Galata Bankerlerinin Yükselişi

Faizle borç veren ve para piyasalarındaki işlemlerde uzmanlaşan sarrafların 18. Yüzyıldaki hızlı yükselişleri ve 19. Yüzyıl ilk yarısında Galata Bankerleri olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Esasen devlet 16. Yüzyıldan beri bir yandan kısa vadeli ihtiyaçları için öte yandan da iltizam düzeninin finansmanı için sarraflara başvurmaktaydı. İstanbul’da ki sarraflar aynı zamanda tüccarların ve loncaların kredi gereksinimini karşılıyordu. Sarraflar 17. Yüzyılın sonlarında bir lonca çerçevesinde örgütlenerek işyerlerini Haliç’in diğer yakasına yani Galata’ya taşıdılar. 16. Yüzyıldan sonra Yahudilerin Kredi-Finans ve ticaretteki etkinlikleri azalırken Rumlar ve daha çok iki kişilik ortaklar halinde çalışan Ermenilerin gücü artmaktaydı. Rum sarraflar Rum tüccarların Karadeniz ve Balkanlardaki deniz ticaret gücünden yararlanarak ülkeler arası ticaretin finansmanında giderek uzmanlaşmaktaydı. Aynı şekilde ermeni sarrafların yükselişinde de Ermeni cemaati aracılığıyla kurdukları bağlar önemli rol oynuyordu. 1760’lardan itibaren devletin mali durumu giderek bozulurken devlete doğrudan borç veren sarrafların önemi artıyordu. Avrupa finans çevreleriyle olan ilişkileri sayesinde sarraflar, Osmanlı devleti için kısa vadeli borçlar bulmaya da başlamışlardı. Ayrıca pek çok sarraf padişahların ve önde gelen Osmanlı Bürokratlarının kişisel servetlerini ve finans işlkemlerini yönetiyordu. Aynı sarraflar Fransız ihtilalinden Sonra İstanbulda’ki Fransız tüccarların yerlerini alarak Bankacılık faaliyetletlerini de yürütmeye başlıyorlardı. Böylece geleneksel para ve kredi işlerinde uzmanlaşan sarraflardan ülkeler arası bağlantılar kurmuş büyük ölçekli mali sermayedarlara doğru bir dönüşüm gösterdiler. Sarraflar ilk bankalarını 1840’larda kurarak bu tarihten sonra galata bankerleri  olarak da anılmaya başladı.

Yine bu dönemde sarraf loncalarının önde gelen ermeni üyeleri Darphane-i Amire”nin yöneticiliği gibi Osmanlı yönetimi içinde en önde gelen görevde atanmaya başlandı. Bilindiği üzere darphaneyi Amire 18.yy’da para işlerinin yanı sıra maliye alanında da önemli faaliyetlerde bulunmaktaydı. Ancak Darphane-i Amire’nin yöneticiliği hem önemli hem de tehlikeli görevdi. Bu görevi üstlenen sarraflar servetlerini ve siyasal güçlüklerini artırmakla birlikte mali ve parasal bunalımlardan sorumlu tutuldukları için servetlerini kaybetme, ailelerinin sürgüne yollanması, hatta kimi durumlarda yaşamlarını yitirme riskini de taşıyorlardı. Bu ailelerden birisi Ermeni “Düzoğlu Ailesi’ydi. Sultan III. Mustafa zamanında Darphane’yi Amire’nin yönetimi bu aileye verilerek 1820’lere kadar aynı ailede kalmaktaydı. Bunun en önemli nedeni ailenin hem iç hem de dış piyasalarda devlet için borç para bulmaktaki başarısıydı. 1820’lerden sonra ise Darphane-i Amire’nin yönetimi yine ermeni olan ‘Kazaz’ ailesine verildi. Bu göreve getirilen Artin Kazaz kısa süre içinde Sultan II. Mahmud’un iktisadi konulardaki en yakın danışmanı olmuştu. Kazaz, ayrıca kendisinden önceki sarrafların yaptığı gibi dış bağlantılarını kullanarak Osmanlı Devletinin Avrupa’daki özel bankalardan borç bulmasını sağlamıştır.

                Sarrafların ticaret ve para işlerinde ki artan güçlerinin memnuniyetsizlik oluşturduğu da görülmektedir. 19. Yy’ın başlarından itibaren ithalat hızla büyürken başkentteki loncalar ithal malların rekabeti karşısında zorlanmaya başladılar. Ayrıca Ermeni Darphane yöneticileriyle ilişkilendirilen tağşişler de esnafı ve yeniçerileri olumsuz etkilemekteydi. Yeniçerilerin esnafa karışması nedeniyle bu iki kesim ile sarraflar arasında gerginlikler ve ara sıra parlayan çatışmalar yeniçeri ocağının kapatılmasına kadar devam etti.

“1840’lara gelindiğinde Galata Bankerleri olarak adlandırılan mali sermayedarlar artık Rum ve Ermenilerin yanı sıra Yahudileri, Avrupa’dan gelerek Doğu Akdeniz bölgesinde yerleşmiş olan Levantenleri kapsayacak bir biçimde genişlemişti. Bu aileler içerisinde ‘Baltazzi’, ‘Mısırlıoğlu’, ‘zarifi’, aileleri önde gelmekteydi. Bunların Osmanlı Devleti için Avrupa’dan kısa vadeli borç bulma becerileri de hayli genişlemişti. Nitekim 1847’de İstanbul’da kurulan ve Osmanlı İmparatorluğunun ilk bankası olan “Dersâdet Bankası”nı da faaliyete geçirdiler. Böylece Galata Bankerlerinin mali gücü 19.yy’ın ortalarında doruk noktasına ulaşmıştı. Ancak bu arada devletin bütçe açıkları ve borç alma ihtiyacı da giderek büyüyordu. Bu nedenle devlet uzun vadeli gereksinimlerini karşılamak üzere doğrudan Avrupa mali piyasalarından borç aramaya karara verince, Galata Bankerleri başkentte ve taşrada şubeler açan ve hatta yeni bankalar kuran Avrupa baklalarının ve bankerlerinin rekabetiyle karşılaştı. 1863 yılında Fransız ve İngiliz sermayesi tarafından “Bank-ı Osmani-i Şahane” (Osmanlı Bankası) kurulmasıyla birlikte Avrupa mali sermayesi de İmparatorluk içinde bir hayli güçlenmiş oluyordu. Rakipsiz konumlarını kaybetmekle birlikte Galata Bankerleri, kamu ve özel finans alanından kolay kolay vazgeçmedi. Bir yandan da Avrupa mali sermaye guruplarıyla ortaklıklara girerek ve yeni bankalar açarak faaliyetlere devam ettiler. Nitekim Osmanlı devleti de kısa vadeli borçlanmalar için Galata Bankerlerinden yararlanmaya devam etti. 1875-1881 Mali bunalımı sırasında devlet önce dış borç ödemelerini sürdüremez duruma düşüp daha sonra da Rusya ile çetin bir savaşa tutuşunca Osmanlı Bankası ve Avrupa piyasaları borç vermeyi reddetti. Bunun üzerine de tekrar galata bankerlerine dönüldü.

Tanzimat Döneminde Genel Ekonomik Durum

Tanzimat döneminin ilk evresinde ekonomik hayatta çok önceden başlamış olan çöküş devam etmiştir. Bu çöküşün nedenlerinden bazıları geçmişten miras olarak devralınmıştır. Bir kısım ise Tanzimat dönemine mahsus kalmıştır. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu 18. Yüzyıl 2. Yarısından itibaren Rusya, Avusturya ve Fransa gibi devletlerle dönem dönem bazı savaşlara girmişti. Uzun süren savaşlar devleti olağanüstü harcamalar yapmak zorunda bırakmıştı. Ayrıca bu savaşlardan mağlup ayrıldığı için Osmanlı Devleti savaş tazminatı ödemek mecburiyetinde kalmıştı. Öte yandan iç isyanlar ekonomik hayatı olumsuz yönde etkilemekteydi. Devlet ardı arkası kesilmeyen isyanları bastırmak için büyük mali fedakârlıklar yapıyordu. Bu ayaklanmaların sonunda Sırbistan ve Mısır muhtariyet kazanarak ekonomik yapının sarsılmasında etkili olduğu gibi Mora’da bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması da çöküşü derinden etkilemişti. Dış ticaretin önemli bir kısmını elinde tutan Rumlar, İmparatorluktan ayrılmış ve Doğu Akdeniz’de yeni bir güç oluşturmaya başlamışlardı. Bu durum da Osmanlı İmparatorluğunun zararına olan bir gelişmeydi.

                Bütün bu gelişmeler kapsamında Osmanlı Devleti 18.yy 2. Yarısından itibaren ağırlığını askeri ıslahatların teşkil ettiği bir takım yenilik hareketlerine girişecektir. Bu düzenlemeler de özellikle askerlik alanında yeni ihtiyaçların doğmasına yol açmıştır. Sultan III. Selim yeni kurduğu Nizam-ı Cedit ordusu için silah ve kumaş alma gereği duymuştu. Sultan II. Mahmut döneminde ise memur ve askerler için kabul edilen yeni kıyafetlerle fes, ayakkabı ve setre pantolonluk kumaşları dış alımla sağlanmaya çalışılıyordu.

                Sultan Abdülmecid döneminde ise bunlara yenileri eklendi. Bu dönemde Avrupa’nın lüks yaşamı kopya edilmeye başlandı. Ordudaki çağdaşlaşmanın gereği olan ağır silahlarla birlikte yeniden oluşturulmaya çalışılan deniz gücü ve ticaret filosu için vapurlar satın alındı. Ancak ne var ki bu sıralarda Avrupa’da uygulanmakta olan ekonomik prensipler ve teknik alınmamıştı. Osmanlı devleti, giderek sanayi devrimini tamamlamış büyük devletlerin iyi bir müşterisi olma yoluna girmişti. Osmanlı devleti yalnız belirli hammaddeleri satmakla yetiniyor, buna karşılık işlenmiş maddeleri satın alıyordu. Sonuçta zaten güçlükle ayakta durmaya çalışan iç sanayi de çöküşe geçti. Bununla birlikte ticaret dengesi bozuldu, bütçe açığı arttı. Bu durum giderek kapanmaz bir hal aldığından Kırım Savaşı öncesinde Avrupalılardan borç para alma mecburiyeti ortaya çıktı. Bir zamanlar ticaret yolları üzerinde bulunmanın imkânlarından yararlanmış olan Osmanlı İmparatorluğu Güney Afrika deniz yolunun keşfedilmesiyle kara ticaret ve yolları için tehlike çanları çalmaya başlıyordu. 17.yy’dan sonra ipek ve baharat ile diğer doğu ürünleri deniz ticareti yoluyla batıya taşınmaya başladı. Bu gelişme Şam, Halep, Bağdat, Diyarbakır, Bursa gibi kumaş sanayisi gelişmiş kentlerin de önemlerini kaybetmelerine neden oldu. Ticaret ve sanayideki çöküntü etkilerini ziraatta da göstermeye başladı. Osmanlı İmparatorluğunun lehine olan ihracat farkı azalmaya yüz tuttu. 19.yy ilk yarısından itibaren buharlı gemilerin yapılmasıyla ticaret yollarının kısalması kervanlarda Osmanlı topraklarından geçilerek yapılan Asya-Avrupa ticaretine son darbeyi vurdu. Bundan böyle Osmanlı Devleti Avrupa’yla Asya arasında ki ticarette pasif duruma geçti. Endüstri devriminin etkilerinden kurtulmak için başvurulabilecek etkin önlemlerden birisi de yerli endüstriyi koruyarak sanayi hareketlerine başlamaktı. Ancak bütün bunlara imkân yoktu. Bilindiği üzere 19.yy’dan itibaren bazı Avrupa devletlerine kapitülasyon adı altında kolaylıklar sunulmuştu. Bu kolaylıklar ile gereğinden düşük oranda gümrük ödendikten sonra Osmanlı topraklarına giren yabancı mallar iç piyasada rahatlıkla satılıyor bir yerden diğerine aktarılıyordu. Buna karşılık yerli mallar iç gümrüklerden ötürü bu kolaylığa sahip bulunmuyordu. Bir kentten diğerine aktarılan diğer ürünlerden alınan iç gümrükler %12’den %50’e kadar değişebilen ve çeşitli adlarla adlandırılan vergilere bağlanmıştı. Bilindiği üzere Osmanlı Devletinin ticari alanlarda yapmış olduğu yenilikler de durumunu değiştirmemişti. Gerek Hayriye ve gerekse Avrupa tüccarı uygulamaları istenilen başarıyı vermemişti. Bilgisizlik, sermaye yokluğu, kredi imkânlarının bulunmaması, yerli Müslüman tüccarın yabancı tüccarlarla rekabetine imkân vermiyordu. Aracılık yapmak daha kolay ve karlı görüldüğünden çoğu üreticiyle yabancı tüccar arasında aracılık yapmayı tercih ediyorlardı. Yerli tüccarın bir kısmı karaborsacılık ve stokçuluğa yönelerek kaçakçılık yapıyorlardı.

                Tanzimat devri başlarında ki bu gelişmeleri devletin en üst düzeyinde bulunan yetkililer az çok bilmekteydi. Bu nedenle de ekonomide ıslahat yapmayı gerekli görüyorlardı. Özellikle Mustafa Reşit Paşa olup bitenin farkında idi. Sultan Abdülmecid’le gerekli görüşmeleri yaparak Şinasi Efendi’nin mali ve ekonomi öğrenmek üzere Fransa’ya gönderilmesini sağlamıştı. Ne var ki Jön Türklerin lideri konumunda olan Şinasi Efendi Edebiyatı mali ve ekonomiye tercih etmişti. Böylece Avrupa’da ki mali ve ekonomik gelişmeleri Osmanlı Devleti bilimsel olarak takip edememişti. Bu yüzden ekonomi ve maliyede deneme yanılma yoluyla yapılmak istenen düzenlemeler ise giderek sonuçsuz kalmaya mahkûm olmuştu.

Osmanlı’da Bankacılık ve Bankaların Kuruluşu

Tanzimat döneminde para ve kredi alanında yapılan önemli değişiklik sarraflardan bankalara geçişin gerçekleştirilmeye başlamasıdır. Yönetim ve ekonomi ticaret alanında yapılan düzenlemeler, çağdaşlaşma faaliyetleri Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğunda da bankacılığı zorunlu kılıyordu. Nitekim İstanbul’da ilk banka 1847 yılında “Bank-ı Dersadet” adında kuruldu. Bu banka Galata’da faaliyet gösteren ve bankerlik faaliyetlerini yürüten Baltazzi tarafından hükümetin izni ile kuruldu. Ancak bu banka Kırım Savaşı öncesinde iflas etmiş, Osmanlı Devletini 600.000 liralık zarara sokmuştu. Hükümetin bu dönemde daha çok İngiliz sermayesi kanalıyla borçlanmaya gitmesinin etkisiyle bir İngiliz girişimi olan “Bank-ı Osman-i” (Ottoman Bank) kuruldu. 24 Mayıs 1856’da açılan bankanın merkezi Londra idi. En büyük kuruluşu ise İstanbul’da bulunuyordu. Ayrıca bu banka Mısır dışında İmparatorluğun her yerinde şube açma hakkını da elde etmişti. Nitekim bundan yararlanarak aynı yıl İzmir şubesi de açılmıştı.

                Bank-ı Osmani’nin sermayesi 500.000 sterlindi. Banka, tevdiat[1], Iskonto[2] ve benzeri ticari muamelelerle uğraşacaktı. Banka kuruluşunun ilk yılında %10 kar payı dağıtıyordu. 1863 yılında bankanın adı “Bank-ı Osmani-i Şahane” ye çevrildi ve bir emisyon[3] bankası niteliğini taşımaya başladı. Bundan sonra ilk on yıl süreyle devlet bankası faaliyetini kısmen yerine getirirken büyük ölçüde de bir ticaret bankası olarak da görevini sürdürdü. Mithat Paşa Niş valiliği sırasında çiftçinin gerek duyduğu parayı ağır faizlerle murabahalardan[4] aldığını yerinde görmüş ve bu soruna çözüm aramaya başlamıştı. Neticede Avrupa’da ki gibi az faizle borç para verebilecek bankalar kurma ortamını elverişli bulmamış bunun yerine borç sandıkları kurulmasını uygun görmüştü. İleri gelen yöre sakinleriyle yaptığı görüşmeler sonucunda Niş eyaletinin Pirot kasabasında 1863 yılında ilk sandığı açmıştır. 200 mecidiye altını sermayeyle kurulan bu sandık kasabada pazarın kurulduğu gün açılıyor, gelen çiftçilere şahsi kefalet ve rehinle ayda %1 faiz hesabıyla kredi veriyordu. 1864’te Tuna vilayeti oluşturulup Mithat Paşa vali olduğunda Meclis-i Ala’nın onayını alarak bu sistemi bütün vilayette uygulamaya koydu. İmparatorluğun diğer vilayetlerinde de 1864 Vilayetler Nizamnamesi uygulamaya konulduktan sonra birer sandık kurulmuştur. 1867 yılında bu uygulama bir yönetmelikle kesin hükümlere bağlandı. Ve ülkenin bütün vilayet ve sancak merkezlerine birer Menafi Sandığı veya Memleket Sandığı adı altında bu kuruluş oluşturuldu. Memleket Sandıkları için gerekli sermaye ilk yıllarda çiftçilerin zorunlu yardımıyla elde ediliyordu. Köy ihtiyar heyetleri boş ya da devlete ait bir toprağı bulurlar ve bu toprağı imece usulü ektirirlerdi. Bunun neticesinde elde edilen mahsul satılır bedeli kaza mal sandığına yatırılırdı. İmece usulü ile çalışmanın ortaya çıkardığı yakınmalar üzerine bir süre sonra bu uygulamadan vazgeçildi.  Çiftçilerden her çift öküz için 15 kg buğday alınarak sermaye temin edilmeye çalışıldı. Bir kaza veya sancak merkezinde sandığın kurulabilmesi için 200 lira sermayenin toplanmış olması gerekiyordu.

                Memleket Sandıklarının oluşturulmasıyla ilk kez tarımsal kredi işlerinin düzenlenmesine el atılmış, böyle bir gereksinimi devlet yönetmelikle düzenlemeye çalışmıştır. Ne var ki bu kurum modern bir banka olmaktan çok Osmanlı döneminde ki Orta Sandıkları, Avarız Sandıkları geleneğinin tarım şartlarına uygulanan biçimi olmaktan öteye gidememiştir. Mithat Paşa Tuna valiliğinden İstanbul’a döndükten sonra 1868’de İstanbul Emniyet Sandığı adı ile burada yeni bir kurum oluşturdu. Bu kurum İstanbul’da sayıları artan bankalar gibi mevcut bir sermayeye dayanmıyordu. Her sınıf halkın küçük birikimlerini bir araya getirecek ve yine aynı grubun kredi ihtiyaçlarına cevap verecekti. Bunun için hazırlanan talimatname Sultan Abdülaziz’in onayına sunulmuş ve ilk emniyet sandığı 6 Haziran 1868’de İstanbul’da da faaliyete geçmiştir. İstanbul’da ki sandığın başarılı çalışmaları üzerine 1872 yılında vilayet merkezlerinde de Emniyet sandıkları açılmaya başlanmıştır.

                Emniyet sandıkları bir yandan halka tasarruf alışkanlığı kazandırarak tasarruf bankaları fonksiyonunu yüklendi. Öte yandan da halkın tüketim kredisi ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu yönleriyle de dönem bankalarından ayrılıyorlardı. Bu sandıklar ayrıca Ziraat bankasının da temellerini oluşturdu.

                İstanbul’da ilk bankaların kurulmasından 1871 yılına kadar geçen kısa sürede birçok küçük mali kuruluş da ortaya çıktı. Rus Bankası, İtalyan Ticaret Bankası, Ermeni Bankası, Osmanlı Umumi Nafia Bankası, Osmanlı Ticaret Kumpanyası, Kredi ve Komisyon Bankası, Avusturya Şark Bankası, Türkiye Milli Bankası gibi birçok banka faaliyete geçti.  Bir süre sonra bunlardan bazılarının İzmir, Adana gibi liman ve kentlerde şubeler açtıklarını görmekteyiz. Avrupa ülkeleriyle gelişen ticari ilişkiler, borçlanmanın yıldan yıla katlanarak büyümesi vb ticari gelişmeler bankaların kuruluş ve işleyiş biçimlerin de değişikliklere yol açarak verilen ayrıcalıklar gün geçtikçe devlet aleyhine artış göstermiştir. Özellikle Bank-ı Osmani-i aldığı yeni imtiyazlarla giderek güçlenmiş, hükümet harcamalarını, vergi gelirlerini tahvil gibi ticari işleri tekeline geçirmiştir.


[1] Para, senet işi

[2] Süresi dolmamış bir senedin, faiz ve komisyonu düşürülerek, karşılığından eksiğine alınması, paraya çevrilmesi

[3] Devletçe piyasaya para, pay senedi, tahvil çıkarma

[4] Bir malı aşırı kârla satma işi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir