Harcı, Mücevherler ile Kırılan Cami

            İstanbul’da Ayasofya’yı gölgede bırakacak heybette bir caminin inşa edilmekte olduğu haberi bütün İslam dünyasının gözlerini İstanbul’a çevirir. Süleymaniye Camiinin temelinin oturması ve sağlamlaşması için inşaat işine bir süre ara verilir.

            Bunun üzerine Mimar Sinan’ı çekemeyenler, “Ya Sinan bu camiyi bitiremeyecek ya da hünkarın parası bu camiyi yaptırmaya yetmedi” şeklinde etrafta dedikodu yaymaya başlar.

            Bu arada cami inşaatının durduğunu haber alan İran Şahı Tahmasb, acele olarak elçiyle İstanbul’a bir mektupla bin kese mal ve bir kutu mücevher gönderir. Şahın mektubu şu övgü dolu sözlerle başlar:

            Sultannu’ı-Berr eyn, Hakanu’l-Bahreyn, Varisu’l-Karneyn, Hadimu’l-Haremeyniş-şerifeyn, Amiru biladi’l İslami Vaziu mizani’l-birri ve’l-ihsan ve Şah-ı derviş dost (Rumeli ve Anadolu Sultanı, Karadeniz ve Akdeniz Hakanı, İskender Ülkesinin varisi, Mescid-i Haram’la Mescid-i Nebeviyyenin hizmetçisi, İslam ülkelerinin imarcısı, lütuf ve ihsan terazisine koyan ve derviş dostu Padişah)

            Böyle övgülerle başlayan mektub, ilerleyen satırlarda Kanuni Sultan Süleyman’a adeta hakarete varacak sözlere dönüşür.

            “İşittik ki, camii tamamlamaya kudretiniz kalmamış ve yarıda bırakıp vazgeçmişsiniz. Size, para ve mücevherat gönderiyoruz. Bu cevherleri satıp ve bu parayı harcayarak camii bitirmeye gayret ediniz ki, bu hayırlı işinizde bizimde hissemiz ola…

            Bu yazılı mesajla acele olarak İstanbul’a gelen elçi, camii inşaatının hızla devam ettiğini ve kendilerine ulaşan bilgilerin gerçekle ilgisi olmadığını müşahade eder, ama iş işten geçmiştir…

Süleymaniye Camii

            Osmanlı İmparatorluğunu küçük düşürmek isteyen İran Şahının alaylı üslubu ve siyasi taktiğine çok sinirlenen Kanuni Sultan Süleyman, öfkelenerek parayı, elçinin huzurunda İstanbul Yahudilerine dağıtır ve elçiye şöyle der, “ Böyle olacak size binecek Yahudi topluluğu efendilerinize malınız nasip ola ki kıyamet gününde size bindiklerinde mahmuz ve kamçı vurmayalar. Yoksa sizler gibi namaz kılmayan insanların cami hayrında ilgileri ne ola?

            Padişah, kutu içindeki mücevherleri de, yine elçinin huzurunda Mimar Sinan’a vererek:

            “Bu kıymetli diye gösterilen taşlar, camiin taşları yanında kıymetsizdir. Askerlerini al ve hemen bu torbaları cami inşaatına götürüp, içindeki bütün altın ve mücevheri harem içine döküp, iyice karıştır. Sonra da işçiler bu harcı inşaatta kullansınlar. O kadar iyi karıştır ki, hiçbir altın ve mücevher harç içinde görünmesin ve cami bittiğinde de bunların caminin neresinde kullanıldığı hiçbir zaman öğrenilmesin” der.

            Bu durum karşısında hayretler içinde kalan elçi, adeta ne yapacağını şaşırır. Şah’ın mektubuna gerekli cevap verilmiş, böylece Osmanlı Devletinin mali durumunun alay konusu olması engellenmiştir.

            İran Şahının gönderdiği altınlar ve mücevherler, ağızları düğümlenmiş büyük meşin torbalar hiç vakit kaybetmeden caminin yapıldığı alana doğru yola koyulur. Biraz sonra her biri paha biçilmez mücevherle dolu olan meşin torbalar, dev çukurlar içinde bulunan kireç, kil, kum, üstübeç, zift, pekmez şurubu, zeytin yağı, binlerce yumurta akı, keten ve kenevir sapı, toprak, çakıl taşı, demir, mermer ve tuğla kırığından oluşmuş tonlarca harem içine dökülür. Görünmez olana kadar karıştırılır, karıştırılır… İşte bu karışım, Süleymaniye Camii’nin üç şerefeli sol minarenin yapımında kullanılır. Bu sebepten dolayı söz konusu minareye “Cevahir Minaresi” denir.

Süleymaniye

            Tarih, 1556 yılı Eylülünü gösterdiğinde, şairlerin daha sonra “ her taşma bir Acem mülkü fedadır” diye övecekleri İstanbul şehrine, erguvan renkli bir hediye arz-ı endam ediyordur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir