Büyük Hun Devleti

Halil İbrahim YILMAZ

İç Asya’da ortaya çıkmış ilk göçebe imparatorluk Asya Hun Devleti’dir. Hunlar, tarih sahnesine teşkilatlı ve güçlü bir devlet olarak çıkmışlardır. Kurulduğu zaman kesin olarak tespit edilemese de Çin kaynakları M.Ö. XIV-IV yüzyılları arasında zaman zaman iktidarın en sağlam olduğunu zaman zaman da parçalanıp bölündüklerinden bahsetmektedir. Hunlar Mançurya’dan Kazakistan’a ve Baykal’dan Büyük Çin Seddi’ne uzanan bir bölge içinde siyasi kontrollerini kurmak için oluşturdukları siyasi kurumlar ile, Göktürk ve Moğol imparatorlukları başta olmak üzere, “bozkır imparatorluklarının” kendi çok uluslu devletlerini inşa etmesi için bir temel oluşturmuşlardır.

Çin yıllıklarının kesin kayıtlarına göre, Hunlar, ilk defa M.Ö. 318 yılında devletlerarası mücadelelere katılmaları dolayısıyla görülür. Onlar, bu tarihte dört Çin beyliği (Han, Chao, Wei, Ch‟u) ile bir ittifak kurarak, başka bir Çin beyliği olan Ch‟in‟e (in) saldırmışlardır. Bu sırada, Hun Devleti’nin merkezi Orhun ve Selenga nehirlerinin kaynak havzası olan Ötüken ormanı idi. Adları, Çin Yıllıklarında “Hsiung-nu” Şeklinde söylenmekteydi. “Hsiung-nu” sözü de, “kavim, halk, topluluk” anlamına gelen Türkçe “Kun” veya “Kün” (Hun) kelimesinin Çince söylenişi idi. Çünkü, Çinlilerin Hsiung-nu şeklinde yazıp söyledikleri bu topluluğun adı, Soğdca metinlerde ve Batı kaynaklarında genellikle “Hun” şeklinde yazılmıştır.

Çin siyasi bakımdan soyu Türk olan Chou Hanedanı tarafından yönetiliyordu. Fakat M.Ö. 500 yıllarında ise Çin beylikleri hızla artmış ve sayıları 1000’e kadar ulaşmıştı. Bu hanedanlıklar M.Ö. 481-256 yılları arasından başkaldırmış ve isyan etmişlerdi. Bu dönem Çin’de iç mücadelelerin en yoğun olduğu dönem olmuştur. Mücadeleler sonucunda ise M.Ö. III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Çin’deki devlet sayısı 14’e, daha sonra da 7’ye inmiştir. Bu devletler arasında en güçlüleri Kuzey Çin’de ortaya çıkmıştır. Bunlar, “Yen, Ch’in (Çin) ve Chao (Cav) ” devletleridir.

Kuzey Çin’de ortaya çıkan devletler ise sadece kendi aralarında değil Çin’in Kuzey taraflarında da mücadelelere girişmişlerdir.

Hun Çin Mücadelesi

Hun ekonomisi büyük ölçüde hayvancılığa dayanıyordu. Tarım ve diğer ekonomik faaliyetler az denecek kadardı. Hayvanlardan elde ettikleri ürünler ise, Hunlara uzun süre geçinmeleri için yetmiyordu. Daha başka ürünlerle desteklenmesi gerekiyordu. Öte yandan, Çin ülkesi tarım ürünlerinin bolluğu ve çeşitliliği bakımından son derece geniş imkânlar sunmaktaydı. Bunu fark eden Hunlar, gözlerini Cin üzerine çevirdiler. Onlar, yaşayabilmek ve geçinebilmek için Çinlilerin birikmiş mallarını ve servetlerini ellerinden almak zorundaydılar. Böylece Hunlar, ekonomilerinin eksiğini, sık sık düzenledikleri akınlarla Çin’den temin etme yoluna gitmişlerdir. Üstelik Çinlilerin kolay bir av oluşu, Hun Türklerini bu akınlara özendirmiş ve teşvik etmiştir.

Hunlar bununla da kalmamışlar; Çin’in en verimli bölgesi olan “Sarınehir” (Huang-ho) havzasını ele geçirip, akınlarını Çin ülkesinin derinliklerine kadar uzatmışlardır. Bu durum, sonu gelmez Hun-Çin mücadelesine yol açmıştır. Bu mücadele de gittikçe Şiddetlenerek, Çinlilerin en büyük meselesi haline gelmiştir.

Artan Hun akınları yüzünden Çinliler kuzey bölgelerde ziraat yapamaz hale gelmiş ve ekonomik sıkıntılara düşmüşlerdir. Bu vakte kadar kendi içinden çıkmayan Çinliler, bundan sonra Kuzey Çin’in tamamını ele geçirerek Hunlara komşu olmuş ve onları yakından tanımaya mecbur kalmıştı.

Hun-Çin mücadelesinin etkisi en çok Çinlilerin dünya görüşü üzerinde olmuştur. Çünkü Çinliler, daha önce kendilerine benzemeyen ve kendilerinden olmayan kavimleri “barbar” saymışlar ve haklarında bilgi sahibi olmaya bile ihtiyaç duymayarak, hepsini aynı ad altında anmışlardır. Kuzey Çin’i hedef alan Hun akınları, bu durumu temelinden değiştirmiştir. Artık Çinliler, ülkelerini ele geçiren ve tahrip eden kavimleri daha yakından tanımak ve onlar hakkında bilgi edinmek zorunda kalmışlardır. Böylece dış dünyaya açılan Çinlilerin dünya görüşleri de, esaslı bir şekilde değişmeye ve genişlemeye başlamıştır.

Çinliler Hun akınlarını durdurabilmek için Çin Seddi denen savunma duvarlarını inşa etmişlerdir. Ayrıca karşılarında ki düzenli ve süratli orduları durdurabilmek için kendi içlerinde reformlar yapmaya başlamışlardır. Çin komutanları Hunlar hakkında tuttukları raporları Çin yönetimine vererek bunların Çin yıllıkları halini almalarını sağlamıştır.

Hun akınlarının tehlikesinin farkına varan ve bu hususta tedbir almaya çalışan ilk kişi Çin Chao (Cav) Kralı Wu-ling’dir (M.Ö. 325-298). Chao Devleti Hunların sınır komşusu olduklarından ilk Hun akınlarına onlar maruz kalmışlardı. Kralı Wu-ling, Hun akınlarını durdurmak amacıyla Tai bölgesinden başlayarak Yin-Şan sıradağları boyunca büyük surlar inşa ettirdi. Bunun yanında sınır bölgelerine eyaletler kuruldu.

Çin tarihinin en büyük merkeziyetçi devletini kuran Çh Hanedanlığı ise Chao Devletinden kalan bu surları daha da geliştirerek etrafı surlarla çevrili yerleşim yerleri kurdurttu. Kralı Shi-huang (M.Ö. 221-210) Bölgeyi Çin nüfusu bakımından güçlendirmek için mahkûmlardan askerî koloniler meydana getirdi. Hunları sınır boylarından uzaklaştırmak için de arka arkaya ordular gönderdi. Çin Chao ve Ch‟in Devletlerinin gerek surlar yaptırmak suretiyle gerekse reform mahiyetinde aldığı muazzam tedbirler etkisini gösterdi. Hun orduları sınır boylarında durduruldu ve hatta sınırların ötesine atıldı.

Böylelikle Hunlar en önemli otlak bahçesi olan Ordos bölgesini kaybettiler. Bu durum Hunların büyük iç krizlerine sebep oldu. Ekonomik olarak da sıkıntılar Hun Devleti içinde baş göstermeye başladı.

M.Ö. 210 yılında büyük Çin imparatoru Shi-huang’ın Ölümü üzerine Ch’in Devleti’nde karışıklık başladı. Tuman, tarihin önüne çıkardığı fırsattan yaralanmasını bildi ve hemen ordularını alarak, Kuzey Çin’e indi. Saldırıları sonucu eski otlaklarının bir kısmını tekrar elde etti. Çin ülkesinin içine doğru yaptığı akınlarla ekonomik durumunu düzeltti. Fakat her şeyin iyiye gittiği bir sırada, Hun hanedanı ağır bir krizle sarsıldı. Bu kriz, Tuman ile oğlu Mete (Mao-tun) arasında meydana gelmiştir. Daha doğrusu, Tuman oğlu Mete’den veliahtlık yetkisini alıp, yerine başka bir oğlunu getirmek istemiştir. Buna karşılık Mete de, bir darbe ile babasını bertaraf edip, Hun hükümdarı olmuştur. Bu olay, hiç şüphesiz Türk devlet geleneğinde büyük bir inkılaptır. Burada hemen belirtelim ki, Mete’nin hareketi bu inkılapla sınırlı kalmamıştır. O, uzun saltanatı boyunca Türk tarihinin en esaslı ve en kalıcı faaliyetlerini gerçekleştirmiştir.

1. Mete’nin Yetiştiği Ortam

Mete Han, Tuman Bey’in en büyük oğluydu. Çinliler Hun akınlarını durdurmak için yaptıkları anlaşmalarla sayısız hediyeler ve bunun yanında Çinli prensesler de veriyorlardı. Bu hatunların arasından bir tanesinin ismi Yen-Shih’ti. Bu hatun kısa sürede Tuman Beyin gözdesi konumuna gelmişti.   Mete Han Tuman Beyin en büyük oğlu ve veliahttı idi. Zaten eski Türk ananelerinde babadan sonra yerine büyük oğul geçerdi. Mete’nin üvey annesinin ısrarı ve entrikaları sayesinde Tuman Bey ile Mete’nin arası açılmaya başladı. Yen-Shih, Mete’nin yerine kendi oğlunun iktidara geçmesini istiyordu. Bu dönemde Hun sınırında olan Yüeçiler çok güçlü ve tehlikeliydi. Tuman Bey onlarla anlaşma yapmış ve rehine olarak da oğlu Mete’yi Yüeçi sarayına göndermişti. Bu durumda Tuman Bey’in anlaşmayı bozması Mete’nin ölmesi demekti.

Mete bu esareti sırasında Yüeçileri iyi tanımış ve onlardan çok şey öğrenmişti. Yüeçiler döneminde önemli savaşçılar ve kültür-toplum hayatına sahip oldukları aşikardı. Bu devlet ipek yolu gibi birçok ticari stratejik noktalara da sahipti. Üstelik hakimiyetleri altında Hun halkı da bulunuyordu.

Tuman Bey iki devlet arasında ki anlaşmazlıktan dolayı Yüeçilere saldırdı. Bu durum Mete’nin katline zemin hazırlıyordu. Mete, durumu iyi süzmüş hanedan atlarından birini çalarak doğruca babasının otağına varmıştı. Babası Tuman Bey, bu durum üzerine çok sevinmiş ve mete’nin komutasına 10.000 kişilik bir Tümen vermişti.

Mete Han tümenin başına geçince disiplinli ve düzenli bir ordu kurma aşamasına girdi. İlk iş olarak Yüeçiler zamanında aklında olan ıslık çalan oku icat ederek ordusunun bu okla talim yapmasını emretti. Ardından oku nereye attıysa ordusunun oku aynı yöne atması buyruk haline getirildi. Okunu Mete Han ile aynı noktaya atmayanlar ise cezalandırılıyordu. Eğitimlerin ardından Mete Han ordusuyla birlikte ava çıktı. Av esnasında okunu en sevdiği atına doğrultup attı. Ordusundan tereddütte bulunanlar ise hemen oracıkta öldürüldü. Mete yine bir av dönüşünde okunu hatunlarından birisine çevirip attı. Bu uygulamanın ardından da emre itaat etmeyenler cezalandırıldı. Mete’nin yaptığı bu davranış aslında tam disiplinli ve düzenli ordu kurmak adınaydı. Hun toplumu aslında çok disiplinli yaşıyorlardı. Çocuklar koyunların üzerine binip kuşlara, farelere ve gelinciklere ok atıyorlardı. Ordu sadece askerlikle uğraşıyordu. Halk ise her an savaşa hazır pusatlı bir şekilde dolaşıyorlardı. Mete’nin babasını öldürme olayı tamamen Çin hayal ürünüdür. Çinliler Mete’nin gençliğiyle ilgili konuları Mete’nin çen seferinden sonra ele almıştır. Bu dönemde ise Mete’nin son derece güçlü ve disiplinli olmasını da böyle bir efsaneye dayandırma aşamasına girmişlerdir. Tamamen kesin bir bilgiye ulaşamadığımız için konuyu rivayetlerden anlatmak zorunda kalıyoruz.

Mete bir gün babasıyla birlikte ava çıkmıştı. Av esnasında okunu babasının en çok sevdiği atına çevirdi. Hemen ordusu da oklarıyla Tuman Beyin atını vurdu. Bu durum karşısında Mete, ordusuna güvenebileceğini anlamıştı. Yine günlerden bir gün Tuman Beyin tertip ettiği devlet avı esnasında Mete Han ıslık çalan okunu babasına çevirdi. Ordusu hiç tereddüt etmeden Şanyü olan Tuman Beyi vurdu. Bu sayede iktidar ile Mete arasında ki engelden biri ortadan kalkmıştı. Otağa dönen Mete hemen üvey kardeşi ve annesini ortadan kaldırdı. Mete Han, iktidarını sağlamlaştırmak için devlet içinde büyük bir temizlik yapma gereği duyuyordu. İşleri yoluna koyan Mete siyasi birliği sağlayınca çok kudretli ve kuvvetli bir ordu meydana getirdi. Tamamı atlı okçu olan bu ordu önüne çıkan her şeyi rahatlıkla mahvediyordu.

Mete’nin Tung-hu Seferi

Mete Han iktidarı ele aldığı sırada doğusunda Proto-Moğollar yer alıyordu. Bunların kavmi ise Tung-hular’dı. Güneyde Çin hanedanlığı Güneybatısında ise Yüeçiler yer alıyordu. Hunlar Tuman Bey döneminde Çine yaptıkları akınlarla oldukça fazla güç kaybetmişlerdi. Ayrıca Yüeçiler de büyük bir tehdit teşkil ediyordu.  Mete orduda ve yönetimde istikrarı sağlamış duruma kısa sürede geldi.

Mete, iktidarının ilk yıllarında Tung-hular tarafından siyasi baskılara maruz kalıyordu. Hun tahtına genç yaşta birinin çıkmış olması zira Proto-Moğolları heyecanlandırıyor ve her an saldırıya geçip ülkeyi istila etme derecesine kadar geliyordu. Bunun için de bitmek bilmeyen isteklerle Hun otağını aşındırıyorlardı. Zira Mete’nin tecrübesizliğinden yararlanarak bazı imtiyazlar alacaklarını düşünüyorlardı. Ayrıca saldırmak için de bahane arıyorlardı.

 “Mete idareyi ele aldığı zaman, Tung-hular güçlerinin zirvesinde bulunuyorlardı. Mete’nin babasını öldürdüğünü ve bizzat tahta oturduğunu öğrenen Tung-hular, (Mete’nin babası) Tuman’a ait’bin li’ (bir günde 500 km) koşan ata sahip olmak istediklerini bir elçi vasıtasıyla bildirdiler. Mete danışmanları ile görüştü. Onlar, Hunlar için böyle bir atın verilemeyecek kadar değerli olduğunu söylediler. Fakat Mete şöyle konuştu:

-Ben nasıl bir atı komşu bir devletten üstün tutabilirim?

O, (bir günde) ‘bin li’ koşan atı (Tung-hu elçisine) teslim etti. Artık Tung-hular, Mete’nin kendilerinden korktuğuna kani oldular. Onlar, Mete’nin hanımını da istediklerini bildirmek için bir elçi (daha) gönderdiler. Mete tekrar Danışmanları ile görüştü. Hepsi sinirlenmiş olarak bağırdılar.

-Tung-hularda ahlak diye bir şey yok. Biz, onlara (hemen) saldırmayı teklif ediyoruz. Bunun üzerine Mete şöyle konutu:

-Ben nasıl bir kadını Komşu devletten üstün tutabilirim?

O, sevgili hanımını tuttu ve Tung-hu elçisine teslim etti. Fakat Tung-hu hükümdarının haksız istekleri daha da arttı. İki devlet arasında kullanılmayan büyük bir toprak parçası vardı. Burada sadece iki devletin askerî birlikleri bulunuyordu. Tung-hular batıya doğru ilerlediler ve Hunlar ile aralarında bulunan ihmal edilmiş bu ülkeye saldırdılar.

Tung-hu hükümdarı gönderdiği elçi vasıtasıyla Mete’ye “benim ve senin sınırlarında askerî birlikler dışında insan bulunmayan bu torak parçası, Hunlara çok uzak; ben bu toprak parçasına sahip olmak istiyorumü” dedi. Mete tekrar Danışmanlarına sordu: Bazılarının fikri, bu boş toprak parçası hem verilebilir hem verilemez şeklinde idi. Bunun üzerine Mete, hiddetle parladı ve şöyle söyledi:

-Devletin temeli olan toprağı biz nasıl verebiliriz?

Hem verilebilir hem verilemez şeklinde öğüt verenlerin hepsi, başlarını ayaklarının önünde buldu.

Burada, devlet hayatında taviz politikasının sınırlarını göstermesi bakımından örnek tarihî bir olay naklettik. Bu tarihî olaydan anlaşılacağı üzere, Mete, Hun tahtına çıktığı zaman komşu bir devletin ağır politik baskısına maruz kalmış, devlet meclisinin muhalefetine rağmen bazı tavizlerde bulunmuştur. O, komşu devletin haksız ve ahlak dışı isteklerini karşılarken, atın ve hatunun kendi şahsî malları olduğunu düşünmüş ve bu yüzden devletinin ve milletinin geleceğini tehlikeye atmak istememiştir. Daha doğrusu Mete, iki devlet arasındaki barışı koruyabilmek için, soyuna has bir sabır ve kararlılıkla imkânlarının bütün sınırlarını zorlayarak, her türlü şahsî fedakârlıkta bulunmuştur. Fakat istenen taviz, şahsî olmaktan çıkıp, devlete ait bir toprak parçası olunca, Mete burada durmuş ve bu hususta tavizkar olan devlet adamlarını saf dışı etmek suretiyle hemen onları ağır bir şekilde cezalandırmıştır. Onun anlayışına göre, şahsî mal ve aile gerekirse fedˆ edilebilirdi; fakat devlete ait toprak, kullanılmayan bir yer bile olsa asla feda edilemezdi. Mete’nin bu düşüncesi, bütün Türk tarihi boyunca ölmezliğini korumuş, Türk devlet anlayışının özünü ve temelini oluşturmuştur.

Mete’nin bu tutumu onu gerek içte gerekse dışta zayıf bir durumda gösteriyordu. Halbuki Mete’nin de amacı düşmanı yanıltmaktan başka bir şey değildi. Verdiği bu taviz ise hazırlıklarını tamamlaması için gayet yeterli bir vakit olmuştu. Neticede hemen ordusunu toplayıp taarruz hareketine geçti. Tung-hular Mete Han’ı küçümsedikleri için önemsememişlerdi bile. Yapılan savaşta ise Tung-hu ordusu tamamen imha edilmişti. Savaşta kimse teslim olmamış kimseye de merhamet edilmemişti. Savaşın sonunda ise Tung-hu ganimetleri Hunlar için muazzam bir kazançtı.

Mete Han’ın Tung-hu zaferinden sonra Moğollar tamamen ezilmiş ve doğuda Hunların önüne çıkabilecek hiçbir engel kalmamıştı. Sadece askeri anlamda değil, Tung-hu’lar manen de büyük bir korkuya düşmüşlerdir.

Mete’nin Yüeçi Seferi

Yüeçiler, Hunların Güneybatı komşularıydı. Tung-hu’lardan sonra ise sıra onlara gelmişti. Yin-Shan ve Tanrı dağları arasında oturan bu ülke verimli arazilere sahipti. Üstelik ticaret yollarını da ellerinde bulunduruyorlardı. Mete Han gençlik yıllarında yaşadığı esaret sayesinde Yüeçileri tanıma fırsatı bulmuştu. Ayrıca Hunların da Kansu Bölgesi üzerinden Çin’e girişini engelliyorlardı. Yüeçiler de Tung-hu’lar gibi Hunları ve Mete’yi küçümsüyorlardı. Mete, sıranın Yüeçilere geldiğine karar vermiş ve bir darbeyle Yüeçileri yerlerinden oynatarak onları göçe zorlamıştı. Böylece Hunların Çin ile yakınlaşması direk hale geldi.

Mete Hanın Yüeçiler üzerine yaptığı seferin amacı onları imha etmek değil sadece gücünü onlara kabul ettirmekti. Bu yüzden gücünü bu devlet üzerinde fazla harcamamış asıl hedefi olan Çin için hazırlıklara başlamıştır.

Mete’nin Kuzey ve Kuzeybatı Kavimlerine Yaptığı Seferler

Mete Han, Çin seferine çıkmadan önce tüm sınırlarını güvence altına almak istiyordu. Bu bağlamda en önemli yeri ise Kuzey ve Kuzeybatısında bulunan kavimler oluşturuyordu. Hunların Kuzey sınırlarında ise Hun-u, K‟ut-sa, Ting-ling (Tôliş/Töles=T‟ie-le), Kırgız (Kik-k‟un), Sin-li” gibi Türk soyundan ve Hunlarla akraba olan kavimler bulunuyordu. Mete Han ordusuyla kuzeye doğru yürüyünce bu kavimler itaat altına alındı.

Mete Han büyük bir Türk birliği kurmak istiyordu. Şüphesiz yaptığı bu hareket ise bu ülkünün ilk adımı olmuştu.

Mete’nin Çin Politikası

1) Kuzey Çin Seferi

Mete Han Tung-hu ve Yüeçiler üzerine yaptıkları seferlerin ardından Kuzey ve Kuzeybatı sınırını da güvenceye alıp istikrarı sağlayınca Çin’e yöneldi. Amacı ise Hunların Çin’e kaptırdığı verimli otlakları tekrar geri almaktı. Geçmişte bu otlakların elden çıkması Hunların ekonomisine büyük bir darbe indirmişti. Gerek ekonomisini düzeltmek gerekse Çin’i daha rahat baskı altında tutmak isteyen Mete Han Kuzey Çin’e girdi. Kısa sürede Sarı Nehir üzerinde bulunan Ordos bölgesini ele geçirerek doğuya doğru ilerledi. Ardından mukavemetle karşılaşmadığı birçok kale ve bölgeyi ele geçiren Mete Han’a bazı Çin derebeyleri de katılıyordu. Bu harekâtın sonucunda da Kuzey Çin tamamen Hun hakimiyetine girdi. Böylece Hunlar geçmişte kaybettikleri otlaklara ve stratejik askeri noktalara kavuştu. Bölgenin batısında Tibet, ortasında Hun, doğusunda da Moğol boyları çoğunlukta bulunuyordu. Zaten, Mete’nin amacı da, bölgeye tamamen yerleşmekti. Üstelik burası, eskiden beri Hunların otlak yerleri idi. Eski çağlardan beri burada gerçek Çinli bulunmuyordu. Halkı da karışıktı.

Mete’nin Büyük Çin Seferi

 Kuzey Çin üzerinde ki bu baskı Han sülalesi İmparatoru Kao’yu endişelendiriyordu. İmparator 320 bin kişilik ordusunun başına geçerek harekete geçti. Bu sefer Mete Han’ı heyecanlandırıyordu. Neticede aradığı fırsat ayağına gelmişti. Asya’da gücünü ispatlamak için Çin gibi güçlü bir devleti mağlup etmesi gerekiyordu. İmparator ilk olarak on kişiden oluşan bir heyeti Hun ülkesine gönderdi. Bu heyetin amacı elçilikten ziyade, Hun ülkesinin gücünü görmek maksadıylaydı. Mete Han, aldatma ve yanıltma tekniğini uygulamayı iyi biliyordu. Üstelik çok ta zeki bir hükümdar olduğundan İmparator Kao’nun amacını erkenden saptamıştı. Mete Han ilk olarak Çin hanedanlığını savaşa özendirmek için zayıf görünmeye çalışıyordu. Bunun içinde asıl askeri gücünü ve hazinesini ormanda sakladı.  Karargahta ise sadece yaşlı, cılız ve çocuklar bırakıldı. Neticede elçiler hak ettiği şekilde ağırlanıp ülkelerine döndükten sonra İmparatora rapor olarak bu bilgileri sundu. İmparator Kao bu durumdan şüphelenmiş durumdaydı. Bunun için de harekete geçmeden önce güvendiği komutanlarından birini tekrar Hun otağına gönderdi. Fakat İmparator görevlendirdiği casustan gelecek olan haberi beklemeden ordusuyla harekete geçti. Çin karargâhına dönen komutan ise İmparatorun huzuruna çıkarak gerçek bilgileri aktardı. Casus komutan, Mete’nin asıl kuvvetli ordusunu sakladığını ve baskın yapabilmek için uygun yer ve zamanı beklediğini bildirdi.            Lakin İmparator Mete’ye olan kininden dolayı gözleri kör olmuşçasına söylenenleri dikkate almıyordu. Ayrıca ordusunun da moralini yüksek tutmak için bu bilginin dillendirilmemesini emretti. Bilgiyi getiren casus komutan ise tutuklanarak sürgüne gönderildi.

Bu hareketlerden Mete’nin daha savaş meydanına inmeden düşmanını psikolojik olarak yendiğinin göstergesiydi. Artık sıra orduyu imha etmeye gelmişti. İki ordu karşı karşıya geldiğinde Çin ordusu sayıca fazlaydı. Mete Han, Çin ordusunun üzerine sağ ve sol kanatlardan güçlü komutanları ve emirlerindeki 10.000 seçme askerle saldırmaya başladı. Aslında bu ordu bir öncü kuvvetti. Zaman zaman Çin ordusunun karşısına çıkıp ok atışlarıyla şaşırtıcı ve yıpratıcı saldırılar yapıp ortadan kayboluyordu. Bu da Çin ordusunun Hunları bozguna uğrattığı düşüncesini oluşturuyor ve öncü birliğin peşinden kovalamaya başlıyorlardı. İmparator bu durum karşısında zayıf gördüğü Hun ordusunu mağlup ettiğini sanıyor ve böylece büyük bir zevk duyuyordu. Mevsimin kış olması da Çin ordusunda büyük bir zayiat verilmesine zemin hazırlıyordu. Bu uzun ilerleyiş sonucunda Çin ordusu darma dağın bir hale gelmişti. Kovalamaktan sıkılan İmparator Pe-Teng Yaylasında konaklamıştı. Halbuki bir pusu meydanında konakladığının farkında değildi. Hun ordusu muazzam bir sabırla yaptığı bu hareketi sayesinde Çin ordusunu tam bir çembere almıştı. Hun ordusu bindikleri atların rengine göre kısımlara ayrılıyordu. Nitekim Kuzeydeki birliğin atları Kara Yağız, Doğuda ki birliğin atları Demir Kırı, Güneyde ki atların renkleri de al(doru) idi. Batıda ki atlar ise Ak(beyaz) atlardan meydana gelmişti. Mete’nin bu ayrımı bile Türk ordu teşkilatının ne kadar muazzam ve disiplinli olduğunun göstergesiydi.

Kuşatma bitip Hun ordusu meydana çıkınca İmparator şaşkına dönmüş psikolojik olarak çökme noktasına gelmiştir. İçerden ve dışarıdan yardım almanın hatta bu kuşatmayı yarmanın imkansız olacağını anlamış ve ümidi kesmiştir. Yaşadığı zevk ve zafer hayranlığı gözünü kör ettiği için böyle bir tuzağa düşmüştü. Mete Han başından beri özenle yürüttüğü planının sonucuna yaklaşmış, dönemin en büyük ordusu kıskıvrak ve aciz bir şekilde yakalanmıştı.

Mete Han’ın bu gövde gösterisi yedi gün sürdü. Bu sürenin sonunda Çin ordusu gerek yiyecek bakımından gerekse moral bakımından bitmiş bir durumdaydı. Mete düşman gücünü kabul ettirmiş ve üstünlüğünü göstermişti. Fakat yedi gün süren kuşatmanın sonunda herkes Mete Han’ın Çin ordusunu imha edeceğini düşünürken beklenmedik bir olay oldu. Hun ordularının birleştiği uç noktalardan bir koridor açılarak Çin ordusunun çıkışına izin verildi.           Üstelik bölgede çok yoğun bir sis bulunuyordu. Hunlar adeta Çinlilerin çekilmesi için fırsat tanımışlardı. Nitekim yaşadığı ağır hezimet ve yenilgi Çin İmparatorunun belini bükmüştü. Bunun için de yavaş yavaş Çin ordusu bu koridordan çıkarak çekildi. Ardından Mete Han ordusuyla birlikte otağına geri döndü.

Mete Han, elinde Çin ordusunu imha etmek, İmparatoru esir almak ve Çin ülkesini ele geçirmek gibi büyük fırsatlar varken bunların hiçbirine itibar etmemişti. Çünkü o milli bilincin altında çok önemli gördüğü Türklük şuurunu iyi kullanmıştı. Neticede Çin ülkesini ele geçirmek ve yönetmek çok kolay bir iş değildi. O dönemde kalabalık Çin nüfusu, Çinlilerin eşsiz hediyeleri ve hatunları Türk Milleti için bir asimile tehdidiydi. Ayrıca Mete Han Çin’i ele geçirmek için değil hâkimiyetini kabul ettirerek devamlı baskı altında tutup vergiye bağlamaktı. Mete’nin milli siyasetinde Çin ülkesini ele geçirip oraya hakim olmak yeterli değildi. Mete Çin ülkesinin ruhunu fethetmek istiyordu. Bu sayede hiçbir Çinli uzun bir süre Mete’ye başkaldıramayacaktı. Ayrıca yerli kültürü de Milli kültürün için de asimile etmek gerekmekteydi. Çin nüfusunun fazla olması bu şartların oluşmasında ters etki de yaratabileceğinden Mete Han böyle bir siyaset uygulamıştır.

İmparator bu kuşatma hezimetinin şokunu ancak üç yılda atlatabilmişti. Meseleyi hükümet meclisinde defalarca görüşmüş alınan kararları tek tek değerlendirmişti. Nitekim mecliste çıkan önerilerden biriyse İmparatorun kızının Mete’ye hatun olarak verilmesiydi. Bu sayede Mete, İmparatorun damadı olacak bu aileden doğan çocuk ta veliaht ilan edilecekti. Geçmişten beri Çinlilerin uyguladığı bir politika olan bu uygulama çoğu kez Çinlilerin hayat kaynağı olmuştur. Bir nevi bu entrika Bizans entrikalarının ilham kaynağı olarak da sayılabilir. Neticede er meydanında Türkleri dize getiremeyen bu topluluklar günümüzde olduğu gibi bu faaliyetlerine surların arkasından kirli oyunlarla müdahale etmeye çalışmışlardır.  Bu politikayla da Hunlar itaat altına alınabilecekti. Hemen uygulamaya konulan bu politika elçi ile birlikte Mete’ye sunuldu. Neticede Mete ile İmparator M.Ö. 197 yılında “Dostluk Antlaşması” yaparak meseleyi tatlıya bağladı.

Anlaşmaya Göre;

– Mete’nin Kuzey Çin’de ele geçirdiği topraklar Hunlara terkedilecek.

– Çin yıllık Hunlara İpek, Kumaş ve çeşitli yiyeceklerden en fazla miktarda gönderecek.

– Mete kendisine gönderilen prensesle evlenecek.

– Çin belli bir miktarla vergiye bağlanacaktı.

Bu sayede Hunlar ile Çin arasında barış sağlandı.

M.Ö.188 yılında Çin İmparatoru Kao ölünce ülkede büyük bir otorite boşluğu meydana geldi. Çünkü Kao’nun veliahttı bulunmuyordu. İmparatorun eşi Lu, İmparatorun başka bir eşinden olan oğlunu tahta çıkardıysa da otorite sağlanamadı. Çünkü bu prenste çocuk yaştaydı. İmparatorluğun yükümlülüklerini yerine getiremiyordu. Sonunda İmparatoriçe genç prensi bertaraf ederek iktidarı ele aldı. Kesilen Hun-Çin ilişkilerini tekrar canlandırmak ve hakimiyetini Çin’e tekrar kabul ettirmek isteyen Mete Han, Çin İmparatoriçesine mektup gönderdi.

“Ben, ırmaklar ve göller arasında doğmuş, geniş yaylalarda atlar ve sığırlar arasında büyümüş, kendimi sık sık sınır boylarında bulmuş (ve şimdi) kendi ayakları üzerinde duramayan yalnız bir hükümdarım. Bir gün Çin’de gezinti yapma arzusundayım. Zat-ı devletleri (de) orada (Çin sarayında, dul olarak) yalnız bulunuyor. Buna karşılık, ben de, kendi ayakları üzerinde duramayan bir münzevi (yapayalnız bir kişi) olarak tamamen yalnız oturuyorum. Biz, yani her iki hükümdar için artık mutluluk kalmamıştır; bizi eğlendirecek hiçbir şey (de) yoktur. Ben, senin sahip olmadıklarını (vererek), sahip olduklarını (alarak), bunları birbiriyle değiştirmek istiyorum” dedi.

Mete bu mektubunda kendisini Orta Asya’nın tek hakimi olarak görüyordu. Bu mektupte kendisiyle evlenme gibi bir iddia ortaya çıkartılmış olsa da aslı bulunmamaktadır. Mete Han’ın bura da ki amacı sadece Çin üzerinde ki baskının kalkmadığını, kendilerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğini, vergilerini zamanında ve eksiksiz olarak ödemeleri gerektiği konusunu hatırlatmalarıdır.

İmparatoriçe bu konuyu uzun uzadıya mecliste görüştü. Neticede Hunlara karşı koyulamayacağı için bu istekler aynı şekilde kabul edilmeye karar verildi. İmparatoriçe Lu, karşı bir mektup ile durumu Mete’ye bildirdi.

“Şan-yü Mete, benim yıkılmaya yüz tutmuş sarayımı unutmamış, özellikle bir mektup yazarak hatırlamış. Benim, yıkılmaya yüz tutmuş sarayımı şimdi korku ve endişe sarmış bulunuyor. Gücümün azaldığı bu günlerde zihnimi çeşit çeşit düşünceler işgal ediyor. Çok yaşlandım; nefes darlığım (da) var; Saçlarım ve dişlerim döküldü. Adımlarım normal yürüyüşünü kaybetti. Şan-yü Mete, bundan dolayı beni yanlış anlamış. Kendisinin bu kadar alınmasına değmez. şüphesiz bunda, benim yıkılmaya yüz tutmuş sarayımın suçu yok. Sizden özür dilemeyi, üzerime düşen bir görev olarak görüyorum. Sana layık olmasa da, dört atla çekilen imparatorluğa mahsus iki araba gönderiyorum. Bunların kabulünü rica ediyorum. Bunlarla her zaman (ülkende) gezinti yapabilirsin” şeklinde karşılık verdi.

Lu, Mete’nin siyasetini kurnazca bir taktikle bertaraf etmeye çalışıyordu. Nitekim Mete’nin hakimiyetini doğrudan tanımış bir hal takınmıyor tepki çekmemek için de tam bir başkaldırı göstermiyordu. Üstelik gönderdiği hediyelerle de Mete’nin gönlünü alacak jestler barındırıyordu. Her ne kadar dış siyasette başarılı bir politika izlese de Lu, durumu değiştirememiş hediye adı altında Hunlara vergi vermeye devam etmiştir.

Çin yıllıklarında Mete Han hakkında M.Ö.197-176 yılları arasında pek söz etmez. Bu dönemde Mete Han ülkesinin yönetimiyle meşgul olmuştur. Nitekim Çin kaynaklarının suskunluğu M.Ö.176 yılında bozulur. Bu tarihte Mete Han, Çin İmparatoruna bir mektup yazmıştır. Bu mektubunda ise 20 yıl boyunca neden Çin yıllıklarında görülmediğini anlatmıştır.

Tanrı tarafından tahta çıkarılmış büyük Hun Şanyü’sü, Çin imparatorunun iyi olup olmadıklarını saygı ile sorar. Daha önce majesteleri evlilik yoluyla akrabalık kurmamızı teklif etmişti. Ben bu fikri uygun bularak, memnun olmuştum. Ancak, imparatorluğun sınır muhafız beylerinden biri benim beylerimden Sağ Bilge Tigin’ime saldırmış. Sağ Bilge Tigin de benim iznimi almadan Hou I-lu-hu (İlbeyi) Nan-chi gibi adamlarımın kışkırtmasıyla imparatorun muhafız beyine hücum etmiş (taktik uygulamış). Böylece, iki hükümdar arasındaki antlaşma bozulmuş ve kardeşlik ilişkilerimize gölge düşmüştür. Bu olaydan dolayı incinmiş olan imparator, bize iki defa mektup gönderdi. Ben de elçi vasıtasıyla cevabî mektubumu gönderdim. Fakat gönderdiğim elçi geri dönmedi. Üstelik imparatorun da elçisi gelmedi. Bu bakımdan imparatorun bize dostça davranmadığı kanısındayım. Böylece komşu devletimiz, yani Çin bize bağlı kalmamıştır. Antlaşmamız, yalnızca küçük memur veya subaylar yüzünden bozulmuştur. Bunun için, Sağ Bilge Prensimi cezalandırdım. Yüeçileri arayıp, onlara taarruz etmesi için, batıya gönderdim.

Tanrının lütuf ve inayeti, subay ve askerlerimizin mükemmelliği ve dayanıklı atlarımızın üstün gücü ile düşmanlarımıza baş eğdirdik; Yüeçileri mağlup ettik; bazılarının kafasını kestik, bazılarına diz çöktürdük bazılarını tabi hale getirdik. Bundan başka Lo-lan (Jo-jan), Vu-sun, Hu-chie (Oğuz) topluluklarıyla civardaki 26 krallığı egemenliğimiz altına aldık ve düzene kavuşturduk. Böylece, bunların hepsi büyük Hun ailesin bir parçası, yani ‘Hun’ oldu. Yay çekebilen ve kullanabilen bütün kavimler, bir tek aile halinde birleştiler. Şimdi bütün kuzey ülkesi barış içinde.

Artık, pusatlarımızı bırakıp, askerlerimi dinlendirmek ve atlarımı otlağa çıkarmak (besiye almak) arzusundayım. Ayrıca geçmişte olan olayları unutmak, eski hesapları kapatmak, eski antlaşmalarımızı tekrar yürürlüğe koymak istiyorum. Devletlerimizin sınırlarında oturan halklar güvenlik ve barış içinde yaşasın. Çocuklarımız korkusuzca ve serbestçe oynayıp büyüsün. Yaşlılarımız da endişesiz ve üzüntüsüz bir hayat sürsün. Böylece halkımızın, nesilden nesle böyle barış ve mutluluk içinde yaşamasını arzu etmekteyim

İç saray vezirimi (Hsi-fu Ch‟ien), bu mektubu size sunması için gönderiyorum. Mektupla birlikten zat-ı devletlerinize bir deve, iki binek atı, iki takım araba atı sunmak istiyorum. Eğer imparator bundan sonra Hunların, Çin savunma duvarlarına yanaşmalarını istemiyorsa, subayları ile orada yaşayan halkın, duvarlardan, yani Çin seddinden biraz daha uzakta oturmaları için, emir buyursun.” dedi.

Mete Han, 20 yıl gibi bir süreyi Orta Asya’da Hun hâkimiyetini kurmakla geçirmişti. Mete Han yaptığı bu çalışmalarla millet olma bilincini hâkimiyeti altında aldığı milletlere uygulamıştı. Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan toplulukları Hun hâkimiyeti altında toplayarak, Hun siyasî birliğini kurmuş ve Hun Devleti’ni sadece Orta Asya’nın değil, bütün Asya’nın, hatta bütün dünyanın en büyük gücü haline getirmiştir.

Mete Han’dan Sonra Hun Devleti

Ki-Ok Dönemi (M.Ö.174-126)

Mete Han, M.Ö.174 yılında vefat edince devleti en parlak dönemini yaşıyordu. Babasının ölümü üzere otağa çıkan oğlu Ki-ok yine babasının siyasetini uygulamaya devam etti. Ki-ok, Çin’i baskı altında tutarak ayaklanmalarını engelleme aşamasına girdi. Bu amaçla M.Ö. 161 yılında topladığı büyük bir orduyla Çin merkezine kadar ilerleyerek Han sarayını yıktı. Ki-ok’da babası gibi Çinli bir prensesle evlenerek Hun ekonomisini hediye adı altında gelen vergiler ve çeşitli ihtiyaçlarla donattı.

Çin’i baskı altında tutmayı başaran Ki-ok, yönünü İpek yolu üzerinde oturan Yüeçilere çevirdi. Yaptığı savaşta onlara büyük bir darbe vurarak göçe zorladı. Buradan harekete geçen Yüeçiler, bu günkü Afganistan, Pakistan ve Kuzey Hindistan’a gelerek Kuşan Devletini kurdu. İpek yolu hakimiyeti ise tamamen Hunların eline geçmiş oldu.

                Kün-çin Dönemi

Babası gibi başarılı bir lider olan Ki-ok, M.Ö.126 yılında vefat edince yerini kendisi gibi dirayetli olamayan oğlu Kün-çin’e devretti. Kün-çin tecrübesiz ve kitlelere hitap edebilecek kabiliyette değildi. İdarede yetersiz kalması Hun iktidarı içinde sarsıntılara yol açtı. Çin ile anlaşmalı olmasına rağmen bazı Hun boylarının Çin’e akın yapmalarını engelleyemiyordu. Hunları yıllarca iyi tanımış olan Çinliler ordularını da Hun tarzında kurmuşlardı. Bu sayede bu boylara karşı başarı sağlıyorlardı. Ufak çapta da olsa Hun akınlarını durdurmaya başlayan Çinliler, Hunların durdurulamaz olduğu fikrinden uzaklaşmaya başladı.

Çinliler güçlerini iyice toplamaya başladıklarında bu sefer Hunların elinde bulunan İpek yoluna göz dikiyorlardı. Önceleri kuzeyde cereyan eden bu savaşlar artık doğu batı şeklinde gelişmeye başladı. M.Ö. 2. Yüzyıla kadar savunma halinde olan Çinliler artık saldırılara başlamıştı.

Çin hükümdarı Wu-ti, İpek yolunun önemini iyi biliyordu. Kendileri her ne kadar Hunlara karşı güçlenseler de yine tek başına Hunlara kafa tutacak bir kabiliyete ulaşamamışlardı. Bu yüzden kendilerine Hunlara karşı koyabilecek müttefik arayışına girmişlerdi. Çinliler bu bağlamda harekete geçmek için Çang Kien’i görevlendirdi. Kien, casusluk yaparak Hunlara düşman olan kavimleri Çin’le işbirliği yapmaya ikna edecekti. Fakat bu hareket esnasında Hunlar tarafından yakalanarak on yıl boyunca göz hapsine alındı. Esaretten kurtulunca hemen Wu-sunlar ve Yüeçilerin yanına giderek onları anlaşmaya ikna etti. Fakat geri dönerken tekrar yakalandı. Fakat esareti uzun sürmedi. Ülkesine dönen Kien, gördüklerini rapor olarak Çin Hanedanına sundu. Böylece Çin’in batıya bakış açısı değişmeye başladı.

Kısa sürede harekete geçen Çinliler Hun ordusu tarzında kurduğu ordularıyla 140 bin kişiyle birlikte İpek yolu üzerindeki bölgeleri istila etmeye başladı. Bu durum Hunların ekonomisini olumsuz etkilemeye başladı. Ayrıca Çin’den gelen hediyeler ve vergide birdenbire kesilince ekonomi iyice kötüye gitmeye başladı. Hun boyları arasında başlayan çatlak, pusuda avını bekleyen Çin’in her an harekete hazır bekletiyordu.

Çin, her vakitte Hunlar için tehlike arz ediyordu. Nitekim Çinli prensesler sayesinde ülkeye her yerden ajanlar sokuyorlardı. Bu sayede ülkenin gücü ve kuvvetini raporlarla öğreniyor hatta halk arasında da nifak sokmaktan geri durmuyorlardı. Neticede kaleyi içten fethediyorlardı. Verdikleri hediyelerle Hun halkını zevke ve eğlenceye alıştırıyorlar bu sayede savaşçılıktan uzaklaştırıyorlardı. Bazı alanlarda gelen Çin özentiliği de aşırıya kaçıyor, Çin hayat tarzı ve yaşayışı oldukça fazla yayılıyordu. Öyle ki Ki-ok döneminde bu özentilik Hat safhaya ulaşıyordu. Çin ipekleri ve yemeklerinden hoşlanan Ki-ok’a uyarı ise vezirinden gelmişti. Vezir Chung-han-yüeh şu sözlerle Ki-ok’u uyarmıştır;

Bütün Hunların sayısı Çin’in bir sınır eyaletindekine bile eşit olamaz. Hal bu ki nüfusun çokluğu bakımından, Çin daha güçlüdür. Ayrıca, onların giydikleri ve yiyecek maddeleri de tamamen başkadır. şimdi, Hun Şanyü’sü, örf ve adetlerini değiştirerek, Çinlilerin kullandığı elbiseleri ve yiyecek maddelerini almak isterse, Hunların tamamen Çinlilerin etkisi altına girmesi için, onların mamullerinden onda ikisini elde etmesi yetecektir.

Hunların en güçlü olduğu dönemlerde pek etki etmeyen bu olaylar zayıflamanın başlamasıyla baş göstermeye başladı. Ayrıca ekonomik sıkıntı ve Çin baskısı da eklenince Hun iktidarında sıkıntılar başladı. Dönemin Şanyü’sü Ha-Han-Yeh, iç ve dış baskılara dayanamayarak Çin boyunduruğuna girme kararı aldı. M.Ö. 58 yılında yapılan toyda bu karar büyük bir tepkiyle karşılandı. Neticede İstiklal isteyenler ve tabi olmak isteyenler diye Hun Devleti ikiye ayrıldı. İstiklali feda etmek istemeyenler arasında Ha-han-yüeh’in kardeşi Çi-çi Han bulunuyordu. Fakat Ha-han-yüeh;

“Bu olmamalı! Devletlerin de hem güçlü hem de güçsüz zamanları olur. Şimdi Çin, ezici güce sahip. Şehir devletleri ile Vu-sunlar, tıpkı bir cariye gibi hep Çin’e bağlandılar. Şanyü Tsu-t’e-ho zamanından beri devlet bir daha birleştirilemeyecek şekilde- bölünüyor. Bundan dolayı, Çin’in üstün gücü karşısında boyun eğmek gerekir. Aksi takdirde tek bir gün bile rahat yüzü görülemez. Çin’in yüksek hakimiyeti altında barış ve sükûnet bulunabilir. Yoksa tehlikeler içinde batıp gidilir. Acaba bundan daha iyi öğüt verilebilir mi?” şeklinde konuşuyordu.

Çi-çi ise bu sözler karşısında kararlı bir şekilde; Hunlar cesareti ve kuvveti takdir ederler. Bağımlı olmak ve kölelik onlara en adi bir şey olarak gelir. At sırtında savaşmak ve mücadele etmek suretiyle devlet kuruldu. Kavimler arasında kuvvet ve otorite kazanıldı. Yiğit cengâverler ölünceye kadar savaşmalı ki, varlığımızı devam ettirebilelim. İmdi iki kardeş, taht için mücadele etmektedir. Sonunda ya büyüğü ya küçüğü devlete sahip olacaktır. Gerçi şimdi, Çin bizden daha güçlüdür; fakat bu durumda bile Hun ülkesini ilhak edemez! Niçin, kendimizi Çine bağımlı kılalım? Atalarımızın devletini Çinlilere devredelim? Bu, ölmüş atalarımıza büyük hakaret olur. Böylece, komşu devletlerarasında gülünç duruma düşeriz. Evet, bu suretle Çin’e bağlanmak sükûnet tekrar tesis edilebilse bile, kavimler arasında yeniden üstünlüğümüzü elde edebilir miyiz? Biz ölsek de dava ölmez! Kahramanlığımızın şöhreti artacak. Oğullarımız ve torunlarımız daima devletin hâkimi olacaklardır. Şeklinde cevap verdi.

Ardından iki kardeş arasında kıyasıya bir taht mücadelesi başladı. Neticede Çin’in desteğini arkasına alan Ho-Han-yüeh kazandı. Böylece M.Ö. 54 yılında Hunlar Doğu-Batı olmak üzere ikiye ayıldı. Bağımsızlığı için savaşan Çi-çi Han, kendisine inananlarla birlikte Tanrı Dağlarının kuzeyine hareket ederek burada bulunan Vu-sunları mağlup etti. Bölgedeki kavimleri itaat altına aldıktan sonra Çu-Talas havzasında kendisine etrafı surlarla çevrili bir baş şehir yaptırdı. (M.Ö. 41)

Çi-çi’nin bu yükselişi Çin ve müttefiklerini telaşlandırıyordu. Bunun üzerine Çin, Ho-Han-Yeh’i destekleyerek 70 bin kişilik bir orduyu Çi-çi’nin başkentine gönderdi. Bu ordu kısa sürede başkenti kuşattı. Bu kuşatmayı beklemeyen Çi-çi hazırlıksız yakalandı. Milliyetçilik fikrini istiklal mücadelesine çeviren Çi-çi, Çin ordusuna karşı amansız bir mücadele verdi. Fakat sayıca az olması ve hazırlıksız olması çok fazla mukavemet gösterememesine neden oldu. Neticede Çin ordusu Çi-çi nin sarayına ulaştı. Şehir sokak sokak, oda oda didik didik edildi. Başta Çi-çi olmak üzere hatunlar ve saray erkânı olmak üzere herkes büyük bir direniş gösterdi. Toplamda 1518 kişi amansız bir mücadeleye girmiş bu uğurda şehit olmuştu.  M.Ö. 36 yılında Batı Hun Devleti bu şekilde sona erdi. Batıya doğru göç eden Çi-çi’ye bağlı Hun boyları ise dağınık halde yaşamaya başladı.

Her ne kadar Çi-çi ve beyleri istiklal mücadelesini kaybetseler de tarihin tozlu sayfalarına bir kahramanlık ve milliyetçiliğin ne kadar önemli bir değer olduğunu, Türk milletinin asla esir olarak kalamayacağını bu uğurda şehit olmayı göze alacaklarını bizlere göstermiştir. Dedelerinin bu başarısını ve inancını bilen torunları ise M.S. 18-46 yılları arasında Yü-Şan-yü önderliğinde Hunlar tekrar bağımsızlığını kazandı. Hızlıca toparlanan Hunlar Çin’i baskı altına aldı. Yü-Şan-yü, tıpkı Mete Han gibi Türk boylarını tek bayrak altında toplamaya çalıştı. Fakat bu güçlü yönetimde Yü-Şan-yü’nun son zamanlarında sıkıntıların çıkmasını engelleyemedi. Baş gösteren kıtlık ve hayvan hastalıkları ülkeyi yeni bir sıkıntıya soktu. Bu sırada da Şanyünun ölmesi taht mücadelelerinin de başlamasına sebebiyet verdi. Yü-Şan-yü’nun oğlu P’u-nu ile yeğeni Pi arasında amansız bir saltanat mücadelesi başladı. Bu mücadeleler sonunda Pi kuzeye çekilerek kendini Şanyü ilan etti. Böylece Hunlar Kuzey ve Güney Hunları olmak üzere M.S. 48 yılında ikiye ayrıldı. Güney Hunları kısa süre sonra Çin’e bağımlı olarak yaşamlarını sürdürmüş, Kuzey Hunları ise yaşamları boyunca bağımsızlıklarını korumuşlardır.

Güney Hunları Çin’in tayin ettiği kukla Şanyülerle yönetilirken Kuzey Hunları da Tung-huların torunları olan Wu-huan ve Sien-pi’lerin devamlı baskılarıyla uğraşıyorlardı. Baskılara daha fazla dayanılamayınca Moğolistan bölgesi M.S. 155 yılında terkedilmek zorunda kaldı. Böylelikle Türklerin ana yurdunda Hun hakimiyeti son buldu. Güney Hunları ise bir türlü siyasi baskıdan kurtulamıyorlardı. Son Hun Şanyüsü direk Çin’e bağlanmak isteyince devletin ileri gelenleri tarafından öldürüldü. Bunun üzerine Çin, Hun topraklarını tamamen ilhak edip 216 yılında varlığına son verildi.

KAYNAKÇA

Salim Koca, “Büyük Hun Devleti” Türkler Ansiklopedisi, c.I. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.687-708.

Nicola Di Cosmo, “Hun İmparatorluğu’nun Kuruluşu ve Yükselişi,” Türkler Ansiklopedisi, c.I. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002, s.709-719.

İ. Durmuş, Hun Devleti’nin Ortaya Çıkışı ve Oluşumunun Temel Unsurları, Meslek Hayatının 25. Yılında Prof. Dr. Abdulhalûk M. Çay Armağanı, I, Ankara 1988,

L.N. Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2014.

Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c.I. TTK Yayınları, Ankara 2015.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir