TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE OĞUZ KAĞAN DESTANI VE ÖNEMİ

Halil İbrahim YILMAZ

Tüm Hakları Saklıdır

Destanlar, bir milletin en değerli hazinesidir. Milletlerin bu hazinesi ne kadar dolu olursa, dünyaya ve kültüre saldığı kökleri daha sağlam ve dirayetli olur. ‘Destan’ kelimesi Türkçeye İslamiyet’in kabulüyle birlikte Farsçadan girmiştir. Bir destanın oluşması için öncelikle destanı ortaya çıkartacak toplumun olması gerekmektedir. Ayrıca var olan toplumda “Alp Tipi” yaşam tarzı ve unsurları ön planda olmalıdır. Bunun yanında bu toplumun, destanı kuşaktan kuşağa aktaracak bir de sözlü edebiyatının olması gerekmektedir. Toplumu derinden etkileyen olaylar destanın konusu olur. Bu olaylar ise kuşaktan kuşağa ozanlar tarafından aktarılır. Ortaya çıkan sözlü eserler ise etkisini daha fazla belli etmek ve değişmemek için artık bir dönemden sonra yazılı bir hal almaya başlamıştır.[1] Destanlarda toplumu yakından ilgilendiren konuların yanında milletlerin yaşadıkları tarihi olaylar da efsanevi ve mitolojik figürlerle kimi zaman süslenerek ortaya koyulur. Destanlar anonim olduğu için başlamış olduğu tarih ve yazarı bilinmez.[2]

Tarihimiz ise destanlar açısından oldukça zengindir. Türk topluluklarının inanç ve yaşayışları kendi mitolojilerini oluşturmuştur. Öyle ki destanlarımız geçmişten ders alma, geleceğe ibretle bakma konusunda her anlamda bizleri aydınlatmıştır.

Türk Milleti’nin en önemli kollarından birisi Oğuzlardır. Tarihimizin en önemli destanlarından biri ise Oğuz Kağan Destanıdır. Neticede Türk dünyası Oğuz Kağan’ın fetihleriyle meydana gelmiş, yine Türk töresi onun koyduğu kurallarla oluşmuştur. Her ne kadar bu destan mitolojik unsurlar barındırsa da milli bilinç ve şuuru aydınlatmada, gaflete düşenleri doğru yola çekmekte, Türk töresini ve kültürünü tüm sadeliğiyle aktarmaktadır.

Oğuz Destanından Bahseden Kaynaklar

Oğuz Kağan Destanından bahsetmeden önce, destanın günümüze aktarıldığı kaynaklara bir bakış atmamız icap etmektedir. Bu dönem hakkında en önemli bilgi veren kaynak Reşîdü’d-dîn Fazlullâh Hemedânî’nin (öl.1318) Câmi’ü’t-Tevârîh adlı eseridir. Bu eser, modern anlamda ilk dünya tarihi olarak kabul edilir. Eser, İlhanlı hükümdarı Gazan Han’ın isteği üzerine kaleme alınmıştır. Bu nedenle de Câmi’ü’t-Tevârîh’e ‘Tarîhi Gâzânî’de denir. Câmi’ü’t-Tevârîh bu anlamda birçok yerli ve yabancı araştırmacı tarihçilerin ana kaynağı olarak sayılmıştır. Eserin iki ayrı sürümü vardır. Bunlardan birincisi 1306-1307 yılları arasında tamamlanan üç ciltlik bir eserken, 1310 yılında tamamlanan eser ise dört ciltliktir. Eserin konumuzu ilgilendiren kısmı ise birinci cildidir. Birinci ciltte Türk ve Moğol kabilelerinin çeşitli kolları ve şecerelerinin yanında Gazan Han’ın soyu hakkında bilgiler vermektedir. Bu bölümün Oğuz Kağan Destanıyla başlaması ise oldukça mühimdir. Oğuz Destanının Farsça nüshası Câmi’ü’t-Tevârîh‘te görülür. Eserin bir bölümü rahmetli Zeki Velidi Togan tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.[3]

            Oğuz Destanı hakkında bilgi aldığımız en önemli kaynaklardan biriside Ebülgazi Bahadır Han’ın(öl.1663) kaleme almış olduğu ‘Şecere-i Terâkime’  isimli eseridir. 1603 yılında dünyaya gelen Ebülgazi Bahadır Han, 1642’de Hârizm bölgesindeki Özbek ileri gelenlerinin kendisine biat etmesiyle aynı yıl içinde ölen ağabeyinin yerine Ürgenç’te han ilân edildi. 1659 yılında ise Şecere-i Terâkime isimli eserini tamamladı. Ebülgazi Bahadır Han, eserini herkesin anlaması için Arapça ve Farsçadan uzaklaşıp, Türkçe olarak yazdı. Eserini yazarken birçok yazılı ve sözlü kaynaktan yararlanan Ebülgazi, Reşîdü’d-dîn Fazlullâh Hemedânî’nin eserinin giriş kısmında olan Oğuz Destanından da yararlanmıştır. Bu bilgiler üzerine kendi araştırdıklarını da ekleyerek derlemiş ve Türk kültürüne önemli bir eser kazandırmıştır.[4]

            Bu iki önemli eserlerin yanında Oğuz Destanının Uygur Türkçesiyle yazılı metninin bir kısmı bu gün Topkapı Müzesinde bulunmaktadır. Destanın en değerli olan kısmı Uygurca yazılı olan bu nüshasıdır. Başından ortasından ve sonundan birçok bölümün eksik olması Türk kültürü açısından büyük bir kayıptır.

Uygurca yazılı destanda İslamiyet’in izleri olmamakla birlikte, Moğol ve İran kültürü tesiri oldukça fazladır. Oğuz Destanı birçok dönemde yazıldığı gibi Cengizhan çağında ve ondan sonrada yazılmıştır. Nitekim İlhanlı veziri Reşîdü’d-dîn, Cengizhan ve hanedanının tarihini yazarken kitabın başında Oğuz Destanına yer vermesi ve Zeki Velidi Togan’ın Oğuz Destanının Moğolca nüshasının olduğunu iddia etmesi bizim için oldukça önemli bir durumdur. Ayrıca Oğuz Destanının farklı dönemlerde tekrar tekrar kaleme alınması o dönemde yaşayan insanların sözlerini ve kültürel izlerini taşımaktadır. Söz konusu durum böyle olduğu içinde farklı dönemlerde yazılan destanlarda içerik farklılığı meydana gelmektedir. Örneğin Uygurca yazılan Oğuz Destanında Mani dininin etkileri sıklıkla görülürken, Farsça yazılan eserde İslamiyet etkileri görülür.[5]

            Oğuz Destanına geçmeden önce Oğuz kelimesinin nereden geldiğini, hangi anlamı teşkil ettiğini bilmek gerekmektedir. Türk tarihinde Oğuz adına ilk defa Orta Asya’da Yenisey kitabelerinde rastlanmaktadır.[6] Oğuzlar, Gök-Türk kitabelerinde adı en çok geçen Türk kavimlerinden biridir. Bu kitabelerde Oğuzlara Dokuz Oğuz denmiş ve dokuz boydan meydana geldikleri belirtilmiştir. Oğuz kelimesi ok+tuz şeklinde tasnif edilmiştir. Ok Türklerde çok önem arz eden bir kavram niteliğindedir. Hem yönetim anlamında hem de hâkimiyet sembolü olmasının yanında çok iyi de bir savaş aracıdır.  Okun hâkimiyet sembolü olması onun boy anlamına geldiğinin işaretidir. Nitekim Gök-Türkler on boya dayanmakta, bu boylara da  ‘On-Ok’ denmektedir. Üstelik Oğuz boylarına da baktığımız da ‘Uç Ok’ ve ‘Boz Ok’ diye ayrım yapıldığını görürüz.[7]

 Oğuzların tarihini anlatan destani eserlere Oğuz-name denir. Oğuz Kağan Destanında hem İslami dönem hem de İslam öncesi dönemin izleri görülür. Söz konusu olaylar kaynaklarla farklı anlatıldığından olayları birbirinden kopmada aktarmaya çalışacağız. Farklı kısımları ise dipnotlarla sunacağız. Bu destanın Uygurca yazılmış şeklini rahmetli Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi isimli eserini ve W. Bang ile G.R. Rahmeti’nin yazmış olduğu Oğuz Kağan Destanı isimli eseri temel alarak yazmaya çalıştık. Bu iki eser arasında bile çeviride oldukça fazla değişik yerler mevcut. Nitekim Bang ile Rahmeti’nin yazmış oldukları eserde Uygurca metinden çevrilen kelimeler direk aktarılırken yanlışlıklar yapılmıştır. Bahaeddin Ögel, metni çevirirken dönemin sosyal psikolojisini anlamaya çalışmış ve çevirileri metnin içerisinde adeta yaşayarak yapmıştır. Bu da bize eserin daha verimli bir şekilde aktarılmasına yardımcı olmuştur.

Oğuz Kağan Destanı

Günlerden bir gün Ay Kağan[8]’ın bir oğlu oldu. Bütün obada şenlikler, toylar düzenlenmiş, halk yedirilip içirilmişti. Bu oğlan; gök mavisi gibi yüz rengi, kıp kızıl ağzı ve ateş gibi benzi olan, karakaşlı, kara saçlı yağız biriydi. Bir kez anne sütü içtikten sonra bir daha istememiş[9], pişmiş etler yanında aş ve kımız istemişti. Çok çabuk dile gelmiş[10], kırk gün sonra yürür, oynaşır olmuştu. Günler geçerken bu yiğit büyümüş, geniş omuzlu, iri bilekli, kuvvetli bir yiğit olmuştu. Nitekim gençlik çağına ulaşmış, iyi at binip ok atan, kılıç kuşanıp mızrak savuran bir alp haline gelmişti. Şüphesiz bu yağız alp, Oğuz Kağan’dan başkası değildi.[11]

O vakitler Oğuz Kağan’ın yurdu içinde büyük bir orman vardı. Koca koca nehirler, uzun uzun ırmaklar bu ormanın içinden akardı. İçinde av hayvanlarının yanında bir de çok büyük bir gergedan yaşardı. Bu gergedan ormanın içinde ne bir hayvan ne de bir insan yaşatırdı. Obaları basarak sürüleri yer, halkı perişan ederdi.

Bir gün Oğuz Kağan, bu gergedanı avlamaya karar verdi. Hemen hazırlıklara başladı. Yanına kargı, kılıç, ok ve yayın yanında kalkanını da alıp ormana doğru yola koyuldu. İlk olarak ormanda bir geyik avlayıp söğüt dalıyla ağaca bağladı. Tanın ağarmasıyla geyiğin yanına varan Oğuz Kağan, canavarın geyiği çoktan yuttuğunu gördü.  Bu sefer bir ayı avlayıp, belindeki hanlık kuşağı ile ağaca bağladıktan sonra çadırına döndü. Yine Tan yelinin ağarmasıyla ormana geldiğinde ise ayının da tıpkı geyik gibi canavar tarafından yutulduğunu gördü. Artık bu durum Oğuz Kağan’ın canını fazlasıyla sıkmıştı. Bu sefer kendisi ağacın tam altına gidip durdu. Bir süre sonra canavar gergedan ağacın altına gelmişti. Fakat bu sefer yiyecek değil, karşısında Oğuz Kağan’ı gördü. Hemen bir hamle ile Oğuz Kağan’a saldırdı. Oğuz, saldırıyı kalkanı ile savuşturduktan sonra kargısını gergedanın başına indirdi. Bu hamle ile gergedan yere yığıldı. Nihayetinde Oğuz Kağan, gergedanın başını gövdesinden ayırarak, kendi yurduna götürdü. Etrafa haberler salındı.

 Oğuz Kağan’ın bu durumu dilden dile yayılmaya başladı. Yine günlerden bir gün Oğuz Kağan, ormana doğru yol aldı. Gergedanı avladığı yere vardığında ise bir sungurun gergedanın içini oyduğunu gördü. Hemen eline ok ile yayını alan Oğuz Kağan, bir atışta sunguru avladı. Sungurun da başını kestikten sonra, şöyle dedi;

– “ Gergedan hem geyiği, hem de ayıyı yedi, öldürdü kargım onu, çünkü bu bir demirdi. Koskoca gergedanı, bir küçük sungur yedi, ok yay öldürdü onu çünkü bu bir bakırdı.”[12]

Oğuz Kağan küçüklükten beri Tanrı’yı anar dilinden düşürmezdi.[13] Yine günlerden bir gün, inzivaya çekilmiş Tanrı’ya dua ederken, etrafı bir anda karanlık bastırdı. Ansızın gökten inen bir ışık ortalığı bir anda aydınlık hale getirdi. Oğuz Kağan, hemen ışığın olduğu tarafa doğru yöneldi. Tam bu sırada ışığın ortasında bir kız oturuyordu. Öylesine güzel bir kızdı ki, gülse gök güler, ağlasa gök ağlardı. Oğuz Kağan kızı görünce, aklı başından uçuverdi. Hemen kolundan tutup öz yurduna getirdi.[14] Günler sonra bu kız gebe kaldı ve üç tane oğlan doğurdu. Bunlara sırasıyla Gün, Ay ve Yıldız isimlerini koydular.

Oğuz Kağan avlanmayı çok severdi. Bir gün yine atlanıp[15] ormana doğru yola koyuldu. Ormanda ki gölün ortasında bir ağaç göğe doğru uzanıyordu. Ağacın kovuğunda ise dünyalar güzeli bir kız oturuyordu. Gözü gökten daha gök, saçları ırmak dalgası, inci gibi de dişleri olan bu kız Oğuz Kağanı etkilemişti. Bu kız şüphesiz Tanrı kızıydı. Oğuz Kağan bu kızla da evlendi ve üç oğlana sahip oldu. Sırasıyla bu oğlanlara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini verdiler.

Bir zaman sonra bu çocuklar büyümüş ve alp olmuşlardı. Oğuz Kağan kendi yurdunun içlerine haber saldırarak çok büyük bir toy toplattı.[16] Bu toyda halk yedirilip içirilmişti. Oğuz Kağan, toyun ardından ise halkına dönerek şöyle hitap etti;

– Ey benim beylerim, ilimin ey budunu!

Sizlerin başınıza, ben oldum artık Kağan,

Elimizden düşmesin, ne yayımız ne kalkan!

Damgamız olsun bize, yol gösteren bir bu yan,

Alpler olsun savaşta, bozkurt gibi uluyan!

Demir kargılar ile, olsun ilimiz orman!

Av yerlerimiz olsun, vahşi at ile kulan.

Yurdumuz ırmaklarla, denizler ile dolsun

Gökteki güneş ise, yurdun Bayrağı olsun!

İlimizin çadırı, yukardaki gök olsun,

Dünya devletim olsun, halkımız da çok olsun!

            Oğuz Kağan, bu konuşmasının ardından dört bir tarafa elçiler göndererek kendisine itaat edilmesini istedi. Bildirisinde ise komşularına; “Madem ki Uygurların benim büyük kağanı, O halde sayılırım, ben bir dünya kağanı. Bana bağlıdır artık, dünyanın dört bir yanı. Bana itaat etmek, sizlerden dileğimdir, Benim ağzıma bakıp, durmanız isteğimdir! Bana kim baş eğerse alırım hediyesin, dost tutarım onu ben her zaman bana gelsin. Kim ki ağzıma bakmaz baş tutar olur bana, Ordumu çıkartırım o düşman olur bana! Derim ki baskın yapıp, ezeyim bastırayım! Yok edeyim onu ben ezeyim susturayım! [17]

            Elçiler haberleri dört bir yana ulaştırmaktaydı. O sırada Altun Kağan adında başka bir kağan vardı. Hemen haberi alınca elçisini gönderip Oğuz Kağan’a biat etti. En güzel hediyeleri kendisine getirdi. Oğuz devletinin sol yanında Urum Kağan isminde birisi hüküm sürmekteydi. Kendi gücüne güvendiği için Oğuz Kağan’ın buyruklarına boyun eğmedi. Oğuz Kağan, tekrar bir elçi göndererek itaat etmesini istedi. Bu teklif de geri çevrilince ordusunu toplayan Oğuz, Urum Kağan üzerine sefere gitme kararı aldı. Kısa sürede Muz Dağı eteklerine ulaştı. Gece olmuş Oğuz Kağan uykuya dalmıştı. Tan ağarırken bir den bire çadırda bir ışık belirdi. Bu ışığın içinde gök yeleli gök tüylü bir kurt ortaya çıktı. Bu kurt bir insan gibi konuşuyordu ve Oğuz’a dönerek; “Ey Oğuz! Bilirim, ne dilersin! Urum’un illerinde savaş yapmak istersin. Ey Oğuz! Askerini ben kendim güdeceğim, Ordunun en önünde ben de yürüyeceğim!” dedi.[18] Oğuz Kağan, hemen toparlanarak bu gök tüylü gök yeleli kurdun ardından yola koyuldu. Ordu, kurdun önderliğinde İdil Müren adında ki bir nehrin kenarına gelince durakladı. Burada Urum Kağan ve ordusu bulunuyordu. İki ordu nehrin kıyısında karşı karşıya gelmiş, askerler arasında sıkı bir çarpışma yaşanmaya başlamıştı. Bu savaşın sonuna İdil Müren Nehri kıpkızıl akmaya başlamış Oğuz Kağan, Urum Kağan ve ordusunu yenilgiye uğratmıştı. Urum Kağanın, Uruz Bey adında bir kardeşi vardı. Oğuz Kağan ile Urum Kağan arasında çarpışma başlayınca Uruz Bey, oğlunu iki ırmak arasında bir dağın başında bulunan iyi korunaklı bir kaleye göndermişti. Bu kalenin korunmasını istemiş ve savaştan sonra yanlarına gelmesini emretmişti. Oğuz Kağan bu haberi alınca ordusuyla birlikte kaleye doğru yol aldı. Kale önlerine gelince Uruz Beyin oğlu bir elçi göndererek sulh istedi. Elçi Oğuz Kağan’ın huzuruna bolca altın ve gümüşle gelmişti. Nitekim Uruz Beyin oğlu;

‘Ey Oğuz! Sen benim kağanımsın. Bu şehri korumamı babam emretti. Savaş bitince şehrimdeki halk ile ona katılacaktım. Babam sizinle savaştıysa bunun suçu benim midir? Ben senin emrini yerine getirmeye hazırım. Gayrı kutumuz sizin olsun. Madem ki Tanrı size buyurmuş yer yüzünü almayı, o halde ben de sana itaat edip dostluğundan ayrılmayacağım.’ dedi. Bu sözler Oğuz Kağan’ı etkilemişti. Oğuz bu sayede Urum Kağan’ın topraklarını kendi toprakları yapıp ordusunu da kendi ordusuna kattı.[19]

            Oğuz Kağan, seferlerine devam ediyordu. Nihayet İdil Müren Nehrinin kıyısına gelinmişti. Fakat nehir derin olduğu için karşıya yürüyerek geçmek oldukça zordu. Oğuz, düşüncelere dalmıştı. Bu sırada ordunun içinden Uluğ Ordu Bey ismindeki bir alp gelerek Oğuz’un önünde diz çöktü. Uluğ Ordu Bey, nehri karşıya nasıl geçeceklerini bulmuştu. İdil Müren nehrinin olduğu yerler bolca ormanlık alanla doluydu. Uluğ Ordu Bey’de bu ormandaki ağaçları kullanarak bir sal yaptı. Bu duruma çok sevinen Oğuz Kağan Uluğ Ordu Bey’e bu bölgeyi yurtluk olarak vererek;

            – ‘ Kalıver sen burada, oluver Sancakbeyi! Ben dedim öyle olsun densin sana “Kıpçak” Beyi!’

 Bu vakitten sonra Uluğ Ordu Bey soyundan gelenlere “Kıpçak” denmiştir.[20] Bu sırada gök tüylü gök yeleli kurt tekrar görünmüştü. Kurt tekrar Oğuz Kağan’a kendisini takip etmesini söylüyordu. Sabah olup tan ağırınca ordu ile kurt yola koyuldu. Oğuz bir müddet gittikten sonra konaklamak için durdu. Konakladığı yerde büyükçe bir dağ vardı. Bu dağa Muz Dağ deniyordu. Dağın yüksek kesimleri buzlarla kaplıydı. Oğuz Kağan, her zaman alaca bir ata binerdi. Bu atını hiçbir vakit yanından ayırmazdı. Ama bu at birdenbire ortadan kayboldu. Oğuz Kağan bu duruma içerlenmişti. Ordunun içinde Oğuz’un bu durumunu gören cesur bir alp vardı. Bu alp hemen yola koyularak Muz Dağına vardı. Dokuz günün ardından Oğuz Kağan’ın atını yakalayarak geri getirdi. Oğuz Kağan atını görünce çok sevindi ve atını getiren o cesur beye dönerek;

            – ‘Sen artık buradaki beylere baş olasın. Sana “Karluk” diyeyim adın ebedi yaşasın!’ dedi. Oğuz Kağan bu iltifatlarının yanında bolca da altın verdi. [21]

            Yolculuk yine devam ediyordu. Yol üzerinde gümüşten pencereli çok büyük ve güzel bir ev vardı. Bu evin duvarları altından çatısı ise demirdendi. Oğuz kağan bu evi görünce büyülendi. Fakat evin kapısı kapalı ve kilitliydi. Yine askerlerin arasında çok becerikli bir adam vardı. Onun adı ise Tömürdü Kağul idi. [22] Oğuz Kağan bu kişiye burada kalmasını ve evi açmasını, ardından ordusuna katılmasını emretti. Böylece bu yiğidin adı “Kalaç” olarak kaldı.[23]

            Oğuz bu şekilde yoluna devam ederken gök tüylü ve gök yeleli kurt kaybolmuştu. Bunun üzerine Oğuz Kağan bu bölgede ordusuyla duraksadı. Bölge oldukça kurak ve verimsiz bir bölgeydi. Buraya Cürced diyorlardı. Cürced adlı bu şehrin kağanının çok büyük malı ve atları bulunuyordu. Cürced kağanı Oğuz Kağan’a boyun eğip itaat etmeyince aralarında büyük bir savaş meydana geldi. İki ordunun amansız savaşından sonra Cürced Kağan yenildi ve öldü. Kağanın bütün maiyeti ve hazinesi Oğuz Kağanın himayesine girdi. Malların taşınması için çareler düşünülürken ordun içinde Barmaklıg Çosun Billig adında bir yiğit tekerlekli araba yaparak hayvanları bu arabaya bağladı. Böylece malların taşıması kolaylaşmış olacaktı. Bu arabaya kağnı ismini vermişlerdi. Araç yürürken insanlar “Kanga! Kanga!” diye bağırıyorlardı. Oğuz Kağan bu duruma sevinmiş ve bu halka bundan sonra “Kanga” denmesini emretmiştir.

            Birden gök yeleli gök tüylü kurt Oğuz Kağan’a tekrar göründü. Oğuz, kurdun ardında Hint, Tangut ve Suriye taraflarına doğru yürüdü. Yapılan savaşların ardından bu önemli şehirlerde Oğuz yurduna katıldı. Bu sırada güneyde Barkan adında bir il bulunuyordu. Av hayvanları bakımından zengin fakat oldukça sıcak bir bölgeydi. Bu bölgede ten renkleri siyah olan bir kavim yaşıyordu. Barkan şehri ganimet açısından da çok zengin bir yerdi. Şehrin başında Masar Kağan bulunuyordu. Masar Kağan ordusuyla Oğuz Kağan’ın geldiğini haber alınca hazırlıklara başladı. Yapılan savaşta Masar Kağan yenildi ve kaçmak zorunda kaldı. Böylece Oğuz bu savaşından da çok fazla ganimet elde etmişti.

            Oğuz Kağan bolca savaşların ardında ganimet ve nam bakımından oldukça fazla ün salmıştı. Artık herkes Oğuz isminden çekinir olmuştu. Bu sıralarda Oğuz Kağan’ın yanında aksakallı, boz saçlı, tecrübeli asil bir insan bulunuyordu. Unvanı, Tüşimel’di. Tüşimel, Kağan veziri demekti.[24] Bu vezirin ismi ise Uluğ Türük’dü. Uluğ Türük,  bir gece rüyasında altın bir yay ile üç gümüş ok görmüştü. Rüyada; doğudan batıya uzanan bir altın yay ve kuzeye kanatlanmış üç te gümüş okun olduğunu görmüştü.  Uluğ Türük, gördüğü bu rüyayı hemen Oğuz Kağan’a anlattı.

Bu düşüm benim sana, dirlik düzenlik versin!

 Hakanıma inşallah, birlik güvenlik versin!

 Rüyada ne gördüysem, Gök Tanrının sözüyle,

 Seni de öyle yapsın, Tanrı kutsal özüyle.

 Yeryüzünün ki hepsi, dolup taşar boyuna,

Tanrım, bağışlayıver! Oğuz Kağan soyuna!”[25]

Oğuz Kağan, Uluğ Türük’ün bu sözlerini çok beğenmişti. Yaşının da ilerlemesini göz önünde tutarak Uluğ Türük’ün sözlerine itibar etmişti. Hemen oğullarından küçükleri ve büyükleri çağırtarak ufak bir toy düzenledi. Oğuz Kağan bu toyda oğullarına hitap ederek şunları söyledi;

– ‘Ey benim oğullarım! Benim gönlüm haydi avlansana der. Başa geldi ihtiyarlık, cesaretin hani der. Gayrı av sizindir. Gün, Ay ve Yıldız sizler gün doğusuna, Gök, Dağ ve Deniz sizler de gün batısına varın’ dedi.

Bunun üzerine harekete geçen Oğuz Kağan’ın oğulları babalarının söyledikleri yere doğru yol aldılar. Doğuya giden Gün, Ay ve Yıldız yolda bir altın yay buldular. Hemen bunu alıp Oğuz Kağanın otağına doğru yola koyuldular. Bu sırada batıya giden Gök, Dağ ve Deniz ise yolda üç gümüş oka rastladılar. Onlarda hemen bu okları alıp babalarının otağına doğru yol aldılar.[26] İlk olarak Gün, Ay, ve Yıldız yolda buldukları altın yayı babalarına sundu. Oğuz Kağan, altın yayı alarak üçe böldükten sonra oğullarına pay etti. Bunun üzerine ise bu üç oğluna;

“Ey! Oğullarım! Kullanın bir yay gibi, Oklarınız erişsin, göğe dek bu yay gibi” dedi.

Ardından Gök, Dağ ve Deniz, yolda buldukları üç gümüş oku babalarına takdim etti. Oğuz Kağan yine diğerlerinde olduğu gibi üç gümüş oku eline alarak, üçe böldü.

“ Ey! Oğullarım! Sizlerin olsun bu ok! Yay atmıştı onları, olun sizde birer ok.”

Oğuz Kağan bu sözlerinin ardından çok büyük bir toy toplattı. Toyda altın yay verdiği oğullarına Boz-Ok, üç gümüş ok verdiği oğullarına da Uç-Ok dendi. Oğuz Kağan toy sırasında kırk kulaçlı bir direği sağ yanına diktirip direğin üzerine altın bir tavuk koydurdu. Direğin altına ise ak bir koyun bağlattı. Sol tarafına da bir direk diktirerek üzerine gümüş tavuk koydurdu. Yine bu direğin altına da kara bir koyun bağlattı. Oğuz Kağan sağ yanına Boz-Okların sol yanına ise Uç-Okların oturmasını istedi. Bu toyda kırk gün kırk gece eğlendiler. Toyun sonunda Oğuz Kağan yurdunu evlatları arasında böldü ve evlatlarına şöyle dedi:

“- Ey! Oğullarım! Ne vuruşmalar gördüm, ne sınırlar aştım. Ben ne kargılar ile, ne okları fırlattım. Ne çok atla yürüdüm, ne düşmanlar ağlattım! Ben ödedim çok şükür, borcumu Gök Tanrı’ya! Veriyorum bu yurdu artık sizin buyruğunuza.” [27]

Oğuz Kağan’ın Kim Olduğu Meselesi

Oğuz-nameye göre “ilk cihan hâkimiyeti oğuz kağan tarafından kurulmuştur. Türklerin ilk fatih atası olan Oğuz Kağan, semavi bir menşeden gelmiş ve harikulade vasıflara sahip olarak doğmuştur.[28] Osman Turan, Oğuz Kağan’dan bu şekilde bahsetmiştir. Bu sözleri doğrulayan kaynak olarak da Reşîdü’d-dîn Fazlullâh Hemedânî’nin Câmi’ü’t-Tevârîh adlı eserini gösterebiliriz. Reşîdü’d-dîn Fazlullâh, eserinin başında Oğuz Kağan’dan bahsederken onun soyunu Hz. Nuh’a dayandırmıştı. Bu eser İslami dönemde yazıldığından birçok unsur İslam dinine göre nitelendirilmişti. Câmi’ü’t-Tevârîh’e baktığımızda sanki Oğuz Kağan’ın Türklere gönderilmiş bir peygamber olduğu sonucuna varırız. Bu konuda kesin konuşmak tabi ki de yanlış bir durumdur. Fakat Reşîdü’d-dîn bize göre destanı bu düşünce de yazmış olabilmektedir. Nitekim Oğuz Kağan doğduğunda annesinin sütünü üç gün üç gece içmemiştir. Annesi artık Oğuz Kağan’ın hayatından ve yaşamasından ümidi kesmiş bir şeklidedir. Bir gece rüyasında oğlunun kendisine bir şeyler söylediğini görür. Oğuz, annesine; “Eğer sütünü emmemi istiyorsan biricik Tanrıya iman et. Üzerine olan hakkını olduğu gibi farz kıl!” demiştir. O dönemde Oğuz’un kavmi kâfirdi. Bu yüzden kadın durumu kimseye anlatamadan ellerini açarak Allah’a iman etti. Ardından Oğuz, annesinin sütünü aldı. Ayrıca bir yaşına vardığında tıpkı İsa Peygamberin ki gibi dili çözüldü. Oğuz, her fırsatta Allah’ı anıp O’nun bolluk ve bereketine erişti. Babasının kendisine bulduğu eşleri de Allah’a imana çağırıyordu. Oğuzun çağrısına kulak vermeyen eşleri bu durumu Kara Han’a şikâyet edince Oğuz Kağan ile babasının arası açılmış, hatta bir savaşa bile tutuşmuşlardı. Oğuz Kağan, babası ve amcalarını yenmiş, onları imana davet etse de hiçbiri Allah’a inanmamıştı. Bundan dolayıdır ki Oğuz Kağan, onları topraklarından çok ötelere sürmüş ve cezalandırmıştı. Oğuz Kağan bundan sonra birçok kâfir kavimle savaşmış, onları hem imana hem de itaate buyruk getirmelerini istemişti. Uyanları mükâfatlandırmış, uymayanları da cezalandırmıştı.[29] Buradan da anlaşılacağı üzere Reşîdü’d-dîn,  Oğuz Kağan’ı bir ilahi soya dayandırmıştı. Netice de Moğolların da, Oğuz’un tabi olduğu soydan geldiğini burada belirtmişti.

Oğuz Kağan’ın kimliği konusunda çokça tartışmalı iddialar mevcuttur. Bunlardan bir tanesi de Oğuz Kağan’ın, İskitlere dayandığı yönündeki düşüncelerdir. Bu düşünce Zeki Velidi Togan tarafından ilk kez gündeme getirilmiştir. Togan, genel olarak kabul görülen Oğuz Kağan’ın Mete Han benzerliğinin yanında,  Ön Asya’da fetihler yapan İskitler ile de bağlantılı olacağını açıklamıştır. [30]

İskitler hakkında ulaştığımız ilk bilgiler Herodotos tarafından verilmektedir. Herodotos, İskitlerin göçebe olduklarını ve Asya’dan geldiklerini belirtmiştir. Ayrıca Herodotos; “Skythler,(İskitler) kendilerini ırkların en genci sayarlar ve kökenlerini şöyle gösterirler. Bu ülke boştu, burada ilk olarak Targitaos adında bir adam doğdu. Bu Targitaos’un babası Zeus, anası da Borysthenes nehrinin kızıymış, öyle derler – Benim aklım ermez, ama bana ne, efsane böyle diyor – Targitaos’un kökeni buymuş demek; bunun üç çoçuğu olmuş, Lipoxais (Lepoksain), Arpoxais(Erpoksain) ve en küçükleri Koloxais(Kolaksain).”[31] İskitlerin kökenini bu şekilde değerlendirmiştir. Ziya Gökalp Targitaos’un üç oğlunun isimleri olan Erpoksain, Lepoksain, Kolaksain isminde bulunan “Oksain” kelimesinin Oğuz Kağan’dan başka bir kişi olmadığını iddia etmiştir.[32] 

Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanında İskitlere ait izlerin olduğunu söylemiş, Oğuz Kağan’ın fetihleri Ön Asya’da yaptığının altını çizmiştir. Ayrıca İran kaynaklarında geçen Afrasyab, Şehname ’ye göre Türklerin ilk fatihi olarak kabul edilir. İslam Kaynakları da Uygur, Karahanlı, Selçuklu hanedanlarının Afrasyab’a mensup olduklarını iddia etmesi göz önünde bulundurulursa bu yaklaşım Oğuz Kağan’ın İskitlerin atası olan Afrasyab olabileceğini düşündürmesi kuvvetle muhtemeldir.[33] Ayrıca Selçukluların Oğuzların 24 boyundan biri olan Kınık boyuna mensup olmaları da bu yaklaşımı kuvvetlendirmiştir.[34]

Oğuz Kağan, bazı tarihçilere göre Mete Han(Mo-Tun)’dan başkası değildir. Baktığımızda haklılık payı oldukça fazladır. Türk tarihinde Mete Han ile Oğuz Kağan arasında benzer özellikler vardır. Bu durumun en önemli delili olarak ise Mete Han’ın tıpkı Oğuz Kağan gibi babasını öldürmesi olayı verilir. Nitekim Çin kaynaklarına göre Mete Han, bir gün ava çıkmıştı. Av esnasında babasının en sevdiği atına ıslık çalan okunu attı. Arkasında ki ordusu da oklarını Mete Han’ın babasının atına doğru attılar. Mete Han ordusuna güvenebileceğini anlamıştı. Bir sonraki av esnasında bu sefer okunu babasına çevirdi. Ordusu hiç düşünmeden Tuman Han’a oklarını yağdırmaya başladı. Ondan sonra Mete Han, kendisini izlemeyen bütün devlet adamlarını öldürdü.[35] Mete Han hakkında ki gerçek bilgiler Mete’nin Çin seferlerinden sonra yazılmaya başlanmıştır. Nitekim Çinliler böylesine kendilerini zorlayan bir hükümdar hakkında abartılı yazılar yazmayı her zaman sevmişlerdir.[36] Bu durumun efsane olabileceği göz önünde bulundurulursa Mete Han’ın gençlik yılları hakkında söylenenler rivayetten başka bir durum arz edememektedir.

Çin kaynaklarında Mete Han’ın devletinin 24 boydan meydana geldiği belirtilmektedir. Aynı benzer özellik Oğuz Kağan’da da mevcuttur. Mete Han’ın devleti “sağ” ve “sol” olarak ayırması Oğuz Kağan’da da vardır. [37] Ayrıca başka bir benzerlik ise kendilerinden sonra tahta çıkardıkları oğullarının isimleri arasında ki benzerliktir. Nitekim Mete Han M.Ö. 174 yılında vefat edince yerine oğlu Ki-Ok (Kök) geçmiştir. Ki-Ok babası Mete Han ile oldukça benzer özellikler göstermiş, daha sonra yerini oğlu Chün-ch’en(Kün-İçen)’ e bırakmıştır. Çok değerli bir bilim insanı olan Sadettin Gömeç, Çince olan bu isimleri Oğuz Kağan’ın oğullarından olan Gök Han ve Gün Han ile bağdaştırarak güzel bir ayrıntı yakalamıştır.[38]

Oğuz Kağan hakkında bir başka aitlik tartışması da Oğuz Kağan’ın Uygur Kağanı olduğudur. Bu konuyu ilk söyleyen ise araştırmacı Thomsen ve Markuart olmuştur. Barthold ise bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkmıştır. Barthold’a göre ise Oğuzlar, Gök-Türklerdir. Barthold, buna ispat olarak da Bilge Kağan yazıtlarında geçen “Dokuz Oğuzlar benim kavmimdir.” diye bahsetmesini göstermiştir. [39]

            Oğuz Kağan’ın babası hakkında iki farklı görüş vardır. Uygurca yazılan Oğuz Destanını çeviren birçok tarihçi gibi W. Bang ve G.R. Rahmeti’de aynı hatayı yapmaktan geri durmamıştır. Nitekim destana başlarken “Bundan sonra sevindiler… Yine günlerden bir gün Ay Kağan’ın gözü parladı, doğum ağrıları başladı ve bir erkek çocuk doğurdu.” şeklinde aktarmıştır.[40]  Burada yapılan çeviri yanlışlığını üstat Bahaeddin Ögel düzeltmiş ve “Aydın oldu gözleri, renklendi ışık doldu! Ay Kağan’ın o gündü, bir erkek oğlu oldu!” cümlesiyle duruma açıklık getirmiştir.[41]

            Uygurca yazılı Oğuz Destanında, Oğuz Kağan’ın babası Ay Kağan olarak verilmiştir. Nitekim Uygurlar M.Ö. 763 yılından itibaren Mani dinini kabul etmiş ve bu dinin etkileri altına girmişti. Tabi ki bu dini kabul etme olayı topyekûn olmamıştı. Mani dinini yöneten kadronun kabul ettiği, halkın arasında hâlâ Gök Tanrı inancı ve diğer inançların da olduğu görülmekteydi. Fakat her ne kadar bu görüşü savunsak da Uygurların Mani dininden etkilendikleri hakeza ortadaydı. Nitekim Uygurlara ait olan Türeyiş Destanında[42] Mani dini etkileri oldukça belirgin şekilde görülmekteydi. Eski Türklerde Gök ve Güneşin Kutsal bir yeri vardı. Mani diniyle birlikte Ay’da kutsallık arz eden önemli bir hale geldi. Her ne kadar Mani dininin etkileri Türkler arasında yayılsa da, destanda bulunan Gök Tanrı inançlarının izleri değiştirilmemişti. Şamanist kavimlerde ise Güneş anneye Ay babaya sıklıkla rastlanmaktaydı. Hükümdara kut’un Gök Tanrıdan geldiğine inanılırken Mani diniyle birlikte Ay Tanrıdan geldiğine inanılmıştı.  Fakat Türkler, hiçbir zaman Gök Tanrı’nın yerine Ay Tanrı sıfatını kullanmamıştı.

            Altaylar ve çevrelerinde dillendirilen efsanelere baktığımızda kahraman olan erkek çocuklara genellikle Ay-Han denildiği görülür. Zaten bizim bildiğimiz tek Ay-Han’da Oğuz Kağan’ın ikinci oğlu olan Ay-Han’dır. Neticede Ay’ın, Türkler için önemi Uygurlar döneminde Mani diniyle de birleşince Uygurca yazılı destanda Oğuz’un babası olarak Ay-Han gösterilmiştir.

            Yine Oğuz Destanının Uygurca metninde Oğuz Kağan’a bir kurdun yol gösterdiği görülür. Bu kurdun yaşlılık ve bilgelik manasına gelen ‘gök tüylü ve gök yeleli’ olması ona ayrı bir kutsallık katmış ve Tanrı ile bağlantılı hale getirmiştir. Genellikle Dede Korkut hikâyelerinde ve tarihimizdeki efsanelerde bilgelik ve ululuk anlamında ‘gök’ kelimesi kullanılmıştır. Kurdun da Türk kültüründe büyük önem arz etmesi bu iki faktörü destanda ön plana çıkarmıştır.

            Oğuz Kağan’ın gökten nur içinde düşen kızla evlenmesi ve ondan üç oğlan dünyaya getirmesi Türk kültüründe kut anlayışının tesiridir. Destanda geçen kızın gözünün gökten daha gök olması karşımıza iki anlam çıkartmaktadır. Kızın gözünün gökten daha gök olması şüphesiz ne kadar güzel olduğunu ifade ederken, diğer bir yandan da tanrısal bir anlamla karşılanmaktadır. Bu kızın ay ışığının içinden çıkması ve başında yıldız gibi bir şeyin parlaması yalnızca Budizm’le ilişkiliydi. Buradan anlaşıldığı üzere kızın, Tanrı tarafından gönderildiği kuvvetle muhtemel ortadadır. Oğuz Kağan’ın ikinci hatununu göl ortasındaki ağacın kovuğunda görmesi yer-su denen kutsal ruhlarla ilgiliydi. Neticede durumları değerlendirdiğimizde Oğuz Kağan’ın, ilk hatunundan Gün, Ay, Yıldız adında üç oğlunun olması ve bu hatunun ay ışığından gelmesi tanrısal bir değer katarken, ikinci hatunundan olan Gök, Dağ ve Deniz adında oğulları olmasının yanında bu hatunun da kutsal ruhların bir armağanı olması Oğuz Kağan’a kainata hükmetme yetisi kazandırmıştır.[43]

Sonuç

                Tarihimizde yazılan destanlarda mitolojik unsurları çıkarttığımızda karşımıza o dönemin gerçek tarihi kalır. Oğuz Kağan Destanı da kültür tarihimiz açısından bir başlangıç noktasıdır. Özellikle Türklerde devlet olma anlayışı Oğuz Kağan ile birlikte kuvvetlenmiştir. Nitekim Türklerde devlet kurma anlayışı tabiatın prensipleri üzerine kurulmaktaydı. Dini inanışlarla birlikte gelenek ve görenekler harmanlanıyor, ortaya bir devlet anlayışı çıkıyordu. Şüphesiz bunun en büyük örneğini de Oğuz Kağan gerçekleştiriyordu.

 Oğuz Devletinde, halkın ve yöneticinin yardımında bulunan bazı bilge kişiler vardı. Bu durum kültürümüzün vazgeçilmez unsurlarından biri konumundaydı. Oğuz Destanında bu bilgelik ve yol göstericiliği Dede Korkut yapmaktaydı. Ayrıcı Dede Korkut’un yanı sıra kurdun da konuşup Oğuz Kağan’a yol göstermesi hatta Oğuz Kağan’ın buna uyması Türk kültüründe önemli bir motifti. Dede Korkut ayrı bir destanmış gibi görünse de aslında Oğuz Destanının bir parçasıdır. Korkut Dede, Oğuz Kağan’ın bizzat inşa ettirdiği Yenikent’te otururdu. Aksakallı, akıllı, tecrübeli ve yaşlı olması onun keramet sahibi bir insan olduğunu göstermekteydi. Dede Korkut, “hanların tayininde, devlet işlerinin müzakeresinde, kurultay ve toylarda” [44]oldukça fazla yetkiyle söz sahibiydi. Bu yüzden de kültürümüzün vazgeçilmez nadide parçalarından biri halini almıştı.[45]

 Türk kültüründe töre çok önemli bir unsurdur. Örf ve adet hukuku olması yazısız kanun niteliğindedir. Kültürümüzde “Oğuz Töresi” diye de bahsedilen töre kuralları Gök-Türk yazıtlarında, Gök-Türklerin kurucuları tarafından konulduğu söylense de Oğuz Destanında bu törelerin Oğuz Kağan’ın veziri Irkıl Hoca tarafından konulduğu belirtilmiştir.

Oğuz Kağan’ın kurduğu idari teşkilat, Mete Han’ı andırmakta ve Hunlardan Osmanlıya kadar devam eden idari ve siyasi alanda sağ-sol teşkilatı bu iki hükümdara atfedilmektedir. Oğuz Kağan Destanı savaş tasvirleri açısından çok geniş izler de taşımaktadır. Nitekim destanda Oğuz Kağan sürekli ordusunun başında sefere çıkmış ve “cihan hâkimiyeti” ülküsünü gerçekleştirme çabasına girmiştir. Ayrıca toydan sonra halkına seslenişi ve fermanı o ülküsünü kat kat arttırmıştır.

Oğuz Kağan her vakit adaletli ve yolundan ayrılmayan bir hükümdar olmuştur. Nitekim Türkler, İslamiyet’e girdikten sonra da soy kütüklerini Oğuz Kağan’a bağlama çabasına girmişlerdir. Çünkü o Türklerin ebedi kahramanı ve atası olarak kalacak kişidir. Neticede Oğuzların kurmuş olduğu ilk büyük devlet olan Selçuklular bu mirası kendisinden sonra gelen devletlere aktarma açısından oldukça önemli faaliyetler görmüştür. Oğuz Destanında görülen Oğuz Kağan’ın rüya görmesi olayını Selçuklu Devletinin kurucusu Selçuk Bey ile Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’in de görmesi ve bu rüyaların dünya hâkimiyetine işaret olacağı şeklinde yorumlanması da Oğuz Destanına dayanmaktadır. Yine ‘ok’ ve ‘yay’ın Türk kültüründe hâkimiyet kaynağı olarak görülmesinin temelleri Oğuz Kağan Destanına dayanmaktadır. Bu hâkimiyet kaynağı daha sonraki devletlerde büyük önem taşımıştır.

KAYNAKÇA

Ahmet Bin Mahmut, Selçukname, haz. Erdoğan Merçil, Bilge Kültür Sanat Yayınları,    İstanbul 2008.

AGACANOV, S. G, Oğuzlar, çev. Ekber Necef, Ahmet Annaberdiyev, Selenge Yayınları, İstanbul 2015.

ALMAS, Turgun, Uygurlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2013.

BARTHOLD, V. V, Orta Asya, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2014.

ÇANDARLIOĞLU, Gülçin, İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü, Türk Dünyası Araştırmaları   Vakfı Yayınları, İstanbul 2003.

DURMUŞ, İlhami, İskitler(Sakalar), Genelkurmay Basımevi, Ankara 2008.

Ebülgazi Bahadır Han, Secere-i Terakime(Türklerin Soy Kütüğü), haz. Muharrem          Ergin,  Tercüman 1001 Temel Eser.

GÖKALP, Ziya, “Makaleler III”, haz. M. Orhan Durusoy, Kültür Bakanlığı Yayınları,  Ankara 1972.

GÖMEÇ, Sadettin, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara 2009.

GRAKOV, B. N, İskitler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2008.

GROUSSET, René, Stepler İmparatorluğu, çev. Halil İnalcık, TTK Yayınları Ankara     2015.

GUMİLEV, L. N. Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2013.

_________, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2011.

GÜNGÖR, Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Yayınları, İstanbul 1996.

HERODOTOS, Tarih, çev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul    2006.

­KAFALI, Mustafa, “ Ebülgazi Bahadır Han”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.X, TDV       Yayınları,        Ankara 1994.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul 1998.

Kaşgarlı Mahmut, Divan-ü Lügat-it-Türk, çev. Besim Atalay, TDK Yayınları, Ankara    1985.

KÖKSAL, M. Asım, Peygamberler Tarihi I-II, TDV Yayınları, İstanbul 2016.

KÖPRÜLÜ, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı           Yayınları,        Ankara 1976.

ONAT, Ayşe, Çin Kaynaklarında Türkler(Han Hanedanı Tarihinde Batı Bölgeleri) TTK Yayınları, Ankara 2012.

ORKUN, Hüseyin Namık, Eski Türk Yazıtları, TDK Yayınları, Ankara 2011.

ÖGEL, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2016.

________, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c.I, TTK Yayınları, Ankara 2015.

________, Türk Mitolojisi, c.I, TTK Yayınları, Ankara 2014.

Reşîdü’d-dîn Fazlullâh, Câmi’ü’t- Tevârîh(Zikr-i Târîh-i Âl-i Selçûk), çev. Erkan           Göksu, H.       Hüseyi Güneş, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2014.

SÜMER, Faruk, “Oğuzlar”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.XXXIII, TDV Yayınları,         Ankara 1994.

_________, Oğuzlar(Türkmenler), DTCF Yayınları, Ankara 1972.

TAŞAĞIL, Ahmet, Gök-Türkler I-II-III, TTK Yayınları, Ankara 2014.

TOGAN, A. Zeki Velidî, Oğuz Destanı(Reşideddin Oğuz-Namesi Tercüme ve Tahlili),   Enderun            Yayınları, İstanbul 1982.

_________, Umumi Türk Tarihine Giriş, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları,         İstanbul 1981.

TURAN, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul  2009.

YETİŞ, Kazım, “Destan” TDV İslam Ansiklopedisi, c.IX, TDV Yayınları, Ankara        1994.

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, haz. Yaşar Çağbayır, TDV Yayınları Ankara 2015. W. Bang, G. R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı


[1] Kazım Yetiş, “Destan”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.IX, TDV Yayınları, Ankara 1994, s.202-204.

[2] Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1976, s.248.

[3] Reşîdü’d-dîn Fazlullâh Hemedânî, Câmi’ü’t-Tevârîh, çev. Erkan Göksu, H. Hüseyin Güneş, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2014, s.8-9.

[4] Mustafa Kafalı, “Ebülgazi Bahadır Han”, TDV İslam Ansiklopedisi,  c.X, TDV Yayınları, Ankara 1994, s.358-359.

[5] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, c.I, TTK Yayınları, Ankara 2014, s.146-147.

[6] Yenisey kitabeleri Gök- Türk kitabelerinden daha eski bir döneme(VI. ve VII. yy) tekabül etmektedir(Faruk Sümer, “Oğuzlar” TDV İslam Ansiklopedisi, c. XXXIII, TDV Yayınları, Ankara 1994, s.325).

[7] Faruk Sümer, Oğuzlar(Türkmenler), DTCF Yayınları, Ankara 1972, s.1.

[8] Batı Türklerinin Oğuz Destanında, Ay- Kağan yerine Kara- Han olarak almışlardır(Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı “Reşideddin

Oğuznamesi Tercüme ve Tahlili”, Enderun Kitabevi, İstanbul 1982, s.17; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.147.) Bunun açıklamalarını ilerleyen bölümlerde aktaracağız.

[9] Uygurca yazılmış Oğuz Destanı’nda bu şekilde ifade edilirken farsça yazılmış nüshasında ise “… üç gün üç gece anasından süt emmedi. Anası artık onun hayatından ümidi kesmiş kederli ve endişeli idi. Bir gece rüyasında oğlunun kendisine bir şeyler söylediğini gördü: ‘Eğer sütünü emmemi istiyorsan biricik Tanrı’ya ikrar ve itiraf et, üzerine olan hakkını olduğu gibi farz kıl.” şeklinde olay cereyan etmiş bunun üzerine annesi Tanrı’ya yalvararak oğlunun isteğini yerine getirmiştir( Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.17.)

[10] Yine aynı Oğuz Destanı’nda bu durum ise şöyle anlatılmıştır: “Çocuk bir yıl sonra aynı İsa Peygamberin ki gibi dili açılıp konuşmaya başladı ve ‘Ben bir otağda doğduğum için adımı Ogur koymak gerekir’ dedi. (Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.18.)

[11] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.131.

[12] Bahaeddin ÖGEL, Türk Mitolojisi, s.133.

[13] Bu bölüm Farsça bir nüsha olan Reşîdü’d-dîn Fazlullâh Hemedânî’nin Câmi’ü’t-Tevârîh adlı eserinde şu şekilde nakledilmiştir; Oğuz Kağan, daha çocuk yaşlarda iken Tanrıya inanmaktaydı. Hatta bu inancı yüzünden babası Kara Han ile arası açılmış babasıyla karşı karşıya gelmişti. Aralarında yapılan savaşta Kara Han ve kardeşleri öldürülmüştü. Oğuz Kağan, amcaları ve babasına karşı aldığı bu zafer sonrasında yıllarca amcalarının buyrukları ile savaşmış, neticede onları da yenilgiye uğrattıktan sonra Karakum ötelerine kadar sürmüştü. Oğuz, kendilerini tanrıya inanmaya davet etse de bu kişiler bu teklifi kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine Oğuz Kağan onlara Muval” diye hitap ederek; ‘Zira her zaman gönlü dar ve zavallı olunuz. Köpek derisi giyip av eti yiyiniz. Bundan böyle de Türkistan’a adım atmayınız’ şeklinde ferman bildirmiştir. Ayrıca Türkmenlerin inanışına göre Moğollar, burada sürgün edilen Or Han, Kür Han ve Küz Han’ın soyundan gelmektedir(Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.20.)

[14] Oğuz Kağan’ın evlilik meselesini ilerleyen sayfalarda belirteceğiz. Fakat burada bir şeyi izah etmekte fayda vardır. Nitekim Uygurca yazılı Oğuz nüshasında anlatılan böyleyken yine kaynak olarak aldığımız Câmi’ü’t-Tevârîh isimli eserde durum farklı anlatılmıştır. “Oğuz büyüyüp olgunluk çağına ulaşınca babası Kara Han, Küz Han’ın kızını oğluna nişanladı. Oğuz kızla evlenince O’nu Tanrıya iman etmeye davet etti. Fakat kız bunu kabul etmeyince Oğuz bu kızdan uzaklaştı. Kara Han bu durumu görünce diğer kardeşi olan Kür Han’ın kızını istedi. Oğuz bu kıza da aynı şeyleri söyleyince kız korktu ve zorlarsan her şeyi babana anlatırım dedi. Oğuz bu kızla da ilişkisini kesince Kara Han bu sefer de küçük kardeşi Or Han’ın kızını istedi. Oğuz bu kızı göl kenarında gördü ve diğerlerine söyledikleri şeylerin aynısını söyledi. ‘Eğer söylediklerimi kabul edersen seni eş olarak alırım’ dedi. Bu hususta kız diğerlerinin aksine “Ben senden bir parçayım, her ne emredersen ona baş eğer, itaat ederim. Nerede senin halkın(küpen) bulunursa orası bana kulak, nerede (saçlarını tutturan) çember varsa orası bana başdır” dedi. Oğuz bu kızı eve getirdi ve bununla evlendi.( Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.18.)

[15] Eski Türklerde savaşa gitmek gibi ava gitmeye de “atlanmak” denirdi.(Sadettin Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara 2009, s.15.)

[16] Farsça nüshada bu toy olayının Oğuz Kağanın babası ve maiyetindekileri yenilgiye uğrattıktan sonra düzenlendiği geçmektedir.( Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.20.)

[17] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.134-135.

[18] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.137.

[19] W. Bang, G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, Burhaneddin Basımevi, İstanbul 1936, s.21; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.138.

[20] W. Bang, G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, s.23; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.139. Bu olay Câmi’ü’t-Tevârîh’te farklı neşredilmiştir. Nitekim eserde ‘Oğuz Kağan, İt-Barak ile savaşından sonra o bölgede on yedi yıl konaklamıştı. Bu sırada askerlerinden birinin eşinin doğum sancıları tutmuş, bir ağacın kovuğunda kadın çocuğunu doğurmuştu. Bu haber Oğuz Kağan’ın kulağına gidince Oğuz, bu çocuğun adını “Kıpçak” koydu. Kıpçak kelimesi içi oyulmuş ağaç anlamına gelmekteydi.( Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.26.)

[21] Bu durum Farsça nüshada tam anlamıyla aynı şekilde aktarılmamıştır. Neticede Oğuz Kağan, ordusuyla sefere giderken birkaç aile yoldaki kardan dolayı ordudan kopmuş ve geri kalmışlardı. O zamanda ordudan kimsenin geri kalmaması hakkında yasak vardı. Oğuz Kağan durumu öğrenince çok sinirlendi ve “Nasıl olurda yağan bu kadar kardan insan yolda kalır” diyerek tepkisini gösterdi. Sonuçta bu ailelere ‘karlı’ anlamına gelen “Karluk” ismi verildi.( Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.47.)

[22] Bu isim Moğolca eklere göre değiştirilmiştir.( Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.146.)

[23] W. Bang, G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, s.25; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.140. Farsça Oğuz Destanında bu olay tamamen farklı anlatılır. Yani Uygurca yazılı nüshada verilen bilgiyle bu çok farklıdır. Nitekim yine Oğuz Kağan seferden dönerken askerlerinden birisinin yaşlı eşinin doğum sancıları tutmuştu. Bu yaşlı kadın orduyla birlikte ilerleyememiş olduğu yerde kalarak bir erkek çocuk dünyaya getirmişti. Fakat yiyecek bir şey olmadığından hem kendisi hem de çocuğu aç kalmıştı. Neticede bir süre sonra tekrar orduya yetişip Oğuz Kağan’ın huzuruna çıktılar. Oğuz Kağan bu duruma çok sinirlenmişti. Adam durumu anlatsa da bu sözler Oğuz Kağan’ı inandırmaya yetmedi. Neticede Oğuz Kağan bunlara “Madem ki siz bu yüzden yoldan ve ordudan geri kaldınız, o halde ebediyen burada kalınız” dedi. Bu yüzden de onlara “Kalaç” dediler. Kalaç,  Türkçede geri kal anlamına gelmektedir. (Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.45.)

[24] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.142.

[25] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.143.

[26] Burada esas almış olduğumuz eserlerde farklılık vardır. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi adlı eserinin 144. Sayfasında bu olaydan bahsederken Oğuz Kağanın oğullarından Dağ, Deniz ve Gök’ün yolda üç som altın ok bulduklarını belirtmiştir. Hemen altında ise Oğuz Kağanın büyük bir toy düzenlediği sırada ise üç gümüş oku kırarak üçe böldüğünden bahsetmektedir. Muhtemelen baskıda hata sonucu burada üç som altın ok demiştir. Çünkü W. Bang ile G.R. Rahmeti’nin çevirisi olan Oğuz Destanında bu olay aktardığımız gibi yazılmıştır.( W. Bang, G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, s.31; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.144.)

[27] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.147.

[28] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Yayınları, İstanbul 2009. s.95.

[29] (Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.17-49.)

[30] (Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, s.124)

[31] Herodotos, Tarih, cev. Müntekim Ökmen, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2006. s.295-299.

[32] Ziya Gökalp, “Makaleler III”, Haz. M. Orhan Durusoy, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1972. s.75.

[33] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi, s.100-101.

[34] Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), s.369.

[35] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, c.I, TTK Yayınları, Ankara 2015, s.154-155.

[36] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.160.

[37] Faruk Sümer, Oğuzlar(Türkmenler), s.23.

[38] Sadettin Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, s.21.

[39] René Grousset, Stepler İmparatorluğu, çev. Halil İnalcık, TTK Yayınları, Ankara 2015, s.128.

[40] W. Bang, G.R. Rahmeti, Oğuz Kağan Destanı, s.11.

[41] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.131.

[42] Türeyiş Destanı için bkz.(Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, TTK Yayınları, Ankara 2015; Sadettin Gömeç, Türk Destanlarına Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara 2009.)

[43] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, s.148-163.

[44] Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, s.99.

[45] Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2016, s.21-31.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir