İbraniler

İbrani Adı ve Kökeni:

                İbranilerin kökeni konusu bilim insanlarının farklı görüşleri sonucunda pekte açığa kavuşmuş değildir. İbranilerin kökeni konusunda öne sürülen en önemli görüş, onların kuzey Mezopotamya kökenli Sami ırkından olduklarını savunan görüştür.

                İbranilerin izine ilk kez Mezopotamya kayıtlarında rastlanmaktadır. Kaynaklarda Hapiru, Habiru olarak adlandırılan İbraniler, yerleşik hayattan daha ziyade göçebe bir yaşam tarzı içindeydiler. Yerli halk tarafından ise İbraniler, yersiz ve yurtsuz olarak adlandırılmaktaydılar. Mısırlıların kullandığı ve Eski Ahitte geçen Habiru kelimesi İbranileri aşağılayıcı bir nitelik taşımakta idi. İbraniler, ilk başlarda bu ismi benimsemiş olsalar da daha sonra “İbrani” ismini kullanmışlardır. Kenanlıların İbranilere verdiği bu isim ‘nehrin kaşsısına geçen’ anlamına gelmektedir.

                İbrani isminin İsraili olarak değişmesi ise Yakup Peygamberin tanrısal bir yaratıkla savaşının ardından ortaya çıkmıştır. Bundan sonraki dönemlerde ise İbrani kelimesi yazı ve dini ritüellerde kullanılmaya başlamıştır.

İbrani Coğrafyası

                M.Ö. 1000 yılı dolaylarında İsrail’in temelini oluşturan küçük bir kent devleti ortaya çıkmıştı. Temelde ise İsraillilerin yaşadığı coğrafya Mısır ve Suriye arasında yer almaktaydı. Bölge batıdan doğuya üç bölümden oluşmaktaydı. Bunlar, Akdeniz Sahili, Yayla ve Şeria Vadisi’ydi. Vadinin batısı bereketli ve gür iken doğusu kayalık ve verimsiz araziden oluşmaktaydı. Bölgenin kuzeyinde Lübnan ve Anti-Lübnan dağları yer almaktaydı. Bölgede bulunan Şeri Nehri Suriye ve Filistin’den geçerek Lut Gölü’ne dökülmekteydi. Bu göl Akdeniz’den 390 m alçak bir konumda ve oldukça tuzlu bir yapıya sahipti. Bu nedenle de çevresi yerleşik yaşama müsait değildi.

İbrani Tarihi

                İbrani tarihinin ilk dönemlerine ait bilgiler Mezopotamya, Mısır kaynakları ve dini metinlerden elde edilmektedir. Özellikle Tevrat M.Ö. 1800 yılına kadar İbrani tarihini aktarmaktadır. İbrani tarihinin incelenmesindeki en önemli yardımcı kaynak ise Kitab-ı Mukaddes(İncil)’dir. İlk dönem İbrani tarihini (1800-1250) Tevrat ile incelemek mümkündür. M.Ö. 1800 yılında İbrahim Peygamber ve kavmi Fırat Nehrini geçerek Tanrının kendilerine gösterdiği Filistin(Arz-ı Mevud)’e gelir. Bölgedeki Kenanlılar(Fenikeliler) ise bu halka “Nehri Aşan” anlamına gelen İbrani adını vermiştir. Kenanlılar tarafından kabul edilmeyen bu kavim bir müddet burada göçebe olarak yaşamıştır. İbrahim Peygamberden sonra ise İbranilerin başına yine İbrahim Peygamberin soyundan olan İshak, Yakup ve Yusuf Peygamberlerin geçtikleri bilinmektedir. Yakup Peygamberin etrafında toplanan 12 kabileye ise İsrail oğulları denir. Yakup Peygamberin oğlu Yusuf Peygamber ise sonradan Mısır’a göç etmiş ve kavmiyle buraya bir müddet yerleşmiştir.

                M.Ö. 1700 yılında İbrahim peygamber tek tanrı için tapınak yapıp kurban kesme inancını sağlamlaştırmış idi. İbrahim Peygamberin ölümünden sonra İbraniler, 12.yy’ın sonuna kadar Mısır’da yaşamaya devam etmişlerdi. İbranilerin bölgede giderek nüfus bakımından çoğalması ve önemli rütbeleri işgal etmesi Mısır’ın yerli halkı tarafından hoşnutsuzluk ile karşılanmış bunun sonucunda da bölgede İbranilerin soyunu kurutmak için harekete geçilmişti. Bu soykırım karşısında Musa, Nil’in sularında yıkanan firavunun kızları tarafından kaçırılarak kurtarıldı.

                Yahudilerin inancına göre Musa Peygamberdir ve İsrail’in ilk başkanıdır. Geleneğe göre ise Musa Peygamber Sina Dağından Tora’yı(Tevrat) almış ve İsrail dininin kurucusu olmuştur. Babası Amram ve annesi Levi kabilesine mensup olan Musa, Firavunun sarayında yetişmiştir. Delikanlılık çağında ise bir İbrani’ye kötü muamele yapan Mısırlıyı öldürerek Midyan’a kaçmıştır. Orada çobanlık yapmış, bu sırada rahip Jethero’nun kızı Tsipara ile evlenmiştir. Musa Peygamber, İbraniler üzerinde devam eden baskılardan halkını kurtarmak için Mısır’dan ayrılmıştır.

                Mısır’dan ayrılan İbraniler M.Ö. 1250 yılında Musa tarafından Sina bölgesine yerleştirilmiştir. Burada 12 kabileye ulaşan İbranileri Musa Peygamber tek çatı altında toplamıştır. Musa, bu birleşimde dini kuralları uygulayarak Tanrının ona bildirdiği “10 Emir’i”  açıklamıştır. Kısa sürede dinlerinden dönen İbraniler 40 yıl sürgün hayatı yaşamıştır. Daha sonra Musa tarafından ikinci kez Filistin’e getirilen İbraniler, burada bulunan Fenikelileri yenilgiye uğratmışlardır. Yapılan bu savaşı kazanan İbraniler Lut Gölü’nün çevresine yerleşmişlerdir. Daha sonra ise 12 bölgeye yerleşen İbraniler 12 kola ayrılmışlardır. Bölgede meydana gelen Filistin İbrani mücadelesi ise İbranilerin milli kimlik kazanmalarını sağlamıştır. Bu bakımdan baktığımızda ilk İbrani siyasi birliği Filistinlilerin, İbranilerin topraklarını yakmak için düzenledikleri akınlar sırasında gerçekleşmiştir. M.Ö. 1180’lerden başlayan Benjamin kabilesinden Kral Saul önderliğindeki direniş, Filistin’e son vermiştir. Saul’un hükümdarlığı döneminde İsrail devlet olma yolunda hızlıca ilerlemiş, halk karizmatik bir kurtarıcı gözüyle Saul’e bakmaya başlamıştır. Bu teşkilatlanma Davud Peygamberin kuracağı büyük devletin de temellerini oluşturmuştur.

Davud Peygamber Dönemi

                Davud, Kral Saul’un maiyetinde yüksek rütbeli biriydi. Kral ona ölümcül bir kıskançlık besleyince Davud, Yehuda dağlarına kaçtı. Kısa sürede burada paralı Filistin ve gönüllü İbranilerden bir ordu oluşturdu. Davud’un Calut ile dövüşü ve kazanması sonrasında İbraniler arasındaki itibarı hızlıca arttı. Bu olayın ardından İbraniler ikiye bölündü. Kral Saul ile Davud peygamber arasındaki savaştan Davud peygamber zaferle çıkınca Kral Saul kızını ona verdi. Davud peygamber ülkeyi tekrar siyasi birlik altına alarak teşkilatlandırınca göçebe yaşayan İbranilerin hayat tarzları da değişime uğradı. Filistinlilere boyun eğdirip Kenanlı izlerine bu topraklarda son verdi. Böylece İsrail milletinin birliği sağlanmış, bir hükümet, bir merkezi idare ve mahalli bir takım idareler ihdas etmiştir.

Süleyman Peygamber Dönemi

                Krallığı, Fırat’tan Kızıl Deniz’e kadar genişleten Davud’dan sonra Süleyman başa geçmiştir. Süleyman peygamber, İbranilere altın çağını yaşatmıştır. Bölgedeki ticaret yollarına hâkim olmuş, filosu sayesinde değerli madenlerin İsrail’e akmasını sağlamıştı. Kral Süleyman, Kudüs’te Sina tepesine muhteşem bir mabet inşa ettirmiştir. Kudüs’ün konumunu kullanarak ticaret yollarında vergi almıştır. İnşa ettirdiği limanlar sayesinde gemileri Hindistan’a kadar ulaşmıştı. İsrail’i vergi bölgelerine ayıran Kral Süleyman yeni bir ilke imza atmıştır. Fakat bu durum o öldükten sonra devlette ayrışmalara sebep olmuş, kuzeyde bulunan 10 kabile evletten ayrılarak ülkeyi ikiye bölmüştür.

                Kuzeyde 10 kabile tarafından kurulan İsrail Devleti kısa sürede inanç bakımından güneydeki İbranilerden ayrılmıştır. Yönetim olarak da güneydekiler Davud peygamberin izinden giderek monarşiyi kuzeydekiler ise kim kral olmalı sorusunu sorarak demokrasiyi aramaya başlamışlardı. Kuzeydeki İsrail devleti dini maiyetlerinden iyice uzaklaşarak eski Fenike mabetlerini onarıp iki altın buzağa tapınmaya başladı.

                Kuzeydeki İbraniler dinlerini güneydeki Yuda Devletine kabul ettirme çabasına girince kanlı savaşlar meydana geldi. Bu kanlı savaşların sonunda İsrail Devleti Asur tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Ön Asya devletlerinin Asur’a karşı başlattığı birliğe katılan İbraniler III: Salmanasar’a yenik düşünce haraç vermeye başladılar. Bu olay İsrail ile Yuda Devleti’ni yakınlaştırdıysa da yeni bir mücadele döneminin başlamasına engel olamadı. İsrailliler kendi dinlerini Yuda halkına kabul ettirmeye zorlaması durumunda mücadeleler ateşlendi. Ardından Peygamber İlyas ve Elyas arasında süren mücadeleler hanedan değişikliği ile son buldu.

                Hanedan değişikliği ile başlayan huzur ve sükûnet bir süre sonra son buldu. İsrail devleti Suriye Aramileri ile birleşerek Yuda Devletine saldırdı. Yuda Devleti kralı Süleyman, Asur kralı II. Tiglatpilaser’e değerli eşyalar göndererek yardım istedi. Bunun sonucunda II. Tiglatpilaser M.Ö.734 yılında İsrail’e saldırarak krallığı işgal edip yağmaladı. Ardından başkentte bulunan halkın bir miktarını Asur’a sürgüne gönderdi. Yuda Devleti de vergi vermeyi kabul ederek yıkılmaktan kurtulduysa da devlet içerisinde devam eden din çatışmaları devletin zayıflamasına sebep oldu. Yahova ve Boal arasında ki çatışma fitili ateşlemişti. Galip gelen yahova yanlılarından rahipler devlet politikasını adeta ellerine aldı. Yuda Devleti, Mısır ve Babil arasındaki çatışmalarda Mısır’ın tarafını tutan bir tavır sergileyince Babil Kralı bölgeyi istila etmeye başladı. M.Ö. 597 yılında Kudüs’ü ele geçiren Babiller, kenti yağmaladı. Halkın bir kısmını ise Babil’e sürgüne gönderdi. Bağımsızlığını kaybedip bağlılık bildiren İbraniler fazla dayanamayarak isyan edince Babil kralı bu sefer Kudüs’ü yakıp yıktı. Kent hahamlarını öldürdü ve Kudüs halkını Babil’in ücra yerlerine sürdü.

                İbranilerin 60-70 yıllık sürgünü onların milli kimlik kazanmalarına sebep oldu. Yahudilerin kendilerine has bir din olduğunu kabul eden İbraniler bunu milli bir din olarak kabul etmeye başladı. Babil’in Pers egemenliğine girmesiyle sürgün hayatları son bulan İbraniler, Pers Kralı Kyros tarafından M.Ö. 536 yılında çıkartılan emirle topraklarına geri dönme hakkına kavuştu. Pers kralı Artakserkses, 445 yılında Musa’nın yasalarını resmi devlet yasası olarak kabul etti. Onun bu tutumu Tevrat’ın yazılı bir hal olarak ortaya çıkmasına sebep oldu.

                M.Ö. 332 yılında İskender Filistin’i ele geçirdi. Bununla birlikte de Helenistik etkileri Yahudi başrahipleri üzerinde görülmeye başladı. Hatta bir süre sonra başrahipler tamamen yunan kökenli olmaya başladı. Helenistik etkilerinin artması sonucu bağımsızlığını kaybeden Yahudiler Roma hâkimiyeti döneminde ise Hıristiyanlık gibi bir din ile karşı karşıya geldi. Artan Roma baskısı ise Kudüs’ün işgaline sebebiyet verdi.

İbrani Sosyal Hayatı ve Kültürü

İbrani Sosyal ve Kültürel hayatı bugünkü Yakındoğu ve şimdiki Avrupa Kültürünün gelişmesinde ve dini hayatın şekillenmesinde çok önemli olmuştur. İbraniler ilk zamanlarda tarım ve hayvancılığın yanında her türlü günlük işlerde çalışıyorlardı. Hatta bazıları paralı askerlik bile yapmaktaydı. Hayvancılık güneyde küçükbaş olarak sürdürülüyordu. İbraniler kabileler halinde yaşamaktaydı. Her kabilenin başında Şefler bulunuyordu. Kabile içerisinde 2000’e kadar savaşçı bulunabiliyordu. Öyle ki Kabile şefleri yerleşik hayata geçer geçmez kendilerini bölgenin hakimi olarak ilan ediyorlardı. Kalıcı olmayan güçlerini ve yetkilerini de bölgenin kralı emrinde sürdürüyorlardı.

Devlet teşkilatı içinde ülkenin sosyal ve ekonomik yaşamını ellerinde tutan krallığın sarayında yüksek rütbeli subaylar ve görevliler tüccarlar, ve büyük toprak sahipleri olan soylular bulunurdu. Ticaretten elde edilen lüks eşyaları soylular kullanmaktaydı. Bu sayede de soylular rahat bir yaşam sürmekteydi. Zenginlerin büyük bir çoğunluğu küçük baş hayvanlara ve kadınlardan oluşan kölelere sahipti. Ülke topraklarında adalet ve ticaret bu soyluların elindeydi.

Oluşan bu sosyal farklılık Musa, Davud ve Süleyman peygamberlerin yapmış olduğu icraatlar vasıtasında dengelenmeye başlanmıştır. Sami ırkından olan Yahudilerin kullandığı dil İbranicedir. Kelimenin kökü Arapçadan dere ve nehrin öbür kenarına geçmek manasında olan İbır’den gelir. Kenan diyarından dünyanın dört bir tarafına yayılan ve varlığını diasporada sürdürmesi nedeniyle İbranice özellikle 19. Yüzyılda Avrupa’da ivme kazandı. Yine İbranice 20. Yüzyıl ortalarından itibaren İsrail’de sosyal hayatın bütün alanlarında giderek daha fazla kullanılmaya başlamış ve modern manada bir yazı ve konuşma diline dönüşmüştür. İbrani Alfabesi sağdan sola doğru yazılan ve harflerin ayrı ayrı yazıldığı 22 sessiz harften oluşur.

En eski İbrani belgeleri M.ö. 1200 yılından kalma Kenan dili yazısıyla yazılmış metinlerden oluşur. İbraniler dillerini ve alfabelerini Sina çölünün göçü sırasında belgeye aktarmışlardır.

İbrani Sosyal hayatına etki yapan dini ve ahlaki kanunlar Musa tarafından halkına öğretilmiştir. İki taş levhaya yazılı bu kanunlar Tanrı tarafından 10 Emir olarak Musa’ya bildirilmişti. Bu kanunlardan üçü Tanrıya olan vazifeleri kalan yedisi ise yakınlarına olan vazifelerini içermektedir.

İbranilerin o dönemde tek tanrılı bir dini benimsemeleri onları Ön Asya kavimlerinden farklı kılmıştır. Musevilik olarak ta adlandırılan bu tek tanrılı Yahova kültürünün oluşması kısa sürede gerçekleşmemiş çok tanrılı bir inanç sisteminin içinde sancılı bir şekilde dönemin iktidarlarıyla çatışarak oluşmuştur.

Kültürün temelinde Tanrı Yahova birdir ondan başka tanrı yoktur düşüncesi yatar. Yahova dünyayı yaratan ve yönetendir.

İbranilerin dini kanun ve kitabı Tevrat’tır. Tevratı konu alan konular zamanla kaleme alındırdığı için ilahi mahiyetini kaybetmiştir. Tevratı oluşturan 5 ana unsur bulunur. Bunlar sırasıyla Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye  dir.

Tevrat ilk olarak M.Ö. 10. Yüzyılda derlenmiştir. Bu ilk edebi metinlere ise daha sonra dünyanın yaradılışınıve İsrail oğullarının Kenan ülkesini ele geçirişi de Yahudi tarihi olarak eklendmiştir.

621 yılında ise yenileme çalışmaları yapılarak Tevrat tek metin halinde toplanmış ve böylece Tora oluşturulmuştu. Tevrat’ın kesin normlar bütünü haline getirilmesi ise M.S. 2. Yüzyılda gerçekleştirildi.

Diğer dinlerde bulunan Evrensellik anlayışının aksine Yahudiliğin sadece İbranilere gönderilen özel bir din olduğu fikri günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır.

Roma İmparatoru Titus İbranileri bölgelerinden sürmesi ve Kudüs’ü tahrip etmesinden sonra İbraniler tarihsel süreçte bir takım dini politik değişmelere giderek Arz-ı Mevud düşüncesine yönelmişlerdir.

Fenikeliler

Adı ve Kökeni

                Fenike adı ilk olarak Yunanlı tarihçi Homeros tarafından kullanılmıştır. Fenikelilere bu ismi veren Yunanlılardır. İlk olarak kızıl insanlar anlamına gelen phonikes ismini vermişlerdir. Fenikeliler ise kendilerine, Akadca bir kelime olan Kenan demişlerdir.

                Eski Mısır yazıtlarında Fenikelilerden Khal veya Khar, halkına ise Kholu denilmekteydi. Ayrıca bunların yanında Kefa, Kefet’de kullanılmaktaydı. Her ne kadar bu isimler kullanılsa da Fenikeliler kendilerini Kenan yahut Kenanlılar olarak adlandırmışlardır. Bu isim Hurrice kökenli olan Kenangigi’den gelmektedir. Anlamı kırmızıdır. Fenikeliler bunun yanında isimlerini bağlı oldukları şehirlere göre de alırlardı. Mısır yazıtlarında, Mezopotamya, Mısır ve Anadolu Kenan ülkesi olarak geçmektedir. Yine bazı kaynaklarda ise Fenikeliler, Tirliler olarak da adlandırılmışlardır.

                Fenikeliler Hint-Avrupalı, Ege Göçmenleri ve Sami kavimlerin kaynaşması sonucu oluşmuştur. Bu karışık kavme Helenler Fenike demişken, doğulu kavimler ise Kenanlılar demiştir. Yapılan araştırmalar sonucu M.Ö. 3000 yılında Arabistan çölleri ve Sina yarımadasından geldiği söylense de bir kısım görüş bu kavmin Sami kökenli ve yerli olduğunu savunmaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan Ugarit metinleri ise güney kavimlerinden olduklarını destekler niteliktedir. Antik yazarlar da farklı görüşler savunmuş bu nedenle de Fenikelilerin kökeni meselesi halen aydınlatılamamıştır.

Fenike Coğrafyası

                Fenikeliler Akdeniz’in doğusunda yer alan Suriye ve Filistin bölgesinde yaşamışlardır. Fenike adının kullanıldığı bu bölge, Suriye’nin Tyr’dan Ugarit’e kadar uzanan ince kıyı şerididir. Bölge doğuda ormanlarla kaplı Lübnan dağları ile çevrelenmektedir. Dağlık alanlar yerleşimi parçalara ayırmış özellikle kıyı kesimlerinde tarım ve önemli liman kentleri kurulmuştur.

                Fenike toprakları bulundukları bölgenin merkezi olan 10 tane deniz kentine sahipti. Bu kent devletleri balıkçılıkla uğraşmaktaydı. Bulundukları konum dolayısıyla Fenikeliler, Anadolu ve Ege bölgesi ile Arabistan arasında bir geçiş kültürü oluşturuyordu. Fenikeliler, Lübnan dağlarında bulunan Sevi, Sedir ve Çam ağaçlarını çok yönlü kullanmışlardır. Bunun için de Mezopotamya ve Anadolu’da ki ormanlık alanları ele geçirmek için savaşlar yapmışlardır. Bölgenin dağlık olması tarımı zorlaştırmış, tahıl ve incir yetiştirilirken zeytinlik ve bağcılık yapılmıştır. Kereste ise başlıca gelir kaynağı olmuştur.

   Fenike Tarihi

                Fenike dilinde yazılmış yazıtlarda kentlerde bulunan hükümdarın adı, hanedanın devamı, anıt ithafları gibi, tanrılara göndermeler bulunmaktadır. Bu yazıtların çoğunluğuna Byblos’ta ulaşılmıştır. Fenike tarihine ışık tutabilecek kaynaklar arasında Losephos’un Tyros yıllıkları gelmektedir. Bu eserlerde kentlerin tarihiyle ilgili bilgiler verilir. Asur yıllıkları, Fenike ve mısır ilişkilerini anlatan Venemon’un Öyküsü dışında Mısır ve Mezopotamya kaynakları Fenikeliler hakkında pek fazla bilgi vermez. Doğuda Fenike tarihini aydınlatma konusunda en önemli kaynak Eski Ahittir.  Geç klasik kaynaklar ise Fenikelilerin son devresine ışık tutar.

                Fenikeliler, ticaret ve tarımda oldukça gelişmişlerdir. Öyle ki X.yy’da uzun deniz yolculuklarına çıkabiliyorlardı. Bu alanda ki gelişim ne yazık ki siyasi alanda sağlanamadığından kısa bir süre sonra Fenike, Mısır hakimiyeti altına girdi. Bölgede en önemli kent Sayda idi. Sayda’nın Filistinlilerin saldırıları spnucu yakılıp yıkılması avantajı Tyros’a geçirdi. Tyros, bu vakitten sonra Fenike ticaretinde en etkin rol oynamaya başladı.

                Fenikelilerin Bağımsızlık çağı M.Ö. 1200 yılında gerçekleşen deniz halkları istilası ile başlamıştı. Yoğun bir göç dalgası bölgeyi hareketlendirdi. Bunun sonucunda İbrani ve Arami kentleri gelişirken Fenike kentleri kıyıya doğru sıkışmaya başladı. Bu dönemde hissedilen Mısır hakimiyeti, Asur’un Mısır’ı yenilgiye uğratmasıyla hafifledi. Böylelikle Fenike kentleri tek tek bağımsızlığını kazanmaya başladı. Bu kentlerden en önemlileri Arados, Sidon, Byblos, Tyros ve Akka kentleriydi. Bu şehirlerden Sidon, bu dönemde diğer kentlere hakim güç olarak karşımıza çıkmaktadır. M.Ö. 1000’li yıllara gelindiğinde ise Tyros kendi Sidon’a başkaldırarak önem kazanır. Yine bu dönemde Mısır hakimiyeti azalınca Asur Kralı Tigletpileser yukarı Suriye seferine çıkmış ve Byblos, Sidon ve Arados’u haraca bağlamıştı. Tigletpileser bu seferinde amaç olarak bölgede bulunan sedir ağaçlarını ele geçirerek kereste ihtiyacını karşılamak istemiştir. Ayrıca denizlere açılmak isteyen Asur devleti bu sebepten dolayı Fenike kentleri üzerindeki baskılarını arttırmaya devam etmiştir. Bu baskılar Asurbanipal döneminde de devam etmiş baskılar sonucu birçok Fenike kenti haraca bağlanmıştır. Bir dönem sonra da bu haraçlar toprak ilhaklarına dönüşmüştür.

                V. Salmanasar’ın Sarmaria’yı, Sargon II’nin Kıbrıs’ı işgal etmesiyle Akdeniz ticaretindeki dengeler önemli ölçüde Fenikeliler aleyhinde değişti. Asurluların Persler tarafından yıkılmasından sonra Fenikeliler önce Mısır, sonra Babil hâkimiyetine girdiler. Yıkılan Babil devletinin ardından da Fenikeliler, Perslerin hâkimiyeti altına girdi. Böylece Fenike toprakları Perslerin 5. Satraplığı haline geldi.

                Fenikeliler çok geçmeden Perslere karşı Yunanlıların tarafını tutma yoluna gittiler. Bir süre sonra da isyan ederek topraklarını Pers hâkimiyetinden kurtarmayı başardılar. Bölgedeki Pers hâkimiyet, de uzun ömürlü olmayınca tarihi İsos Savaşı’ndan sonra bu seferde İskender’in (Makedonya) hâkimiyeti altına girmişlerdir. Bölgede tamamlanan Makedon hâkimiyeti ise Fenike kültürünü derinden etkiledi. Zamanla Fenike dilinin yerini Yunanca almaya başladı. Sık sık değişen hâkimiyet safhaları yüzünden Fenike ticareti de Akdeniz’de ki önemini kaybetmeye başladı. Böylece bu denizde Yunan Ticaret koloniciliği artmaya başladı.

                Sur kentinden kovulan bir grup isyancı Fenikeli Kartaca’yı kurdu. Kartaca İmparatorluğunun kurulmasının ilk aşaması bölgede faaliyet gösteren İbiza Kolonisi olmuştur. Bu dönemde ticaretteki en çok kullanılan materyal Lapislazurit Taşı olmuştur. Birçok yerde Fenike kolonisi bulunması da ticareti kolaylaştırmıştır. Hızlıca gelişen Kartaca birçok Fenike kolonisini ele geçirmiş her ne kadar bağımsız gözükse de ticaretten kazandığının %10’unu merkeze göndererek bağlılığını bildirmiştir. Fenikelilerin günümüze kadar ulaşan en önemli özellikleri alfabeleridir. Fenikeliler yazılarını konuştukları gibi yazmaktadırlar.

FENİKELİLERİN KURMUŞ OLDUĞU KOLONİLER

Berberilerin yaşamış oldukları Kuzey Afrika bölgesinde M.Ö 1200’den sonra hızla gelişen Fenike kentleri deniz aşırı devletlerle ticari ilişkiler kurmuşlardır. Zengin ticaret ağı sayesinde Fenike Uygarlığını kurmuşlardır. Fenikelilerin denizcilikteki gelişmelerine paralel olarak M.Ö. 1200 yıllarında bölgedeki siyasi güçlerin ortadan kalkması ile birlikte en parlak dönemini yaşamışlardır. Fenikeliler yalnızca kendi kentleriyle ticaret yapmamış aynı zamanda bütün Akdeniz’i dolaşıp, uygun topraklarda kolonilerini kurmuşlardır. Ekonomik anlamda güçlenen Fenikeliler, aynı başarıyı askeri alanda gösterememişlerdir.

Fenikelilerin Kuzey Afrika’yı egemenlik altına aldıktan sonra kurduğu koloniler; Cadiz(İspanya’nın güneyi), Utica(Tunus), Leptis Magna(Libya-Khoms), Hadrumetum (Suse)’dır.

FENİKE KÜLTÜR ve MEDENİYETİ

Fenikelilerin diğer Ön Asya topluluklarından ayıran en önemli özellikleri; bulundukları coğrafyanın avantajlı konumu ve bu avantajı oldukça iyi değerlendirerek kurdukları ticaret kolonileri sayesinde oluşturdukları ticaret ağıdır. Sahilde kurulu Fenike şehirlerinde yaşayan halk; zengin ailelerden oluşan aristokratlar, zanaatkârlar, asker, işçi, rahip, esnaf ve gemiciden oluşmaktaydı. Ticaret ile uğraşan ve para kazanan zengin kesim her türlü nüfuzu elinde bulunduruyordu. Ancak buna rağmen her işi ücretle yapmak zorundaydı.

Fenike kentleri kendine ait düzen ve kanunları olan küçük birer devlet gibiydiler. İlk dönemlerde bu kentlerin krallar tarafından yönetildiği sanılmaktadır. Zamanla kral ve halkın seçmiş olduğu kişiler üzerinden aristokrat sınıfın belli bir denetim kurduğu görülür. Bu kentler gerçek anlamda merkezi devlet otoritesinden yoksundurlar. Hiçbir zaman merkezi bir otorite etrafında toplanamamışlardır.

Dönem dönem zengin bir kentin diğerlerini etkisi altına alması ekonomik güce dayalı bir olaydır. Örneğin Fenike tarihinde Sayda ve Sur şehirlerinin gerçekleştirdiği gibi bir kent ticari başarısının sağladığı güç ile etkinliğini arttırıyor ve diğer kentler üzerinde baskın bir güç oluyordu.

Kölelik ise ailevi özelliği olan bir yapılanmaydı. Zanaatçıların dışında her halkın kölesi vardı. Kölelik mal olarak görülüyor, pazarlarda alınıp satılıyordu. İki ya da üç kölesini kaybeden yoksulluk tehlikesi ile karşı karşıya kalıyordu. En çok kölenin olduğu yer kralın malikâneleriydi.

Fenike dini hakkındaki bilgileri Fenike kentlerinde bulunan çok sayıda yazıttan öğrenmekteyiz. Byblos’un başlıca Tanrıları El, Baalat ve Adonis’tir. El, Byblos’ta önde gelen bir tanrıdır ama aktif değildir. Yalnız Sami dininde özel önem taşıyan bir tanrıdır. Baalat adı efendi anlamına gelir ve kentin hâkim tanrısı olarak tanrı El’e göre daha çok aktiftir. Bereketi temsil eden bu tanrı bitkilerin yanı sıra tanrıların ve insanlarında anası sayılan toprak anaya eştir. Baalat tüm yakın doğuda karşımıza çıkan eski bir ilahtır. Sümerlerde İnnin, Babil ve Asur’da İştar ve Mısır’da İsis adını alır. Üçüncü tanrı Adonis adını Yunanlılardan almıştır. Bu tanrının adı Sami kökenli olup efendim anlamına gelmektedir. Yunan mitinde ve kaynaklarında her yıl ölüp yeniden doğuşu ifade eden bitki örtüsünü temsil eden bu tanrı doğunun ana tanrıçasının yerini alır. Bu tanrılar üçlüsü kentten kente esneklik göstermiştir.

Byblos tanrılarından farklı Yunanlıların Apollo’yla özleştirdikleri doğu kökenli başka bir Tanrı’da yıldırım ve ateş tanrısı Reşef’tir. Yine kökeni çok uzaklara dayanan buğday ve sabanın mucidi olarak bahsedilen buğday tanrısı Dagon içinde durum aynıdır.

Fenike tanrıları arasında çok eski oldukları görülen kişilik ve işlevleri simgeleyen tanrılar vardır. Bu tanrıların kültleri bulunmamaktaydı ve öyle her yerde de görülmemekteydi. Antik Fenike dininde göksel kültler pek yaygın değildi. Fenike göksel kültü sonraları Helenistik dönemde ve Babil etkisi altında gelişmişti.

Fenike dini kült törenleri dağlarda, kutsal sayılan su, ağaç ve kaya yanlarında yapılıyordu. Sular bu anlamda çok önemlidir. Taş kültünde sunaklara yerleştirilen “tanrının evi” anlamına gelen koni şeklindeki taşlara “baitylos” adı verilmişti. Tapınaklarında ise merkezde küçük bir şapel ya da baitylos ve önünde kurban sunağı bulunurdu. En ünlü baitylos Byblos tapınağında yer alır ve bunu Roma dönemi sikkelerinde de görmek mümkündür. Buluntulardan anlaşıldığı üzere tapınaklarda çalışanlar rahipler ve başrahiplerdi.

Fenikeliler genellikle tanrı Adonis adına şenlikler düzenlemişlerdi. Şenlikleri tanrı içilen yapılan cenaze, kurbanlar ve ziyafetlerden oluşmaktaydı. Fenikelilerde görmüş olduğumuz cenaze törenleri, tabutlar ve mumyalama geleneklerinden anladığımız üzere ahiret inancının varlığına delildir.

Fenikelilerin dünya tarihine kazandırdığı en önemli gelişmelerden birisi ise alfabeyi Akdeniz bölgesine yaymış olmalarıdır. Fenikeliler aracılığı ile Yunanlılar alfabe ile tanışma imkânı bulmuşlardır. Alfabenin icadı konusu net olarak bilinmemektedir. Bununla birlikte Akdeniz’e yayılan bu basit, kullanışlı, 22 harften oluşan bu alfabe Fenikelilere aittir.

Fenike yazıtlarında rastlanan dilin, Suriye-Filistin bölgesinin hem eski hem de çağdaş diğer Sami dilleriyle ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Fenike dili bağımsız olarak ortaya çıkmış, aşamalar ile gelişme göstermiştir. Tarihinin ve kültürünün bölündüğü gibi lehçelere bölünmüştür. Başlangıçta kullanılan Fenikece sonraları yerini Aramiceye bırakmıştır.

Fenike sanatı, bulunduğu coğrafyanın sanatı etkisinde kalmıştır. Kendilerine has bir üslup oluşturma girişimleri ancak Tunç çağında görülmüştür.

Sanatlarında Suriye ve Mısır etkileri açıkça görülmektedir. Heykeller, fildişi ve bronz eserler ve kabartmalar Fenike sanatının başarılı örnekleridir.

Üzeri işlemeli cam vazolar, kadeh ve sürahiler Fenikelilerin cam işlemeciliğinde ilerlediklerinin göstergesidir. KKTC’nin Karpaz bölgesinde gün yüzüne çıkarılan 3 ayrı gömüt odasından oluşan mezarın en önemli özelliği mezar giriş kapılarından birinde bulunan Fenikelilerin tanrıçası Astarte’ye ait kabartma tekniğiyle yapılmış boynuzlu insan başı portresidir. Babilonya’da “İştar”, Kartaca’da “Tanit” olarak bilinen Fenikelilerin tanrıçası Astarte’ye ait olduğu saptanan kabartma heykele KKTC’de ilk kez rastlandı. Ayrıca buluntular arasında kobalt mavisi camdan yapılmış sarı ve beyaz renklerle bezenmiş Fenike minyatür parfüm şişesi oldukça önemlidir.

Genel adı Alabastron olan Doğu Akdeniz camlarının bu en klasik örneklerinde, Akdeniz’in maviliklerinden, dalgalarından ve doğanın yeşilden, sarıya ve kahverengiye çalan çok çeşitli tonlarından esinlenilmiş. Doğu Akdeniz’in gezgin tüccarları çeşitli esansları, kokulu yağları ve kimi zaman da değerli ilaçlarını bu şişelerde dönemin seçkinlerine ulaştırmışlar.

Demir çağı özelliği taşıyan fildişi eserler genellikle Nimrud, Samaria, Zincirli, Arslantaş ve Horsabad’da bulunmuştur. Altından, gümüşten ve tunçtan yapılma kâselerde buluntular arasındadır. Demir çağı özelliği taşıyan bir diğer buluntu ise silindir Fenike mühürleridir. Bu mühürler tüm Suriye-Filistin bölgesinde görülmüştür bunun yanında İsrail ve Arami bölgelerinde de görülmüştür.

Fenike tapınak mimarisi ise daha çok Mısır etkisi altında kalmıştır. Tapınakları kutsal şapeli saran geniş kutsal bir alandan oluştuğu görülür. Fenike tapınaklarının kalıntıları Tel Sukas, Sidon, Amrit ve El Hayat’ta bulunur. Günümüze ulaşmış en iyi tapınak Amrit tapınağıdır.

Fenike mezarları ise kayaya oyulu bir koridor ya da dromos ile ulaşılan büyük odalardan oluşmaktadır. Fenikeli mühendislerin baraj ve köprü yapımında da oldukça başarılı işler ortaya çıkarmışlardır. Arados, Sidon ve Tyros’taki baraj kalıntıları bunların en iyi örnekleridir. Kartaca’da ki yapay limanda mimarinin başarılı bir örneğidir.

Başlangıçta Fenike halkı balıkçılık yaparak geçimini sağlıyordu. Kürekli hafif tekneleriyle denize açılmışlardır. M.Ö. III. Binlerden itibaren Mısır’a hatta Ege Denizine kadar açılmışlardı. Afrika’daki Numdia ve İspanya kıyılarına kadar gelmişlerdi. Cebelitarık boğazına ulaşan ilk denizciler de Fenikeliler olmuştur. Bir diğer başarıları ise M.Ö. I. Binlerde Kamerun’a kadar tüm Batı Afrika kıyılarına ulaşmaları olmuştur.

Bu büyük Fenike yayılımı muhakkak maden ticareti ile ilişkilidir. Fenikelilerin bakır, gümüş ve kalay gibi madenlere ulaşma ihtiyacı Anadolu ve Kıbrıs sahillerinde ticareti başlatan unsurlardan olmuştur. Kurulan yerleşimlerde bu nedeni doğrular niteliktedir. M.Ö. 820’de kurulan ilk yerleşim Kıbrıs’ın Kition kenti çevresinde olmuştu. Zamanla batıya doğru ilerlemek adına yeni merkezler kurulma ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bunun sonucunda da Kartaca gibi kolonilerin kurulumu gerçekleşti. Sonraki zamanlarda kurulan Gadir şehri ise maden yataklarından dolayı büyük bir ticaret merkezi haline gelmişti.

Yaptıkları seferler sırasında Kıbrıs’a, Ege Adalarına, Çanakkale ve uygun gördükleri yerlere koloniler kurdular. En önemli kolonileri Tunus çevresindeki Kartaca’dır.

Fenikeliler gemi yapımında ve teknikte de bir takım gelişmelere öncülük etmiştir. Fenike gemileri oldukça ilkeldi. Kürekler ile birlikte kare şeklinde yelkenler kullanılmıştır. Tyros, Sidon ve Gebal gemi yapımında önde gelen kentlerdendir.

Adadaki yerleşmeleri kerteriz alarak ve yıldızlara bakarak yön tayin ettiklerini ve bu sayede açık denizlere yol aldıklarını görmekteyiz.

Asurlular tarafından yapılan ve Balavat’ın tunç kapısındaki tasvirlere göre Fenikelilerin 3 tip gemi kullandıkları görülür. Bunlardan birisi ticaret gemisidir.

Fenikeliler denizlerde ticaretin yanı sıra başka ülkelerden çocuklar kaçırarak korsanlıkta yapmışlardır.

Fenikeliler sınırlı topraklarda tarım yapmayı da başarmışlardır. Verimi arttırmak için sulama kanalları inşa etmişlerdi. Kayalık toprakları ise ağaç ekimi için kullanmışlardır. En yaygın ağaçlar; üzüm, zeytin, incir, hurma ve nar ağacıdır.

Fenike ticaretinin temel unsuru olan ve ihracatı yapılan servi ve köknar ağaçlarıydı. En önemli sanayi dalını tekstil oluşturuyordu. Giysilerin yapımı sırasında boyama işlemi uğraştırıcı yöntemlerle gerçekleştiriyorlardı. Sanayideki diğer bir alan ise camcılıktı. Metal ve fildişi işçiliğinin geliştiği Fenike topraklarına bakır Kıbrıs’tan, altın ve gümüş Etiyopya’dan ve belki de Anadolu’dan gelirken, fildişi ise Hindistan ya da Punt’tan geliyordu.

Mısır Kültür ve Medeniyeti

Eski Mısır’da Devlet Teşkilatı

                Mısır’da devlet idaresi Nom’larla başlamıştı. Nomlar, Saru adı verilen beyler tarafından idare ediliyordu. Din esaslı mutlak hakimiyet altında yönetilen Mısır’da tek hâkim firavundu. Firavun, tanrıların oğulları ve mirasçısı olarak görülmekteydi. Yeni krallık dönemiyle birlikte de Firavunlar direkt olarak tanrı ilan edilmişlerdi. Firavun, en büyük dini lider ve ordunun başkomutanıydı. Mısırda erkek varis bulunmadığında kraliyet ailesinden evlenen kişi kral oluyordu. Firavunlar, yaptıkları işleri Kral Yıllıklarına yazıyorlardı. Firavunun iki önemli yardımcısı bulunmaktaydı. Bunların birisi toprakların güney tarafını yöneten Beyaz Ev, diğeri ise kuzey tarafı yöneten Kırmızı Evdi. Kraldan sonra en yetkili kişi vezirdi. Kralın yakın akrabaları vezir seçiliyordu. Bunlar sadece krala hesap vermekteydi. Mısır’da eyaletler de kralın atadığı valiler tarafından yönetilmekteydi. Mısır idaresinde Kâtiplikte önemli bir yer kaplamaktaydı. Kâtiplere, Sırların Başı denirdi. Kâtipler, Hayat Evi denilen okullarda yetişirlerdi. Katiplerin görevleri özel veya resmi kurumlara göre değişiklik göstermekteydi. Mısır’da katip olmak için üst düzey bir sınıfa mensup olmak gerekmiyordu. Vezirle ve çok nadir olarak kralın kendisiyle, yerel yöneticilerle görüşme, resmi raporlar ve diğer resmi belgelerde düzenleme yapmak sadece Mezar Katibinin göreviydi.

                Mısır’da bazı mesleklerde kişisel becerilerin ortaya konulması daha önemliydi. Kralın bizzat ilgilendiği bir işte yükselmek oldukça kolaydı. Gençler küçük yaşta meslek öğrenmeye başlarlardı.

Eski Mısır’da Sosyal Düzen

                Mısırlılar için aile oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Mısırda çekirdek aile kavramı gelişmiş aile büyüklerine saygı ve hürmette kusur edilmemişti. Eski mısırda da miras ve mirasçılar vardı. Hatta mirastan men edilme olayı bile günümüze ulaşan belgelerde rastlanmaktaydı. Bazı dönemlerde mezarlar ailelerin son kez bir araya toplandıkları yer olarak görülse de kimi mezarlar sadece karı koca dan oluşmaktadır. Ramsesler dönemine ait 20 mumyanın bir arada bulunduğu görülmektedir. Eski Mısırda tam olarak evlilik kurumu yoktur. Ancak erkeğin kız tarafının onayını almak için ödediği başlık parası bulunmaktadır. Boşanma işlerinde ise eşler ne getirmişse onu götürebiliyorlardı. Ortak alınan malların ise üçte ikisi erkeğe biri de kadına düşecek şekilde dağıtılıyordu. Ayrıca boşanan kadının yeniden evlenmesi maruz görülmüyordu. Bazı durumlarda hanedan içi evlilikler görülüyordu. Bu her ne kadar kraliyet ailesinde görülse de Mısır halkı tarafından benimsenmemişti. Üstelik tecavüz, zina vb. suçlar cezasız bırakılmamıştı. Mısırlı aileler geleneksel olarak çok çocuk yapmaktaydı. Doğum sırasında ise ölüm oranlarının çok fazla olduğu bilinmekteydi. Kısırlık durumunda ise mısırlılar evlat ediniyorlardı. Eski Mısırda konutlar büyük malikaneler ve mütevazi evler olarak ayrılıyordu. Her biri 2400 metrekare olan villaların olduğu da bilinmekteydi. Banyo bu dönemde kullanılmaktaydı. Resimlerde ailelerin bir araya gelerek yemek yedikleri ziyafet sahneleri ve bunlara hizmet eden hizmetçilerin olduğu da tasvirlerden anlaşılmaktaydı. Deir-El Medine köyündeki arkeolojik kalıntılar sayesinde de işçi evleri hakkında bilgilere kapsamlı olarak ulaşılabilmiştir. Bu evler genellikle 40 ila 120 metrekare arasında değişirdi. Evlerin genel görünümleri iç içe geçmiş boyutlarda ve hepsi zemin katta bulunan odalar topluluğu şeklindeydi. Bu evlerin yol hizasından aşağıda kalan kısımlarında ruhlara adak ve sunak yapılır, yol hizasında olan yerlerde ise köy koruyucusu Amenofis’i anımsatan kör kapılar bulunurdu. Pencerelerle aydınlatılan bu alanlarda yaşam sürerdi. Mısırlılar arkadaşlık ilişkileri de kurmuş fakat bunlar mesleki zorunluluklardan dolayı olmuştur. Önemli dinsel günlerde veya krallığın düzenlediği festivallerde halkın her kesiminden insanlar katılarak kaynaşma sağlanmıştır. Mısırlılar, av, spor, ve belediye işleri dışında bulundukları bölgenin sınırları dışına pek çıkmamışlardır. Deir-El Medine’de ki işçi toplumunun erkekleri vakitlerinin büyük çoğunluğunu kendi işleri ve bölge hakimleri ile birlikte geçirmişlerdi. Mısırlılar çeşitli sosyal konularda ise birbirleriyle yardımlaşma sağlarlardı.

                Mısırlı erkekler genellikle avcılık ve balıkçılıkla ilgilenmişlerdi. Nubya, Fayyum ve Delta bölgelerinde av partileri düzenlemişlerdi. Avlanan hayvanlar arasında timsah, su aygırı gibi hayvanlar yer almaktaydı. Av sırasında genellikle mızrak kullanılmaktaydı. Mısırlılar için dövüş sporları da önemli bir yer tutmaktaydı. Ülkede güreş ve beceri oyunları gibi faaliyetler yapılmaktaydı. Müzik ve dansı din dışında bile kullansalar da dini etkiler çok fazla görülmekteydi. Mısırda köylüler genel olarak tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktaydılar. Yıl sonu herkes vergisini verir, vergisini ödeyemeyen yahut eksik veren ise cezalandırılırdı. Halktan ürettiği miktara göre vergi alınırdı. Elde edilen ürünler ambarlar ve ahırların yakınlarında bulunan işleme merkezlerinde işlenerek piyasaya sürülürdü. Mısırda zanaatkarlar da bir sınıfı teşkil etmekteydi. M.Ö. II. Binyıldan sonra bölgede kölelik görülmeye başlanmış fakat hiçbir zaman ekonomi aracı olmamıştı. Mısırda firavunda hizmet eden birçok kişi bulunmaktaydı. Orta imparatorluk döneminde iki tür hizmetçi sınıfı bulunmaktaydı. Bunlar ayakta bekleyenler ile oturanlar olmak üzere kısımlara ayrılıyordu. Ayakta duran hizmetçiler efendilerinin malzemelerinden ve özel hizmetlerinden sorumluydu. Oturan hizmetçiler ise yiyecek, içecek ve giyecekten sorumluydu. Ayakta duran hizmetçiler genellikle şişman olarak tasvir edilmekteydi.

Eski Mısırda Dil ve Edebiyat

                Mısır dili Hami-Sami dil ailesinin bir kolu olup Afrika’ya özgüdür. Bu dilin M.Ö. 6000 yılından önceki zamanlarda bugünkü Sahra bölgesinde konuşulduğu sanılan ortak bir köken dilden türemiş olduğu bilinmektedir. Eski Mısır’da Hiyeroglif yazı M.Ö.3000’den önce ortaya çıkmış ve daha sonraki dönemlerde yazı sistemi gelişerek Hiyeratik, Demotik ve Kopt(Kıpt) yazısı olarak devam etmiştir. Hiyeroglif yazının çözülmesiyle Mısır dili anlaşılmaya başlanmıştır. Hititlerin ve Mayaların aynı yazı dilini kullandıkları bilinmektedir. Hiyeroglif yazının kökeni tam olarak bilinmemekle birlikte M.Ö. 3000 dolaylarında ortaya çıktığı sanılmaktadır.

Mezopotamya yazısı Mısırlıların kendi yazılarını geliştirmeleri için itici bir güç olmuştur. Her iki yazı sistemi incelendiğinde Mısır yazısının kendi başına geliştiğini söylemek mümkündür. Hiyeroglif

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir