Berberi Adı ve Kökeni

Eskiçağda Berberiler genellikle yerleşik bir yaşam sürmüşlerdir. Tarihçiler onlardan bahsederken çeşitli isimler kullanmışlardır. Yaşadıkları bölgelere göre adlandırılan Berberiler için şu isimler kullanılmıştır; Berka (doğu Libya) ve Trablus’ta yaşayanlara Nasamun ve Psih, Büyük Sahra’da göçebe olarak yaşayanlara Garamant, Tunus sahil boylarında yaşayanlara Makil ve Maksi, Doğu Magrib’de yaşayanlara Musulan ve Numidyalı, çöl sınırları ve yüksek dağlarda yaşayanlara Getul, Orta Magrib ve Uzak Magrib’de yaşayanlara da Magribi veya Merv (Maures) adı verilmiştir.

Berberi adı eski Yunan kaynaklarında Barbaroi, Latin kaynaklarında Barbari (Barbar) şeklinde geçmektedir. Latin ve Yunan kaynakları bu tabiri, kendilerinden olmayanlar içim kullanmaktaydı. Romalılar Kuzey Afrika’yı işgalleri sırasında ciddi bir direnişle karşılaşmamışlardır. Roma hâkimiyetine direnç gösteren bölge halklarına ise Barbaros demişlerdir. Arapların bölgeyi hâkimiyet altına almasıyla Bizanslılardan duydukları Barbaros ismini Berber olarak telaffuz etmişler ve bu şekliyle yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bölgede yaşayanlara da Berberi adı verilmiştir.

Kabileler halinde yaşayan Berberiler, uzun süreli devletler tesis edemeseler de ülkelerini, üzerinde hâkimiyet kurmak isteyen yabancılara karşı sürekli bir mücadele içinde olmuşlardır. Bu mücadeleler zaman zaman başarıya ulaşmıştır. Bölgede kronolojik olarak Roma, Vandal, Bizans ve Arap devletleri egemenlik kurmuşlardır. Sahil kesimi bu devletlere itaat etmişlerdi. Buna karşılık iç bölgelerde ve yaylalarda yaşayanlar ise sürekli bir isyan girişiminde bulunup bağımsızlıklarını kazanmaya çalışmışlardır. Bölgeye son olarak gelen Araplar, birçok askeri faaliyetlerinin yanında çokça kültürel faaliyette de bulunmuştur. Bunun sonucu olarak Berberi kabileleri İslamiyet’i kabul etmiş ve akabinde kimliklerini yitirerek Araplaşmışlardır. Dağlık bölgelerde ve Büyük Sahrada yaşayan küçük bir kısım Berberiler ise varlıklarını korumayı başarmış, dillerini ve kültürlerini devam ettirmişlerdir.

FENİKELİLERİN KURMUŞ OLDUĞU KOLONİLER

Berberilerin yaşamış oldukları Kuzey Afrika bölgesinde M.Ö 1200’den sonra hızla gelişen Fenike kentleri deniz aşırı devletlerle ticari ilişkiler kurmuşlardır. Zengin ticaret ağı sayesinde Fenike Uygarlığını kurmuşlardır. Fenikelilerin denizcilikteki gelişmelerine paralel olarak M.Ö. 1200 yıllarında bölgedeki siyasi güçlerin ortadan kalkması ile birlikte en parlak dönemini yaşamışlardır. Fenikeliler yalnızca kendi kentleriyle ticaret yapmamış aynı zamanda bütün Akdeniz’i dolaşıp, uygun topraklarda kolonilerini kurmuşlardır. Ekonomik anlamda güçlenen Fenikeliler, aynı başarıyı askeri alanda gösterememişlerdir.

Fenikelilerin Kuzey Afrika’yı egemenlik altına aldıktan sonra kurduğu koloniler; Cadiz(İspanya’nın güneyi), Utica(Tunus), Leptis Magna(Libya-Khoms), Hadrumetum (Suse)’dır.

ROMALILAR DÖNEMİ

Berberiler üzerindeki Roma hâkimiyeti beş yüz yıl kadar sürmüştür. Bu süre içerisinde sahil bölgelerinde yaşayan Berberilerin Latin kültürünü benimsedikleri, asker ve vergi verdikleri bilinmektedir. Buna karşın iç bölgelerde yaşayan Berberiler, kendi kültürlerini devam ettirmiş, Roma hâkimiyetine direnerek kabileler halinde bir yaşam sürmüştür. Romalılar Berberi kabilelerinin idaresini mahalli reislere (Reguli) bırakmıştır. Bu dönemde Berberilerin bağımsızlık fikirleri hiçbir zaman son bulmamıştı. Bu nedenle Augustus ve Domitianus dönemlerinde Kuzey Afrika’da isyanlar çıkmıştır. Romalılar bu isyanları kanlı bir şekilde bastırmışlardır. Bu isyanların temelini vergi yükümlülüğünün ağırlığı ve bağımsızlık düşüncesi oluşturmuştur. İsyanlar zaman zaman devam etmiş ve başarılara ulaşmış olsa da bunlar kısa süreli olmuş ve Roma hâkimiyetinden kurtulamamışlardır. Bunun en büyük sebebi ise Berberi kabilelerinin birlik oluşturamayıp, dağınık şekillerde yaşamış olmalarıydı. Ancak bu isyanlar Kuzey Afrika’daki Roma Hâkimiyetini zayıflatmayı başarmıştır.

BİZANS DÖNEMİ

Bizans imparatoru Justinianos’un komutanı Belisarios yaklaşık 18000 kişilik küçük bir ordu ile Afrika’ya girmiştir. Bu yıllarda Vandallar, Geiserich’in parlak devrini kapatmışlardı.

Bizans ordusu, Vandalları Decimum ve Tricamarum yakınında yenilgiye uğratmış ve Vandal Krallığına son vermiştir. Vandal kralı Gelimer’i teslim alan Belisarios M.S. 534’de esir olan kralla İstanbul’a gelmiştir. Burada şölenler ile karşılanmıştır. Vandallara son verilmesi ile birlikte Berberi kabileleriyle uğraşılmaya başlanmıştır. Bu süreçti Berberiler gerilla savaşını tercih etmişlerdir.

Kartaca’da kurmuş olduğu valilik (eksarkhos) ile bölgede sadece askeri değil aynı zamanda sivil idareyi temsil etmekteydi. Bizans Kuzey Afrika’daki egemenliğinin merkezi olarak Kartaca’yı belirlemiştir. Kuzey Afrika’daki Bizans hâkimiyeti sırasında Bizans valilerinin halka zulmetmeleri yüzünden çiftçiler topraklarını terk etmiş ve ticaretle uğraşanlar ise dükkânlarını kapatmışlardı.

Bu dönemde bağımsızlığını korumak isteyen Berberiler, Bizans ile mücadeleye giriştiler. Bizans kralı, vali olarak buraya Solomon’u atadı. Vali Solomon Numidyalı Berberiler ile mücadele etti. İlk savaşlar Bizans yenilgisi ile sonuçlandı. Daha sonra Bizanslılar Kayrevan’ın batısında Momma’da Berberileri yendiler. Bu süre içerisindeki vali Solomon görevden alınmış yerine başka Bizans valileri atanmıştır. Ancak bu yeni valilerin başarı gösterememelerine üzerine eski vali Solomon ikinci kez atanmıştır. Bu dönemde Avras bölgesine sefer yapmıştır. Burada üstünlük kurarak Fas’a kadar ilerlemişlerdi. Toalolus çevresinde bulunan Levate kabilesi ile mücadele sırasında öldürülmüştür.

Bu durum karşısında Bizans imparatoru çok zor durumda kalmış ve yerine Trogalita’yı atamak zorunda kalmıştır. Bu dönemde ise Berberi tehlikeleri kısmen kontrol altına alınmıştır.

AFRİKA’DA KÜLTÜR VE MEDENİYET

Afrika dil bakımından oldukça karmaşık bir yapı arz etmektedir. Afrika kıtasında binden fazla dil veya lehçe kullanılmaktadır. Konuşulan bu dillerin sayısını ve tasnifini henüz tam olarak yapmak mümkün olmamıştır. Afrika kıtasında yaşayan yerel halkın kullanmış olduğu diller ile kıtaya sonradan gelen insanların kullandığı dilleri birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. Kıtanın batı tarafı hariç dışarıdan gelen halkın kullanmış olduğu dillerin hâkim olduğunu söylememiz mümkündür. Kıtanın batı tarafı hariç dışarıdan gelen halkın kullanmış olduğu dillerin hâkim olduğunu söylememiz mümkündür.

İslamiyet’in doğuşu ile birlikte Arapça, Afrika kıtasına hemen nüfuz etmiş ve kıtada hâkim dil olmayı başarmıştır. Günümüzde Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Somali gibi ülkelerde resmi dilin Arapça olduğunu görmekteyiz.

Afrika’nın yerel halkının kullanmış oldukları diller zaman içerisinde kıtaya gelen sömürgeci ülkelerin dillerinden etkilenmiş ve değişime uğramıştır. Afrika kıtasına giren sömürgeci güçler kıtada eğitim, ticaret ve yönetim alanlarında da kıtayı oldukça etkilemişlerdi.

Yazılı edebiyat da dış güçlerin etkisi altında kalmış ve bu doğrultuda gelişimini sağlamıştır. Batı dillerinin etkisinde kalmayan Orta, Batı ve Kuzeydoğu Afrika’da konuşulan yerel diller ise benliklerini korumuşlardı. Afrika’da konuşulan yerel dilleri iki ana dil ailesine ayırmak mümkündür. Nil-Sahra dil ailesi Mali, Nijer, Orta Afrika Cumhuriyetleri gibi birçok mahalli dili içine almaktadır. İkinci grup dil ailesini ise Nijer-Kongo dil ailesi oluşturmaktaydı. Bu dil grubu yaklaşık 200 milyon insan tarafından konuşulurken 800 mahalli dil grubunu içine almaktaydı. Yerli Afrika dillerinin dışında kalan Arapça, Berberice, Etiyopya’da konuşulan diller ise Hami-Sami dil ailesi içinde yer almaktadır.

Afrika kıtası çok zengin kültür ve medeniyet mirasına sahiptir. Afrika medeniyeti ile Mısır medeniyeti her zaman iç içe olmuş ve sürekli etkileşim halinde olmuşlardır. Afrika kültür ve medeniyetinin üçte ikilik kısmını İslam medeniyetinin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Afrika’da sanat, dini inançların etkisinde gelişmiş olup Afrika’ya özgü niteliklerini hiçbir zaman kaybetmemiştir. Özellikle plastik sanatlar oldukça çeşitlilik arz etmektedir. Bunların yanında ahşap, maden, deri Afrika’ya özgü bir şekilde işlenmiştir.

FENİKE KÜLTÜR ve MEDENİYETİ

Fenikelilerin diğer Ön Asya topluluklarından ayıran en önemli özellikleri; bulundukları coğrafyanın avantajlı konumu ve bu avantajı oldukça iyi değerlendirerek kurdukları ticaret kolonileri sayesinde oluşturdukları ticaret ağıdır. Sahilde kurulu Fenike şehirlerinde yaşayan halk; zengin ailelerden oluşan aristokratlar, zanaatkârlar, asker, işçi, rahip, esnaf ve gemiciden oluşmaktaydı. Ticaret ile uğraşan ve para kazanan zengin kesim her türlü nüfuzu elinde bulunduruyordu. Ancak buna rağmen her işi ücretle yapmak zorundaydı.

Fenike kentleri kendine ait düzen ve kanunları olan küçük birer devlet gibiydiler. İlk dönemlerde bu kentlerin krallar tarafından yönetildiği sanılmaktadır. Zamanla kral ve halkın seçmiş olduğu kişiler üzerinden aristokrat sınıfın belli bir denetim kurduğu görülür. Bu kentler gerçek anlamda merkezi devlet otoritesinden yoksundurlar. Hiçbir zaman merkezi bir otorite etrafında toplanamamışlardır.

Dönem dönem zengin bir kentin diğerlerini etkisi altına alması ekonomik güce dayalı bir olaydır. Örneğin Fenike tarihinde Sayda ve Sur şehirlerinin gerçekleştirdiği gibi bir kent ticari başarısının sağladığı güç ile etkinliğini arttırıyor ve diğer kentler üzerinde baskın bir güç oluyordu.

Kölelik ise ailevi özelliği olan bir yapılanmaydı. Zanaatçıların dışında her halkın kölesi vardı. Kölelik mal olarak görülüyor, pazarlarda alınıp satılıyordu. İki ya da üç kölesini kaybeden yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. En çok kölenin olduğu yer kralın malikâneleriydi.

Fenike dini hakkındaki bilgileri Fenike kentlerinde bulunan çok sayıda yazıttan öğrenmekteyiz. Byblos’un başlıca Tanrıları El, Baalat ve Adonis’tir. El, Byblos’ta önde gelen bir tanrıdır ama aktif değildir. Yalnız Sami dininde özel önem taşıyan bir tanrıdır. Baalat adı efendi anlamına gelir ve kentin hâkim tanrısı olarak tanrı El’e göre daha çok aktiftir. Bereketi temsil eden bu tanrı bitkilerin yanı sıra tanrıların ve insanlarında anası sayılan toprak anaya eştir. Baalat tüm yakın doğuda karşımıza çıkan eski bir ilahtır. Sümerlerde İnnin, Babil ve Asur’da İştar ve Mısır’da İsis adını alır. Üçüncü tanrı Adonis adını Yunanlılardan almıştır. Bu tanrının adı Sami kökenli olup efendim anlamına gelmektedir. Yunan mitinde ve kaynaklarında her yıl ölüp yeniden doğuşu ifade eden bitki örtüsünü temsil eden bu tanrı doğunun ana tanrıçasının yerini alır. Bu tanrılar üçlüsü kentten kente esneklik göstermiştir.

Byblos tanrılarından farklı Yunanlıların Apollo’yla özleştirdikleri doğu kökenli başka bir Tanrı’da yıldırım ve ateş tanrısı Reşef’tir. Yine kökeni çok uzaklara dayanan buğday ve sabanın mucidi olarak bahsedilen buğday tanrısı Dagon içinde durum aynıdır.

Fenike tanrıları arasında çok eski oldukları görülen kişilik ve işlevleri simgeleyen tanrılar vardır. Bu tanrıların kültleri bulunmamaktaydı ve öyle her yerde de görülmemekteydi. Antik Fenike dininde göksel kültler pek yaygın değildi. Fenike göksel kültü sonraları Helenistik dönemde ve Babil etkisi altında gelişmişti.

Fenike dini kült törenleri dağlarda, kutsal sayılan su, ağaç ve kaya yanlarında yapılıyordu. Sular bu anlamda çok önemlidir. Taş kültünde sunaklara yerleştirilen “tanrının evi” anlamına gelen koni şeklindeki taşlara “baitylos” adı verilmişti. Tapınaklarında ise merkezde küçük bir şapel ya da baitylos ve önünde kurban sunağı bulunurdu. En ünlü baitylos Byblos tapınağında yer alır ve bunu Roma dönemi sikkelerinde de görmek mümkündür. Buluntulardan anlaşıldığı üzere tapınaklarda çalışanlar rahipler ve başrahiplerdi.

Fenikeliler genellikle tanrı Adonis adına şenlikler düzenlemişlerdi. Şenlikleri tanrı içilen yapılan cenaze, kurbanlar ve ziyafetlerden oluşmaktaydı. Fenikelilerde görmüş olduğumuz cenaze törenleri, tabutlar ve mumyalama geleneklerinden anladığımız üzere ahiret inancının varlığına delildir.

Fenikelilerin dünya tarihine kazandırdığı en önemli gelişmelerden birisi ise alfabeyi Akdeniz bölgesine yaymış olmalarıdır. Fenikeliler aracılığı ile Yunanlılar alfabe ile tanışma imkânı bulmuşlardır. Alfabenin icadı konusu net olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte Akdeniz’e yayılan bu basit, kullanışlı, 22 harften oluşan bu alfabe Fenikelilere aittir.

Fenike yazıtlarında rastlanan dilin, Suriye-Filistin bölgesinin hem eski hem de çağdaş diğer Sami dilleriyle ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Fenike dili bağımsız olarak ortaya çıkmış, aşamalar ile gelişme göstermiştir. Tarihinin ve kültürünün bölündüğü gibi lehçelere bölünmüştür. Başlangıçta kullanılan Fenikece sonraları yerini Aramiceye bırakmıştır.

Fenike sanatı, bulunduğu coğrafyanın sanatı etkisinde kalmıştır. Kendilerine has bir üslup oluşturma girişimleri ancak Tunç çağında görülmüştür.

Sanatlarında Suriye ve Mısır etkileri açıkça görülmektedir. Heykeller, fildişi ve bronz eserler ve kabartmalar Fenike sanatının başarılı örnekleridir.

Üzeri işlemeli cam vazolar, kadeh ve sürahiler Fenikelilerin cam işlemeciliğinde ilerlediklerinin göstergesidir. KKTC’nin Karpaz bölgesinde gün yüzüne çıkarılan 3 ayrı gömüt odasından oluşan mezarın en önemli özelliği mezar giriş kapılarından birinde bulunan Fenikelilerin tanrıçası Astarte’ye ait kabartma tekniğiyle yapılmış boynuzlu insan başı portresi idi. Babilonya’da “İştar”, Kartaca’da “Tanit” olarak bilinen Fenikelilerin tanrıçası Astarte’ye ait olduğu saptanan kabartma heykele KKTC’de ilk kez rastlandı. Ayrıca buluntular arasında kobalt mavisi camdan yapılmış sarı ve beyaz renklerle bezenmiş Fenike minyatür parfüm şişesi oldukça önemlidir.

Genel adı alabastron olan Doğu Akdeniz camlarının bu en klasik örneklerinde, Akdeniz’in maviliklerinden, dalgalarından ve doğanın yeşilden, sarıya ve kahverengiye çalan çok çeşitli tonlarından esinlenilmiş. Doğu Akdeniz’in gezgin tüccarları çeşitli esansları, kokulu yağları ve kimi zaman da değerli ilaçlarını bu şişelerde dönemin seçkinlerine ulaştırmışlar.

Demir çağı özelliği taşıyan fildişi eserler genellikle Nimrud, Samaria, Zincirli, Arslantaş ve Horsabad’da bulunmuştur. Altından, gümüşten ve tunçtan yapılma kâselerde buluntular arasındadır. Demir çağı özelliği taşıyan bir diğer buluntu ise silindir Fenike mühürleridir. Bu mühürler tüm Suriye-Filistin bölgesinde görülmüştür bunun yanında İsrail ve Arami bölgelerinde de görülmüştür.

Fenike tapınak mimarisi ise daha çok Mısır etkisi altında kalmıştır. Tapınakları kutsal şapeli saran geniş kutsal bir alandan oluştuğu görülür. Fenike tapınaklarının kalıntıları Tel Sukas, Sidon, Amrit ve El Hayat’ta bulunur. Günümüze ulaşmış en iyi tapınak Amrit tapınağıdır.

Fenike mezarları ise kayaya oyulu bir koridor ya da dromos ile ulaşılan büyük odalardan oluşmaktadır. Fenikeli mühendislerin baraj ve köprü yapımında da oldukça başarılı işler ortaya çıkarmışlardır. Arados, Sidon ve Tyros’taki baraj kalıntıları bunların en iyi örnekleridir. Kartaca’daki yapay limanda mimarinin başarılı bir örneğidir.

Başlangıçta Fenike halkı balıkçılık yaparak geçimini sağlıyordu. Kürekli hafif tekneleriyle denize açılmışlardır. M.Ö. III. Binlerden itibaren Mısır’a hatta Ege Denizine kadar açılmışlardı. Afrika’daki Numdia ve İspanya kıyılarına kadar gelmişlerdi. Cebelitarık boğazına ulaşan ilk denizciler de Fenikeliler olmuştur. Bir diğer başarıları ise M.Ö. I. Binlerde Kamerun’a kadar tüm Batı Afrika kıyılarına ulaşmaları olmuştur.

Bu büyük Fenike yayılımı muhakkak maden ticareti ile ilişkilidir. Fenikelilerin bakır, gümüş ve kalay gibi madenlere ulaşma ihtiyacı Anadolu ve Kıbrıs sahillerinde ticareti başlatan unsurlardan olmuştur. Kurulan yerleşimlerde bu nedeni doğrular niteliktedir. M.Ö. 820’de kurulan ilk yerleşim Kıbrıs’ın Kition kenti çevresinde olmuştu. Zamanla batıya doğru ilerlemek adına yeni merkezler kurulma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda da Kartaca gibi kolonilerin kurulumu gerçekleşti. Sonraki zamanlarda kurulan Gadir şehri ise maden yataklarından dolayı büyük bir ticaret merkezi haline gelmişti.

Yaptıkları seferler sırasında Kıbrıs’a, Ege Adalarına, Çanakkale ve uygun gördükleri yerlere koloniler kurdular. En önemli kolonileri Tunus çevresindeki Kartaca’dır.

Fenikeliler gemi yapımında ve teknikte de bir takım gelişmelere öncülük etmiştir. Fenike gemileri oldukça ilkeldi. Kürekler ile birlikte kare şeklinde yelkenler kullanılmıştır. Tyros, Sidon ve Gebal gemi yapımında önde gelen kentlerdendir.

Adadaki yerleşmeleri kerteriz alarak ve yıldızlara bakarak yön tayin ettiklerini ve bu sayede açık denizlere yol aldıklarını görmekteyiz.

Asurlular tarafından yapılan ve Balavat’ın tunç kapısındaki tasvirlere göre Fenikelilerin 3 tip gemi kullandıkları görülür. Bunlardan birisi ticaret gemisi idi.

Fenikeliler denizlerde ticaretin yanı sıra başka ülkelerden çocuklar kaçırarak korsanlıkta yapmışlardır.

Fenikeliler sınırlı topraklarda tarım yapmayı da başarmışlardır. Verimi arttırmak için sulama kanalları inşa etmişlerdi. Kayalık toprakları ise ağaç ekimi için kullanmışlardır. En yaygın ağaçlar; üzüm, zeytin, incir, hurma ve nar ağacıdır.

Fenike ticaretinin temel unsuru olan ve ihracatı yapılan servi ve köknar ağaçlarıydı. En önemli sanayi dalını tekstil oluşturuyordu. Giysilerin yapımı sırasında boyama işlemi uğraştırıcı yöntemlerle gerçekleştiriyorlardı. Sanayideki diğer bir alan ise camcılıktı. Metal ve fildişi işçiliğinin geliştiği Fenike topraklarına bakır Kıbrıs’tan, altın ve gümüş Etiyopya’dan ve belki de Anadolu’dan gelirken, fildişi ise Hindistan ya da Punt’tan geliyord

Berberi Tarihi

Berberilerin tarihi ve kökenleri hakkında çok fazla farklı görüş bulunmaktadır. Arkeolojik kaynaklar, yunan, Latin ve Arap kaynakları bu konu hakkında çelişen bilgiler vermektedir.

Kaynakların bir kısmı Berberilerin Afrika’nın yerli halkı olduğunu savunurken bir kısım ise doğudan geldiklerini hatta üçüncü bir grup ise anayurtlarının Ege Bölgesi olduğunu savunmuşlardır. Arap kaynakları ise Berberilerin Yemen’den veya Kenan ülkesinden (Filistin ve Lübnan) Peygamber Davud’un Kral Calut’u öldürmesinden sonra Kuzey Afrika’ya gittiklerinden bahsetmektedir.

 Nitekim bu olay Yahudi ve Hristiyan kaynaklarında anlatılırken Antik Filistinliler İsrail Kralı Şaul (İslam’da Tâlût) ile savaş halindeydiler ve Kral Câlût her gün İsrail askerlerini düelloya davet ediyordu. Sadece Davud Câlût’un karşısına çıkmaya cesaret edebildi ve onu yendi. Yenilmez savaşçılarını kaybeden Filistinlilerin cesareti kırıldı ve savaşı bırakarak kaçtılar. Calut’un kolları kesilerek tapınağa konuldu. Câlût’u yenen Davud’un halk tarafından çok sevilmesi, adına maniler dizilmesi Kral Şaul’u endişelendirmeye başladı.  Halkın Davud’u kral yapmak istediğini düşünmeye başladı ve onu öldürmeye karar verdi. Daha sonra Davud’da kendisine biat edenlerle birlikte Kraldan kaçmayı başarmıştı.

İslam’da Bakara Sûresi’nde (249-251) Davud ve Câlût’dan kısaca bahsedilir. Câlût’un kafir bir kavimden olduğu, Davud tarafından öldürüldüğü ve Allah’ın Davud’a hükümdarlık bahşettiği söylenir. Bu olayın anlatıldığı tasvir ise Van Akdamar Kilisesi duvarında kabartma olarak verilmiştir.

Berberiler bölgede dağınık halde yaşayan, birbirleriyle rekabette bulunan ve dış saldırıya karşı birlikte hareket eden bir topluluk olmuş tam bir siyasi devlet statüsüne kavuşamamışlardır.

Berberiler her ne kadar dış kuvvetlere karşı birlikte hareket etseler de tam bir istikrar sağlayamamış ve direnç gösterememişlerdir. Bu nedenle de Kartaca Devletinin ve Fenike kolonilerinin kurulmalarını engelleyememişlerdir.

Kısa bir sürede Numidia Krallığını ele geçiren Kral Massinissa Roma’nın da desteğini alarak güçlendi. Muluya’dan Syrt’a kadar olan tüm Berberileri Hakimiyet altına aldı. Fakat Kralın kurduğu bu İmparatorluk fazla uzun sürmedi ve Kuzey Afrika Roma’nın bir eyaleti haline geldi.

Numidia Krallığı

M.Ö V yüzyılda Kartaca, Libyalılar’ı yenilgiye uğrattıktan sonra batısında kalan devletlerle anlaşmalar yapmış bu devletleri kendi topraklarına katmamıştı. M.Ö. 211 yılında Kartacalı komutan, Numidia Kralı Massinissa’dan aldığı askeri yardımla İspanya’da ki Romalıları yenilgiye uğratmış ve bunları Afrika’ya göndermişti. Afrika’ya gönderilen Konsül ise Numidia ile anlaşma yaparak Kartacaya saldırmış ve kazanmıştı.

Neticede M.Ö. 202 yılında yapılan Zema Savaşı ile Romalılar Kartaca’yı yenilgiye uğratarak yıkmıştır.  Bu sırada Numidia Krallığı iki prensten meydana gelmekteydi. Prenslerden biri olan Massinissa Romalılara bu savaşta yardım etmişti. Bunun için de 201 yılında yapılan İzame Barışı ile Numidia Devleti tamamen Kral Massinissa’ya verildi.

Roma Devletinin gücü arkasına sığınan Massinissa hakimiyetini güçlendirdi. Nitekim Kral, Romalıların Afrika’daki çıkarlarının koruyuculuğunu da üstlenmiş konumdaydı. Yine Massinissa Kartaca ile yapılan İzame Antlaşmasına dayanarak da bir çok Kartaca limanını işgal etmişti. Kartaca’nın Roma’ya yaptığı başvurularda ise kararlar hep Numidia Devleti lehine verilmişti.

Roma, Kartacayı halen bir düşman olarak görüyordu. Çünkü değerli madenler açısından zengin olan Kartaca’da bilinçli tarım da yapılmaktaydı. Numidia’nın baskılarına daha fazla dayanamayan Kartaca savaş ilan etti. Bu durum Roma’nın aradığı fırsatı eline geçirmesine sebep oldu. Nitekim yapılan Kartaca ve Numidia savaşını Kral Massinissa kazandı böylece Kartaca, Roma’ya bağlılığını tekrar bildirmek zorunda kaldı.

Nitekim büyük kral Massinissa M.Ö.148 yılında ölmüş ve yerine geçen oğlu başarı gösterememişti. Oğlu da ülkeyi iki oğlu ve yeğeni Iugurtha arasında paylaştırmış kendisi de 118 yılında ölmüştü. Iugurtha ülkenin tamamını ele geçirmek için savaşmış Romanın aracılığıyla en iyi topraklara sahip olmuştu.

Iugurtha krallığının önünde en büyük engel olarak gördüğü Kuzeni Hiempsal’ı öldürtmüş, krallığın mirasçısı olan diğer kuzen Adherbal’ı da Başkentine saldırarak etkisiz hale getirmişti. Ayrıca Cezayirde Konstantiniye şehri olan Citre’yi ele geçirmiş ve pek çok Romalıyı öldürmüştü. Bunun üzerine Roma Numidia’ya savaş açtı.

Roma, Afrika ordularının başına Marius geçti ve savaş başladı. Marius kazandığı başarılarının ardından Iugurtha’yı mağlup etti. Bunun üzerine krallığın doğusunu Massinissa’nın torununa verirken batı kısmını da Meuretenia Krallığına bıraktı. Bazı topraklarda Afrika Eyaletine eklendi. Neticede esir düşen Iugurtha 104 yılında halka gösterilerek idam edildi.

Kuzey Afrika’da kısa sürede olsa Berberileri hâkimiyet altına alan devlet Numidia’dır.

 Vandallar

Vandallar Doğu Germen Kavimlerindendir. Romanın ikiye ayrılmasında ki faktör olan göçte Vandallar da bulunmaktaydı. Ayrıca Vandallar akraba oldukları Gotlar ve Lombardlar ile de savaş halindeydi. Nitekim bu savaş sırasında Gotlar Vandalları mağlup etmiş, Roma İmparatoru Konstantin Vandallara bugünkü Avusturya’nın Kuzeydoğusunu, Macaristan’ın da batısını kapsayan Pannonia’da Roma uyruğu altında yaşama izni vermiştir.

Hunların baskılarına daha fazla dayanamayan Vandallar Galya’ya göç etmek zorunda kaldılar. Fakat burada Fransa’ya yenilince de İspanya’ya 409 yılında geldiler. Bu göç hareketine devam eden Vandallar Afrikaya geçti. Bölgede Berberiler ve Romalıların arasındaki çatışmalardan yararlanarak buraya yerleştiler.

Nitekim Vandallar V. Yüzyılın ortalarına doğruda Kartaca Merkezli Geiserich önderliğinde bir krallık kurdular. Vandallar bölgede yaşayan Berberilerle mücadele etmek yerine onlarla iyi geçinmeye hatta askere alma politikası uygulamışlardı. Fakat Geiserich’den sonra başa geçen Vandal Kralları bu politikayı terk etmiş ve Berberilerle mücadele etmişlerdi. Vandal hakimiyetine karşı bağımsızlıklarını koruyan bazı Berberiler dışında bölge Vandalların eline geçmiş, Fakat bir asır süren Vandal hakimiyeti Bizans İmparatoru Justinyanus’un komutanı olan Belisarus tarafından Sona erdirilmiş Vandallar ortadan kaldırılmıştı. 534.

İslami Dönem Öncesinde ve Sonrasında Berberiler

İslam fetihlerinden önce Berberiler üç büyük grup halinde Berka’dan Atlas Okyanusuna Kadar bir alanda yaşıyorlardı. İslamiyet’in yayılmasıyla birlikte Berberiler yeni bir tehdit ile karşı karşıya gelmişti. Roma’nın Afrika’daki üstünlüğü yavaş yavaş önce iç kesimlerde sonraları sahil kesimlerinden başlayarak yok olmuştu.

Emevi Halifesi Aldülmelik’in görevlendirdiği Hasan b. Nu’man el Gassani komutasındaki İslam kuvvetlerinin hücumuyla Berberiler mağlup edildi. Bunun sonucunda bölge İslam kuvvetlerinin hâkimiyeti altına girdi.

Berberiler 740 yılında Araplara karşı büyük bir galibiyet kazanarak Mağrip ve Endülüs’ün bir kısmını ele geçirdiler. Emeviler döneminin sonları da doğru yaşanan kopmalar Abbasiler döneminde de devam etmiş, Kuzey Afrika’da Abbasi hâkimiyeti azalınca Bağımsız Berberi Devletinin temelleri atılmıştır.

7. Yüzyılın ortalarından sonra İslamiyet’i kabul edip Araplaşmaya başlayan Berberiler kendi kültürlerini koruyabilen birçok devlet teşkil etmişlerdir. Giderek artan Arap kültürü karşısında direnç gösteremeyen Berberiler ise zamanla asimile olarak yok olmuşlardır.

Günümüzde ise Moritanya, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Nijer, Mali ve Yukarı Volta’da hala benliklerini koruyan Berberiler mevcuttur. 

Afrika’da Kültür ve Medeniyet

Afrika, dil bakımından çok karışık bir yapıya sahipti. Konuşulan dillerin bazıları bölgeye dışarıdan gelen kavimlerin dilleriydi. Öyle ki Kıtanın batı tarafı hariç konuşulan dil dışarıdan gelen halkların kullandıkları dildi.

İslamiyet’in doğuşuyla birlikte Arapça bölgede yaygınlaşmış ve hakim dil konumuna gelmişti. Günümüzde Fas, Tunus, Cezayir, Somali gibi ülkelerin resmi dili Arapçadır. Afrika’ya dışarıdan gelen diller sosyoekonomik açının yanı sıra bölgeyi kültürel anlamda da asimile etmişlerdir. Nitekim birçok dil dış dillerden etkilenmiş ve zamanla değişime uğramıştır.

Dış güçlerin etkisinde kalmayan Orta, Batı ve Kuzeydoğu Afrika’da konuşulan yerel diller benliklerini koruyabilmişlerdir. Afrika Medeniyeti çok zengin bir yapıya sahipti. Mısır medeniyeti ile her zaman iç içe konumda idi. Medeniyetin yarıdan fazlasını ise İslam Medeniyeti oluşturmaktaydı.

Afrika’da Sanat dini inançlar neticesinde gelişmiş Afrika’ya özgü nitelikler hiçbir zaman kaybolmamıştı.

İbrani Sosyal Hayatı ve Kültürü

İbrani Sosyal ve Kültürel hayatı bugünkü Yakındoğu ve şimdiki Avrupa Kültürünün gelişmesinde ve dini hayatın şekillenmesinde çok önemli olmuştur.

İbraniler ilk zamanlarda tarım ve hayvancılığın yanında her türlü günlük işlerde çalışıyorlardı. Hatta bazıları paralı askerlik bile yapmaktaydı.

Hayvancılık güneyde küçükbaş olarak sürdürülüyordu.

İbraniler kabileler halinde yaşamaktaydı. Her kabilenin başında Şefler bulunuyordu. Kabile içerisinde 2000’e kadar savaşçı bulunabiliyordu. Öyle ki Kabile şefleri yerleşik hayata geçer geçmez kendilerini bölgenin hakimi olarak ilan ediyorlardı. Kalıcı olmayan güçlerini ve yetkilerini de bölgenin kralı emrinde sürdürüyorlardı.

Devlet teşkilatı içinde ülkenin sosyal ve ekonomik yaşamını ellerinde tutan krallığın sarayında yüksek rütbeli subaylar ve görevliler tüccarlar, ve büyük toprak sahipleri olan soylular bulunurdu. Ticaretten elde edilen lüks eşyaları soylular kullanmaktaydı. Bu sayede de soylular rahat bir yaşam sürmekteydi.

Zenginlerin büyük bir çoğunluğu küçük baş hayvanlara ve kadınlardan oluşan kölelere sahipti. Ülke topraklarında adalet ve ticaret bu soyluların elindeydi.

Oluşan bu sosyal farklılık Musa, Davud ve Süleyman peygamberlerin yapmış olduğu icraatlar vasıtasında dengelenmeye başlanmıştır.

Sami ırkından olan Yahudilerin kullandığı dil İbranicedir. Kelimenin kökü Arapçadan dere ve nehrin öbür kenarına geçmek manasında olan İbır’den gelir.

Kenan diyarından dünyanın dört bir tarafına yayılan ve varlığını diasporada sürdürmesi nedeniyle İbranice özellikle 19. Yüzyılda Avrupa’da ivme kazandı.

Yine İbranice 20. Yüzyıl ortalarından itibaren İsrail’de sosyal hayatın bütün alanlarında giderek daha fazla kullanılmaya başlamış ve modern manada bir yazı ve konuşma diline dönüşmüştür.

İbrani Alfabesi sağdan sola doğru yazılan ve harflerin ayrı ayrı yazıldığı 22 sessiz harften oluşur.

En eski İbrani belgeleri M.ö. 1200 yılından kalma Kenan dili yazısıyla yazılmış metinlerden oluşur. İbraniler dillerini ve alfabelerini Sina çölünün göçü sırasında belgeye aktarmışlardır.

İbrani Sosyal hayatına etki yapan dini ve ahlaki kanunlar Musa tarafından halkına öğretilmiştir. İki taş levhaya yazılı bu kanunlar Tanrı tarafından 10 Emir olarak Musa’ya bildirilmişti. Bu kanunlardan üçü Tanrıya olan vazifeleri kalan yedisi ise yakınlarına olan vazifelerini içermektedir.

İbranilerin o dönemde tek tanrılı bir dini benimsemeleri onları Ön Asya kavimlerinden farklı kılmıştır. Musevilik olarak ta adlandırılan bu tek tanrılı Yahova kültürünün oluşması kısa sürede gerçekleşmemiş çok tanrılı bir inanç sisteminin içinde sancılı bir şekilde dönemin iktidarlarıyla çatışarak oluşmuştur.

Kültürün temelinde Tanrı Yahova birdir ondan başka tanrı yoktur düşüncesi yatar. Yahova dünyayı yaratan ve yönetendir.

İbranilerin dini kanun ve kitabı Tevrat’tır. Tevratı konu alan konular zamanla kaleme alındırdığı için ilahi mahiyetini kaybetmiştir. Tevratı oluşturan 5 ana unsur bulunur. Bunlar sırasıyla Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye  dir.

Tevrat ilk olarak M.Ö. 10. Yüzyılda derlenmiştir. Bu ilk edebi metinlere ise daha sonra dünyanın yaradılışınıve İsrail oğullarının Kenan ülkesini ele geçirişi de Yahudi tarihi olarak eklendmiştir.

621 yılında ise yenileme çalışmaları yapılarak Tevrat tek metin halinde toplanmış ve böylece Tora oluşturulmuştu. Tevrat’ın kesin normlar bütünü haline getirilmesi ise M.S. 2. Yüzyılda gerçekleştirildi.

Diğer dinlerde bulunan Evrensellik anlayışının aksine Yahudiliğin sadece İbranilere gönderilen özel bir din olduğu fikri günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır.

Roma İmparatoru Titus İbranileri bölgelerinden sürmesi ve Kudüs’ü tahrip etmesinden sonra İbraniler tarihsel süreçte bir takım dini politik değişmelere giderek Arz-ı Mevud düşüncesine yönelmişlerdir.

Berberi Sosyal Hayatı ve Kültürü

Berberiler İslamiyet’i kabul etmiş olmalarına rağmen hukuki kaidelerini tamamen İslamiyet’ten ayırmışlardır. Nitekim kültürlerini ve kanunlarını dilen dile asırlar boyu aktarmışlardı.

Fas Berberilerinde her kabilenin kendi kanunnameleri bulunuyordu. Berberi toplumunun çekirdeğini ortak bir çatı altında yaşayan aynı sofrada yemek yiyen ve aile reisinin kesin otoritesi altında yaşayan akrabalardan oluşan aile kurumu teşkil etmekteydi.

Kadının Konumu son derece önemliydi. Örneğin Arap toplumuna kıyasla Berberilerde tek eşlilik devam ederdi. Berberiler de kabileler halinde yaşar, kabile mensupları aynı atadan geldiklerine inandıkları için kabilenin ismine atalarının isimlerini verirlerdi.

Değişik lehçelerde konuşmalarına rağmen ortak bir dile sahiptiler. Berber dili, Sami diline yakın olan Küşi ve Hami dilleri ailesine mensuptu. Ancak bu dil ailesinin düşünce ve kültür yapısını karşılamıyordu. Berberiler uğultulu sesler çıkartarak konuşurlardı.

11. Yüzyılda Arapların Bani Hilal İstilası ile bölgeye yerleşmeleri sonucu Berber dili Arapçadan oldukça fazla etkilendi. Arap topraklarında pek çok şehirden gelen ilim adamları bölgede Arapça dersleri vererek Arapçanın yerleşmesini sağladı.

Müslüman olan Berberilerin ise Arapçayı öğrenme zorunluğu hissetmesi Berberi dilinin yok olmasına zemin hazırladı.

Günümüzde Berberi’ce Siva’dan Atlas Denizine, Nijer ağzından Akdeniz’e kadar olan bölgede konuşulmaktaysa da Arapçanın etkisiyle pek çok lehçesi kaybolmuştur.

Berberi dili ile ilgili bilgi veren kitabeler de mevcuttur.

Berberilerin dinleri hakkında pek çok dağınık ve eksik bilgi mevcuttur. Bu bilgilere Neolitik Çağdan kalma taş oymalarda ve duvar resimlerine rastlanmaktadır. Taştan yapılmış heykellere bakıldığında bunların putperest olduğu söylenebilir. Ancak çok fazla istilaya uğradıkları için de dinleri hakkında kesin bir şey söylemek neredeyse imkânsızdır. Ancak Heredot ve İbni Haldun’un söylediklerine göre Aya ve güneşe tapınmışlardır. Örneğin, Satürn figürlerini o dönemde her yere resmetmişlerdir. Bunların yanında Koç, Antilop gibi hayvanlara da tapınmışlardır. Kartaca hakimiyetinden sonra yabancı tanrılarda ön plana çıkmıştır. Bu dönemde Yahudiliğin de yayılması Kuzey Afrika’yı etkiledi. Yahudilikten sonra bölgeye Hristiyanlık hakim olmaya başladı. Mısırda Rahipler aracılığıyla yayılan Hristiyanlık sadece Kuzey Afrika’da tutunabildi.

Berberilerin İslamiyeti kesin olarak ne zaman kabul ettikleri bilinmese de kuzey Afrika’da fetihlerde bulunan Ukbe b. Nati, Ebul Muhacir ve Hasan b. Numan Berberiler arasında İslamiyet’in yayılmasında önemli hizmetlerde bulundu.

Bütün bu komutanların çabaları sonucu Berberiler Müslüman olmuşlardı. Çoğunluk Haricilik ve Malikicilik mezhebini benimsemişlerdi. Maliki Mezhebi adeta bölgede revaçtaydı. Bu yüzdende başka mezhebe girenler hoş karşılanmıyordu.  Bu dönemde bazı yerli dinlerde meydana gelmeye başlamıştı.

Berberilerin siyasi teşkilatı her mıntıkaya göre değişmekteydi. Ancak genele bakacak olursak 2 tip siyasi teşkilat bulunuyordu.

  1. Arsitokratik tip: Asilleri, Askerleri ve onun altında tabi olanları ve köleleri içine alan gruptu.
  2. Demokratik tip: Kabilaya, Auras, Fas Atlası gibi kasabaları içine alan kendi kanununu kendisi yapan ve idaresini kedine ait olan siyasi teşkilattır. Bu idare şeklinde hükümet işleri yapılırken devlet memurlarından ve halktan umumi bir meclis tarafından yapılmaktaydı. Bu meclisin içinde yaşlı ve nüfuzlu kimseler bulunuyordu. Bazı bölgelerde iktidar ulemanın elindeydi(Mzab) Küçük cumhuriyetlerde Şuff denilen mühim şahsiyetlerin elinde bulunmaktaydı. Ayrıca kasabalar ile kabileler arasında sürekli bir harp mevcuttu. Bu durum da Berberilerin önemli bir siyasi zümre kurmalarına büyük engeldi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir