuştur. Kabul etmek gerekir ki, bir devlet için en yüce ve en kutsal güç, o devletin temelindeki millettir. Millet ve Türklük bilinci Osmanlı Devleti’nin yıkılma noktasına gelmesine kadar hiçbir Türk’ün kafasında ve yüreğinde yer etmemiştir. Devletin içinde bulunduğu dinî yapı ve dinî kuralların bütün toplumu her yönüyle sarmalaması Türk olma, Türk milletinden olma düşüncesinin doğmasına imkân tanımamıştır.

Batıcılık

Bu düşünce de batılılaşma hareketiyle birlikte başlar. Batının sos-yal, siyasî ve felsefî görüşlerinin alınması anlayışıdır. Basit taklitçilikten öteye gidememiş, batının bilimsel ve teknik gelişmelerinden çok, şekli kopya ettiği için başarılı olamamıştır.

Teşebbüs-ü Şahsî ve Âdem-i Merkeziyet

II. Meşrutiyet sonrasında taraftarı çoğalan bu akımın öncüsü “Prens Sabahattin Bey”dir19. Prens Sabahattin Bey, Türkiye’nin nasıl kurtarılabileceğini “Türkiye Nasıl Kurtarılabilir?” isimli kitabında açıklamaya çalışmıştır. Akımın savunucuları “Nesl-i Cedîd Kulübü” (Yeni Nesil Kulübü)’n de toplanmış, düşüncelerini buradan gençlere yaymaya başlamışlardır. Bu görüşü savunanlara göre; Osmanlı Devleti, çeşitli soy, dil ve dinlerden oluşan çok büyük bir ülkeye sahipti ve her geçen gün bu ülkeye ve topluluklara sahip olmakta güçlük çekiyordu. Devletin bu duruma düşmesinin baş sebebi ise bireye ve bireyin eğitimine önem verilmemesiydi. Halbuki devlet, birey üretken, girişimci ve güçlü ise ayakta durabilir. Birey devlet ve toplum için değil de; devlet toplum ve birey için çalışmalıdır. Eğitim sistemi değiştirilmeli, eğitim bireyin üretici olarak yetişmesini sağlayacak uygulamalı bir eğitim olmalıdır.

Prens Sabahattin’in bu koyu bireyci anlayışı, onu ve yandaşlarını Osmanlı Devleti’ni federal bir yönetime dönüştürme çabasına itmiştir. Osmanlı ülkesi bölgelere ayrılmalı ve bu bölgelere tam bağımsızlık değil ama belli kurallar dâhilinde özerklik verilmelidir. Bunun sağlanması için de büyük devletlerden (düvel-i muazzama) destek istenmelidir. Bu özerk bölgeler gene Osmanlı Devleti’ne ve devletin padişahına bağlı olacak, sadece üretim, ekonomi, sanayi, bayındırlık gibi konularda kendi başlarının çaresine bakacaklar; ona göre örgütlenmelere gideceklerdir. Böylece imparatorluk sınırları içinde yaşayan azınlıkları ve etnik grupları oluşturan bireyler zenginleşecek, onların zenginliği ile devlet de zenginleşecek, kalkınacak ve güçlenecektir.

Prens Sabahattin ve taraftarı Jön Türkler’in savunduğu bu görüşler, günümüzde “yerel yönetim” olarak isimlendirilen “adem-i merkeziyet”, yine günümüzde “girişimcilik” olarak övülen “teşebbüs-ü şahsî” ve günümüzde “liberalizm” denen “hürriyet” fikirlerinin ilk ortaya çıktığı görüşler olarak değerlendirilebilir. Sosyalist Akımlar

Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında üretilen kurtuluş çareleri arasında sayabileceğimiz “Sosyalist Akımlar” da göze çarpmaktadır. Ancak bu akımlar dar bir çevre ve dar bir kadro dışında filizlenme imkânı bulamamıştır. Bu akım, görüşlerini Hüseyin Hilmi’nin çı-kardığı “İnsaniyet” ve “İştirak” gazetelerindeki yazılarla yaymak istemiştir. 1910’da Hüseyin Hilmi, Namık Hasan, Pertev Tevfik, İs-mail Faik, Baha Tevfik, Hamdi Suphi’nin kurduğu “Osmanlı Fırka-sı” uzun ömürlü olamamış, kısa süren çalışmalarından sonra kapatılmıştır. II. Meşrutiyet meclisinde bazı milletvekillerinin de sosyalist düşünceye sahip oldukları bilinmekle beraber, bunlar da sosyalist düşünceyi bilinçli düzeye ulaştıramamış, yaygınlaştıramamışlardır.

Dr. Refik Nevzat tarafından 1911’de Paris’te “Osmanlı Sosyalist Parti-si”nin şubesi açılmış, orada yayınlanan “Beşeriyet Gazetesi” yaptığı yayınlarla Türk milletinin ancak sosyalist düşünceyle Batıyı yakalayabileceğini anlatmaya çalışmıştır.

Trablusgarb Savaşı (1911-1912)

İngiltere’nin Mısır’ı, Fransa’nın Tunus ve Cezayir’i ele geçirmesin-den sonra; birliğini tamamlayan İtalya da, varlığını dünyaya belli etmek istemiş ve Trablusgarb’a asker çıkarmıştır. Mustafa Kemâl ve Enver Beyler bölgedeki halkı İtalyanlar’a karşı örgütlemek ve direnişe hazırlamakla görevlendirildiler. Derne ve Tobruk’ta başarılı mücadelelere imza atan bu iki asker, böylece askerî geleceklerinin ilk sinyallerini vermiş oldular.

Ancak İtalyanlar On İki Ada ve Rodos’u işgal etti. İmzalanan Uşi (Ouchi) anlaşmasıyla Osmanlı Devleti ile İtalya arasında barış yapıldı. Trablusgarb ve On İki Ada böylece İtalya’ya bırakılıyordu20. Tarblusgarb ve Bingazi Osmanlı Devleti’nin Kuzey Afrika’da kaybettiği son topraklardır.

Balkan Savaşları (1912-1913)

XIX. yüzyılın başlarında ortaya çıkan milliyetçilik akımının Osmanlı Devletinde de kendini göstereceği açıktı. Slavcılık ve ortadoksları koruma politikası güden Rusya, milliyetçilik akımının da etkilerini değerlendirerek Balkan topluluklarını Osmanlı Devletine karşı ayaklandırdı. Balkanlarda kalan Osmanlı Devleti topraklarının Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan arasında bölüşülmesi de savaşın başlangıcında etkilidir.

I. Balkan Savaşı (8 Ekim 1912-30 Mayıs 1913)

Savaş, Karadağlılar’ın Osmanlı Devleti’ne saldırması ile başlar. Sırplar, Karadağlılar ve Yunanistan Makedonya’yı tamamen işgal ederken, Ruslar da İstanbul’u tehdit eder hale geldiler. Arnavutluk bağımsızlığını kazandı. Rauf Bey (Orbay)’in tek gemiyle Yunan donanmasına karşı başarılı mücadeleler vermesine rağmen Yunanlı-lar İmroz ve Bozcaada dışındaki Ege adalarını tamamen işgal ettiler. Bu savaş sırasında bir darbe (1913 Bâb-ı Âli Baskını) yapan İttihat ve Terakkî Partisi, yönetimi ele geçirmiş ve I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar da iktidarda kalmıştır. I. Balkan Savaşı Londra Anlaşması ile sona erer.

II. Balkan Savaşı (21 Temmuz 1913-10 Ağustos 1913)

Londra Antlaşması’yla Osmanlı Devletinin son Balkan topraklarının yukarıda adı geçen devletlerarasında paylaşılması sonucu ortaya çıkmış, en büyük payın Bulgaristan’a düşmesi üzerine Yunanlılar, Karadağlılar ve Sırplar’dan sonra I. Balkan Savaşı’na katılma-yan Romanya, bu sefer de Bulgaristan’dan toprak koparmak için kendi aralarında savaşa tutuşmuşlardır. Osmanlı Devleti bu durumdan yararlanarak topraklarını geri almak için saldırıya geçer. Kırklareli ve Edirne alınır. Bugünkü Doğu Trakya toprakları yeni-den elimize geçmiş olur. Bu savaş da Bulgaristan’la İstanbul Anlaşması (29 Eylül 1913), Yunanlılar ’la Atina Anlaşması (14 Kasım 1913) ile sona erdirilir. Trablusgarp Savaşı ile Afrika’dan tamamen çekilen Osmanlı Devleti, yaklaşık 320 bin şehit verdiği Balkan Savaşları ile de Balkanlardan çekilmek zorunda kaldı. Bu iki savaş da göstermiştir ki; politikaya bulaşan ordu savaşmak özelliğini ve maharetini yitirmektedir. Yine bu savaşın sonunda orduda yenilik yapılma çalışmaları başlatılmış, bu yenilik için Almanya’dan subaylar getirilmiş, Almanya’ya iyice yaklaşılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir