CENGİZ HAN’DAN SONRA MOĞOLLAR (1227-1259)

Ögedey Döneminde Moğollar (1227-1241)

Cengiz Han daha sağlığında Moğol geleneklerine uygun olarak oğullarına ve yakınlarına bazı topraklar vermiştir. Selenga ve Yenisey arasındaki ülke, Yenisey havzasını zap ettiği için Cuci’ye vermiştir. Bilindiği üzere Cuci, babası Cengiz Han’dan 6 ay kadar önce ölmüş ve ölümünden sonra da hkaimiyeti altındaki topraklar oğlu Batu’nun idaresine verilmişitr. Bilge ve yumuşak bir hükümdar olması ile ünlenen Batu’ya Sayın Han unvanı verilmiştir.

Cengiz Han’ın ikinci oğlu Çağatay, Cengiz yasalarının uygulanmasıyla görevlendirilmiştir. Çağatay’a eski Kara Hitay İmparatorluğu, doğuda Uygur ülkesinden, batıda Buhara ve Semerkant’a kadar uzanan bozkırlar, İli, Issık Göl, Çu ve Talas havzaları ile Maveraünnehir bölgeleri verilmiştir.

Cengiz’in üçüncü oğlu Ögedey, Balkaş’ın kuzey ve doğusundaki Tarbagatay, Kara İrtiş ve Uranga bölgelerini idare etmiştir.

Cengiz’in en küçük oğlu Tuluy ise Moğol geleneğine göre ailenin koruyucusu “Otçigin” sıfatıyla babadan kalan ilk toprakların mirasçısı olarak, Tula, Yukarı Onon, Yukarı Kerulen arasındaki topraklara sahip olmuştur. Tuluy cesur ve iyi bir asker olmasına ragmen, çok fazla genişleme siyaseti gütmemiş ve kendisini içkiye vererek 1232’de ölmüştür.

Daha önceki derslerde de belirttiğimiz gibi Cengiz Han’ın oğlu Ögedey daha babasının sağlığında onun halefi olarak seçilmişti. 1228 yılında Çağatay ve Cuci’nin oğlu Batu’nun başlarında bulunduğu sol kısım prensleri, Otçigin, Yegu ve Yesüge’nin başllarında bulunduğu sol kısım prensleri ile Cengiz’in en küçük oğlu Tuluy’un başlarında bulunduğu merkezdeki prens ve prensesler, damatlar, Tümen komutanları ve binbaşıların bir araya gelmesi ile Kerulen Nehrinde Kodeu Adasında bir büyük kurultay toplanmıştır. Bu kurultay Cengiz Han’ın buyruğu doğrultusunda Öğedey’i han seçmiştir. Ağabey, Çağatay, Öğedey’i tahta oturturken, devletin merkezinin sorumluluğuna kendi üzerine almıştır.

Ögedey babasının yapmak istediği gibi bir cihan imparatorluğu kurmayı amaçlamıştır. Moğol devletinin eski bozkır alışkanlıklarını bir kenara bırakmış, yeni idarî usuller geliştirmiştir. Ögedey, Uygur beyi Çinkay ve Müslüman tüccar Mahmut Yalavaç’ın tavsiyelerine uyarak devletin dâhilî ve haricî bütün yapısını mükemmel hale getirmek için büyük çaba harcamıştır. Bu konuda en büyük yardımı da ağabeyi Çağatay’dan görmüştür.

Ögedey Bağdat seferi ile Gürcistan üzerinden Kıpçak ülkesine seferleri devam ettirme kararı vermiştir. Merkezi güçlerin başına da oğlu Göyük’ü getirerek, ona Avrupa’ya seferler yapan Batu’nun komutasında olmasını emretti. Daha sonra ulusun yönetimine katılan bütün Moğol prenslerin büyük oğullarının bu seferlere katılmalarını emretmiştir. Böylece Cuci’ninoğlu Batu, Çağatay’ın oğlu Buri, Tuluy’un oğlu Mengü (Möngke, Müngü), kendi oğlu Göyük savaş meydanlarında başarılar kazanarak kendi adlarını geniş kitlelere yayma imkânı bulmuşlardır.

Ögedey öncelikle Moğol idaresinin zayıflamış olduğu İran ve Çin’deki idareyi güçlendirmek istemiştir. İlk hedefi Çin’deki düzeni sağlamayı amaçlamış ve önden Cebe noyanı göndermiştir. Çin ordusu kısa süre içerisinde mağlup edilmiştir. Kendisi ise Şira-dektur’da konaklamış ancak hastalanarak dili tutulmuştur. O deönemin inancına göre hemn kamlara başvurulmuş ve onlar “Çin halkı seni lanetledi, kurtulman için ailerdenbirini fidye olarak vermen lazım” dediler. Moğolların Gizli Tarihine göre tesadüfen orada bulunan kardeşi Tuluy çağrılmış ve ona efsunlu su içirilmiştir. O da “birdenbire sarhoş oldum. Ben uyanıp kendime gelinceye kadar, yetim çocuklarıma, küçük kardeşlerime ve dul ailem Beruda’ya bak’” diyerek çadırdan çıkmış ve hemen ölmüştür. Tuluy’un Ögedey’in kurtulması için kurban verilmesi Şamanist Moğollar için yapılabilecek bir harekettir. Eserde Tuluy’un orada tesadüfen bulunduğu kaydı vardır ama biz biliyoruz ki Ögedey, kardeşi Tuluy komutasındaki bir orduyu Çin üzerine göndermiştir. Bundan sonra Ögedey iyileşmiş ve buradaki galibiyetini garantiye alabilmek için de Sung İmparatorluğu ile Çin eyaletlerinden Honan’ı onlara vermek kaydı ile işbirliği yaparak onlardan destek kuvvet almıştır. Bundan sonra Nankin, Çundu ve başka şehirleri ele geçirerek buralara valiler tayin etmiştir. Böylece 1233/4’te gerçekleşen bu sefer Moğolların galibiyeti ile sonuçlanmış ve Çin’de Sung imparatorluğunu yıkan Ögedey başkent Karakurum’a dönmüştür.

Çin seferi ile aynı anda İran ve Kore üzerine gönderilen Moğol birlikleri, 1231’de Kore’yi teslim almış ve İran üzerine yürümüştür. Harzemşah hükümdarı Celaleddin, daha önce çetin bir mücadele yaşadığı Moğolların İran’a kolay kolay giremeyeceklerini düşündüğünden gayet rahat davranmış ancak Moğolların üzerine büyük bir güçle geldiklerini görünce kaçmak zorunda kalmıştır. Hatta doğu kaynakları bu kaçışı “ Galiba kader bu en cesur aslanın tilkiler tarafından katledilmesini öngörmüş olmalı!” şeklinde yorumlamışlardır. Moğol kuvvetleri 1231’de Erbil’i yağmalayarak, 1236’da Gence’yi tahrip ederek Gürciatan ve Tiflis’i ele geçirmişlerdir.

Çin ve İran’ı almayı başaran Ögedey 1235’te ileride yapacağı istilaları konuşmak için kurultayı toplamıştır. Bu kurultayda Kore’ye, Sung imparatorluğuna, Selçuklu Sultanlığı ve Batı Avrupa’ya karşı seferler yapılması planlanmıştır. Ordunun en iyi kısmı Avrupa ve Kore için ayrılmış, Kore’de 1241 yılında başarı kazanılmıştır. Ancak Sung imparatorluğu ile ilişkiler gerginleşmiş, belirgin bir başarı kazanılamamıştır. Diğer yandan, Moğollar Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı almaya muvaffak olmuşlar, Türkistan’daki Selçuklu sultanlığına saldırıya hazırlanmaya başlamışlardır.

Ögedey zamanının en başarılı zaferleri Batıda kazanılmıştır. Cengiz han zamanında topraklarını oğulları arasında paylaştırırken batı topraklarını Cuci’ye vermiştir. Ögedey de bu nedenle Cuci’nin halefi Batu’yu batıdaki birliklerin başına getirmiştir. Ancak Batu’nun kuvvetleri batının istilasına tek başına yetemeyeceği için, Ögedey Batu’nun birliklerine diğer bütün Moğollara tabi ulıuslardan takviye birliklerin katılmasını emretmiştir ve oğlu Göyük’ü askerleri ile birlikte onun komutasına vermiştir. Böylece, Moğol hareketi başlamış, Batu kendisini bir anda büyük birliklerin kumandanı olarak bulmuştur. Moğol generallerinin en tecrübelisi ve Moğol ordusu ile pek çok zafer kazanmış olan Subidey’de bugün genelkurmay başkanı diye tanımlayabileceğimiz bir göreve getirilmiştir. Rusya üzerine yapılacak seferde öncelikle Moğol ordularının geriden gelebilecek tehlikelere karşı korunaklı olması gerekiyordu bu nedenle öncelikle İdil Nehri civarında yaşayan boylardan Bulgarlar ve Kuman-Kıpçakların mağlup edilmelerine karar verilmiştir. 1236 ve 1237 yıllarında bu boylar mağlup edilmişlerdir. Subidey, Rusya’ya yapılacak bir seferin kışın kuzeyden yapılmasını savunmuştur. Zira Moğollar ve atları kış şartlarına son derece alışkın oldukları için kışın Rusya’da nehirler donacak ve böylece hareket etmeleri çok kolay olacaktır. Rus ise bu sırada işin vehametini henüz anlayabilmiş değildi. Ruslar Moğolların İdil boyuna geldiklerinden ve Bulgarlar üzerine yürüdüklerinden haberdar olmuşlar ama Bulgarları kolay kolay geçemeyeceklerini düşünerek önlem almakta gecikmişlerdir. Ani bir baskınla Ryazan şehrine giren Moğol orduları 1237 yılında bu şehri ele geçirmişlerdir. Bu şehirden sonra henüz çok büyük bir Rus şehri olmayan ancak Moğolların stratejisinde önemli bir yere sahip bulunan Moskova üzerine yürümüşler ve şehri ateşe vermişlerdir. Buradan da büyük Novgorod şehrine yürüyerek, büyük Vladimir şehrini tehdit etmeye başlamışlardır. Ancak şehrin knezi II. Yuri, tehlikeyi önemsememiş, şehrin güçlü surlarının bu tehlikeyi bertaraf edebileceğini düşünmüştür. Ancak Moğollar 1238 yılında şehri almış ve Yuri’nin ailesi de dâhil pek çok insanı öldürmüşlerdir. Daha sonra büyük bir şehir olan Novgorod’a doğru yola çıkmışlar, ancak baharın yaklaşması ile buzulların eriyerek seferlerini zorlaştıracağı düşünerek geri dönmeye karar vermişlerdir.

1239 yılında Moğollar yalnızca küçük askerî hareketler yapmışlardır. 1240 yılında ise dinlenmiş olan ordu Mengü komutasında bir kez daha seferlerine başlamış ve Preyeslav ve Çernigov şehirleri alınmıştır. Kiev üzerine yürüyen Mengü önce şehre elçiler göndermiş ancak elçilerinin öldürülmesi üzerine 1240’ta şehri teslim almıştır. Rus knezlerinin bir kısmının bu olaydan sonra Macaristan ve Lehistan’a kaçmaları, Batu Han’a buralara sefer düzenleme bahanesini vermiştir. Moğolların bu seferlerdeki esas önem verdikleri yer Macaristan olmuştur, zira burası bozkır sahasının en batı ucunu teşkil etmekte ve Moğolların Orta Avrupa’ya ilerlemelerinde büyük bir üs görevi görmekte idi.

Moğolların Lehistan’a da sefer düzenleyecekleri haberleri Batı Avrupa’da da yankı uyandırmıştır. Zaten kendi aralarında iç savaş halinde olan Avrupalılar Moğol tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. İsveçliler ile Novgorod arasında ringa balığı ticareti ile ilgili çıkan anlaşmazlıkta İsveçlilerin Novgorod kapılarına dayanmaları ile Moğollar Lehistan üzerine yürümüşler ve 1240 yılında Leh-Alman ordusunu mağlup etmişlerdir. Moğol ordularının bir bölümü de bu sırada daha önceden intikal etmiş oldukları Macaristan’da bulunuyordu. Macaristan bu dönemde kötü bir durumdaydı ve bundan haberdar olan İmparator II. Frederick bütün batı Avrupa’yı Macaristan ve Lehistan’a yardım etmek üzere davet etmiştir. Papa ise Moğollara karşı bir Haçlı ordusunun tertip edilmesini istemiştir. Ancak hâlihazırda imparator ile papa arasında bir anlaşmazlık söz konusu olduğu için ikisinin yaptığı çağrılar da beklendiği kadar ilgi görmemiştir. Moğollar ise 1241 yılında Tuna Nehrini geçerek Hırvatistan’a girmişler ve Zagreb’i işgal etmişlerdir. Moğollar daha da batıya gidip buraları almayı düşünürlerken 1241 yılında Ögedey Han’ın vefatı kurtuluşları olmuştur. Ögedey Kağan 11 Aralık 1241’de ölmüştür. Ölümüne aşırı derecede içkiye olan düşkünlüğünün sebep olduğu kaynaklarda yazılıdır. Batu Han da sefere ara vermiş ve kendisi de hanlığa aday olduğu için han seçileceği sırada kurultayda olmak istemiştir. Ayrıca kavgalı olduğu Göyük’ün bir hileye başvurmasını da engellemek istemiştir. Kurultayda Ögedey Han’ın hanımı Töregene, Çağatay’ın ve hanedan üyelerinin yardımıyla saltanat naibi yapılmış 1242 yılından 1246 yılına kadar tahtta kalmıştır. Töregene Hatun kendi oğlu Göyük’ü kağan ilan etmek için uğraşmıştır.

Cengiz’in oğulları arasında en zekisi olan Ögedey, zamanında devlet yapılanmasında da çok büyük yenilikler meydana gelmiştir. Bunlar hakkında kısaca bilgi verelim.
Makamını sağlamlaştırdıktan sonra babası gibi yeni kurallar ilan etmiştir. Bunlar
1) Her yıl Türkler’de olduğu gibi kurban ziyafeti için her sürüden bir koyun çeveredeki fakir halka dağıtılsın!
2) Ordunun içkisini halktan temin etmesi yanlıştır, binliklerden bunun için kısraklar ayrılsın!
3) İpekler, gümüş külçeler, okluklari yay, zırh ve başka silahlar depolarda korunsun!
4) Bütün arazi ve sular halk arasında dağıtılsın. Hayvan otlatmayı gözetlemek için her binliğe bir memur tayin edilsin!
5) Çöl mıntıklarında su bulunmadığı için oralarda kuyular kazılıp, bentler inşa edilsin!
6) Postalar insanların yaşadığı yerlerden geçtiği için hem geç geliyor hem de halka yük oluyor. Binliklerden postacı ve seyis ayrılarak posta istasyonları kurulacak, gerekmedikçe bu postalar meskûn yerlere girmesin!

Ögedey Han zamanında maliye ve posta işleri teşkilatlandırılmıştır. Aldığı tedbirlerle ülkede sükûneti sağlamış, halkı ağır vergilerden kurtarmıştır. Moğol devletinde ulus teşkilatını gerçekleştirmiş ve Moğol ordusunda Türkleşme dönemini başlatmıştır. Ik defa yönetilen yerlerdeki söz hakkı Moğol prenslerden alınarak bu yerler, bir ulus teşkilatı mantığı içerisinde Moğol hanına bağlı memurlar tarafından idare edilmiştir.

Moğollar için tarım ürünlerinin sürekli olması ve zanaat faaliyetlerinin yürümesi şehirlerin yönetilmesinden daha önemli olmuştur. Ögedey zamanında kurulan ulus teşkilatı yöntemi daha sonra kurulacak olan Moğol menşeli devletlere de temel teşkil etmiştir. Bu teşkilatın kurulmasında Türklerin ve Türkistan şehirlerinin etkisi yadsınamayacak şekilde büyük olmuştur. Zira Moğolların içtimai yapısında meydana gelen bu değişikliklere bakıldığında hepsinin Türkistan şehirlerine hâkim olduktan sonra gerçekleştiği görülmektedir. Türkistan şehirlerinin ele geçirilmesi ile Moğolların siyasî, sosyal ve kültürel hayatlarında büyük değişiklikler yaşanmıştır.

Türkistan’da Moğol hâkimiyeti kurulmadan önce Mavraünnehir bölgesi ve özellikle de Semerkand, Buhara, İsficap ve Şaş (Taşkent) şehirleri ilmin ve yüksek medeniyetin geliştiği yerlerdir. Bu nedenle Maveraünnehir bölgesi Moğollar için her zaman önemli ve alınması gereken bir bölge olmuştur.

Ögedey Han zamanında devlet yapısında meydana gelen değişikliklerin en önemlisi devletin idarî yapılanmasında zuhur etmiştir. Bilindiği üzere, Moğol Devleti kendisine tabi olan bütün boy ve halkların birleştirilmesi ile meydana gelmiş, devletin başında bulunan kimseye Han denilmiştir. Han’ı kurultay adı verilen bir meclis seçerken, hanın yetkileri de sınırsızdır. Yani han devletin tartışmasız hükümdarıdır. Ancak eski Türk gelenekleri ile benzer bir noktası vardır ki Moğollarda da hanın tıpkı Türklerde olduğu gibi ilahî menşeli olduğuna inanılmıştır. Devlet ise Türklerdekinin aksine Moğollarda hanın ve ailesinin ortak malı sayılmış ve han tarafından sülalenin erkek mensuplarına (köbegün) miras ve tımar olarak verilmiştir. Bu duruma ne devlette çalışan memurlara ne de halka itiraz etme hakkı tanınmamıştır.

Ögedey, devlet içinde kimsenin kimseyi üzmemesi, kimsenin kimsenin hakkını yememesi, güçlünün zayıfı ezmemesi ve kimsenin elinden hiçbir şeyinin zorla alınmamasını savunarak bu konuda yasa çıkartmıştır. Tahta oturduktan sonra tabi halkları kendisine bağlı memurlar sayesinde kontrol altında tutmuş ve Cengiz Han’dan aldığı devlet geleneklerini bozmamaya özen göstermiştir. Sadece hayatının son demlerinde vaktini eğlence ile geçirmiş ve halkın sorunları ile pek ilgilenmemiştir.

Ögedey zamanında devlet yönetiminde hana bir yardımcı, baş vezir tayin edilmiştir. Baş vezir, devletin bütün işlerinin yürütülmesini idare eden en yüksek rütbedeki memurdur. Ögedey Han’ın baş veziri Yeh-lu Ch’u-ts’ai de devlet içinde sözüne itibar edilen en üst düzey devlet yetkilisi olmuştur.

Ögedey Han zamanında Cengiz Han’ın uluslara bölerek taksim ettiği devlet kesin çizgilerle şekil almıştır. Hanın başa getirdiği prensler, başına geçtikleri ulusun da sahibi olmuşlardır. Bu nedenle başa geçen prensler, binbaşı ve tümenbaşı gibi komutanlar ile belli bir sayıdaki ordunun da sahibi olmuşlardır. Ancak prenslerin orada kendi egemenliklerini kullanarak halkı ezmelerini önlemek amacıyla vergiler han tarafından tayin edilen memurlarca toplanmış ve prensler toplanan vergilerin ancak bir kısmını alabilmişlerdir. Ayrıca devlette hana yardımcı olacak Darugaçi, Tangmaçi, Baskak, Noyan gibi devlet görevlileri tayin edilmiştir. Maliye ve koruma işlemleri ile darugaçi memurları ilgilenmişlerdir. Moğol devlet teşkilatında önemli bir yere sahip olan Uygurlar, Türkler, Çinliler ve İranlılar devlet kadrolarında yer alarak, devlet yapılanmasında rol almışlardır. Özellikle Türkistanlı memurların Moğol idarî yapısındaki hizmetleri dikkate şayandır. Bu konuda Ögedey’in seferlerinde de danışmanlığını yapan Müslüman tüccar Mahmut Yalavaç önde gelen isimlerden biridir. Mahmut Yalavaç devlette darugaçilik görevi yapmıştır ki bu görev Moğollarda iktisadî, askerî ve adlî teşkilatları ihtiva eden en önemli görevlerden biridir. Ögedey’in ağabeyi Çağatay Han’da Türkistan’ın bir bölümünün sahibi olduğu için Mahmut Yalavaç’a görevinde yardımcı olmuştur.

Moğol idarî yapısında darugaçilerin yanında vezirler askerî teşkilatın başında ise emir ve noyanlar bulunmakta idi. Moğollarda ruhanî liderler vergilerden muaf tutuldukları için, Türkistanlı din adamları da vergilerden muaf tutulmuşlardır. İdarî yapının başında yer alan Mahmut Yalavaç, vezirleri ile birlikte Türkistan’ı kontrol altında tutmuştur. Ancak 1238 yılında Buhara’da ortaya çıkan Tarabî İsyanı’ndan sonra Mahmut Yalavaç görevden alınarak Pekin darugaçiliğine getirilmiş, onun yerine de oğlu Mesut Yalavaç atanmıştır. Mesud Yalavaç’ın bir tüccar olması ve bu nedenle de iktisadî işlerde çok iyi anlaması Ögedey zamanında maliye işlerinde başarılı yeniliklere imza atılmasını sağlamıştır. Moğollarda iktisadî teşkilat baskaklar tarafından yönetilmiştir. Baskak sisteminin de Moğollara Müslüman tüccar Mahmut Yalavaç tarafından getirildiği bilinmektedir. Tıpkı darugaçiler gibi baskaklarında kendilerine ait bir askerî birlikleri vardı ancak burada da bütün işlemler Han’a bağlı olarak yürütülmekte ve bu memurlar yalnızca vergi toplama işlemlerinde görevli olmakta idiler.

Ögedey Han adlî yapıya dokunmamış, babası Cengiz Han’ın ölmeden önce yayınladığı yasaları aynen uygulamıştır. Mahkemeler, hanın ve Moğol aristokrasisinin havale ettiği davalara bakan yüksek mahkeme ve halkın davalarına bakan mahkemeler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Mahkemenin karara bağlayamadığı herhangi bir durum olduğu zaman dava hana intikal etmiş ve dava ile ilgili kararı han vermiştir. Hanın kendi adına karar vermek üzere tayin ettiği yargucilerin en büyüğü Karakurum’da oturmuş ve “yeke yarguci” adıyla görevini sürdürmüştür.

Moğol Devleti’nin askerî teşkilatı eski Türk devletlerinden alınan ordu geleneğine göre düzenlenmiştir. Bilindiği gibi bu Türklerde neredeyse tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerden veri var olan, ikili ve onluk asker tanzim sistemidir. Her bölüğün komutanları vardır ve en çok kıtası olan da tümenbaşı olarak adlandırılmıştır. Ordunun başında bulunan noyanlar baş vezirin bir altında bulunan vezirlere bağlı olmuşlardır. Noyanlar kendi birlikleri içinde tam yetki sahibi idiler. Noyanların yanında noyanlara yardımcı olan nökerler bulunur ve bu nökerler noyanlara akraba olmayan boylardan da gelebilirlerdi. Bu durum kan akrabalığına dayanan sosyal kuruluşun yavaş yavaş değişmesinde etkili olmuştur. Bir noyanın yanında çalışan nökerler, belirlenen birliklere komuta ederek sonraları noyan rütbesine kadar yükselebilmişlerdir. Komutanlar, nökerlere bakmak ve onları beslemek ile sorumlu tutulmuşlardır.

Cengiz Han devrinde haşerler adında bir sınıf daha vardır ki bunlar işgal altındaki yerlerden alınan yerli insanların askerlik hizmetine girenlere denmiştir. Haşerler adlandırılırken isimlerini yaşadıkları şehirden almışlardır. Bununla beraber haşerler, onluk askerî taksim sistemine göre tanzim edilerek Moğol kumandanların emri altında savaşta ilk cephede yürümüşlerdir.

Kaynaklara göre vilayetlerde darugaçinin askerî yardımcılarından biri tangmaçilerdir tangmaçi, yabancı askerlerden kurulan birliklerin başında bulunan Moğol komutanının rütbesidir. Ögedey Han’ın, Yehlu-Ch’u-ts’ai’ın teşebbüsü ile Çin’de vergi toplamak için tangmaçiler tayin ettiğini ve Çin’de olduğu gibi tangmaçilerin, Türkistan’ın işgal edilen bölgelerinde de görevlendirildiklerini biliyoruz. Tangmaçilik askerî bir görev olmakla beraber bazen Moğol prensleri için bir çeşit cezalandırılma biçimi olarak da kullanılmıştır. Meselâ, Ögedey Han oğlu Göyük’e kızdığında onu imparatorluğun sınır bölgelerine tangmaçi olarak göndermiştir.

Ögedey Han’dan Sonra Moğollar (1241-1259)

Ögedey Kağan’ın kaynaklarda oldukça enerjik olarak gösterilen hanımı Töregene, Çağatay’ın ve hanedan üyelerinin yardımıyla saltanat naibi (hükümdar vekilliği) yapılmıştır. Bu karar aynı zamanda soylu kadınların ne kadar nüfuzlu olduklarının da bir göstergesidir. 1242 yılından 1246 yılına kadar iktidarda kalmış ve koca imparatolruğu başarı ile yönetmiştir. İmparatolruğun askeri harekâtlarına devam etmiş ve oldukça da başarılı olmuştur. Onun döneminde devletin her hangi bir yerinde isyan çıktığın adiar bir bilgiye raslamıyoruz. Töregene rakip gruplar ile dengeyi sağlamış, en önemlisi de kendi oğlu Göyük’ü kağan ilan etmek için uğraşmıştır ve sonunda başarmıştır. 1246 yılının ilkbaharında Orhun Nehrinin kaynağında Kökü-nor gölünün yanında büyük kurultay toplanmıştır. Kurultaya Tuluy’un iki oğlu, anneleri, Çağatay ailesi ve Batu’nun kardeşleri katılmışlardır. Kurultaya katılanlar 2.000 beyaz çadıra yerleştirilmişlerdir. Eyalet valileri, tabi krallar, Rus büyük knezi Yaroslav, Ermeni kralı I. Hatum’un kardeşi Sempad, Selçuklu Sultanı IV. Kılıçarslan, Kirman, Fars, Musul Atabeklerinin elçileri, Bağdat halifesinin temsilcide kurultaya katılanlar arasında yerlerini almışlardır.

Töregen Hatun, Öğedey’in kendisinden sonra tahta geçmesini istediği diğer hatunundan doğan oğlu Koçu’yu yaptığı hilelerle bertaraf etmiş ve 1246 kurultayında oğlu Göyük’ün büyük han olarak seçilmesini sğlamıştır. Göyük Han iyi bir asker olarak pek çok askeri harekâta katılmakla birlikte etrafındakiler tarafından çok fazla sevilmemiştir. Yeni han idareye barıştırıcı bir havayla başlamış, Cengiz ve Ögedey zamanında çıkartılan kanunları tasdik etmiştir. Kıpçak bozkırları ile Rusya ve Orta Avrupa’da seferlerle ile uğraşan Batu’yu geri çağırttırmış o da büyük bir ordu ile yola çıkmıştır. Moğol tahtında büyük bir savaşın çıkması içten bile değildi ama Göyük Doğu Türkistan’a sefer hazırlığında iken 1248 yılının nisan ayında 42 yaşında (bazı kaynaklarda 45) alkol ve gut hastalığı sonucu vefat etmiştir. Gut veya nikriz hastalığı çok et yemekten eklemlerin şişmesi ve sancı vermesi sonucu ölüme sebebiyet vermektedir. Gut hastalığının tedavsi yoktur. Göyük’ün saltanat yılları İslamın ve islami ilimlerin gelişmesine engel teşkil etmiştir. Göyük’ün ölüm haberine en çok Avrupalı eveletler sevinmiştir ziara Batu’nun çekilmesi ile Avrupa büyük bir tehlikeden kurtulmuştur.

Göyük’ün ölünce hanımı Oğul Kaymış naip olarak yönetimi eline almıştır. Ancak Cuci soyundan Batu ile Ögedey soyu arasında rekabet çok artmıştır. Batu Tuluy soyundan Mengü’yi desteklemiş ve 1250 yılında Issık Göl yakınında Alakmak mevkiinde büyük bir kurultay toplanmıştır. Bu kurultay da Mengü “büyük han” seçilmiştir. Ancak Cengiz oğulları bu kurultayın kutsal yerlerde toplanmadığını bahane ederek bunun tasdik edilmesini reddetmişlerdir. Bir yıl sonra Batu kardeşi Berke’yi, Kerulen Nehri üzerinde Ködege-Aral’da kurultayı toplamakla görevlendirmiştir. Berke, Ögedey ailesinin ve Çağatay ulusunun muhalefetine rağmen 1 Temmuz 1251’de Mengü’yi büyük han olarak ilan etmiştir. Böylece kağanlık Ögedey ailesinden Tuluy ailesine geçmiştirtir. Oğul Kaaymış, Mengü’ye kara büyü yapmakla suçlanarak intihara zorlanmıştır.

Mengü Kağan 1251 yılından 1259 yılına kadar iktidarda kalmıştır. Mengü iyi bir akser olduğu kadar iyi bir de siyasetçi olmuştur. Ögedey’in ölümünden sonra nerede ise durma noktasına gelmiş olan askeri harekâtlara yeniden başlaması emrini vermiştir. 1253 yılında Onon Nehrinin kaynağında toplanan kurultayda Mengü, küçük kardeşi Hülagü’yü Bağdat halifesini, Mezopotamya’yı hâkimiyet altına almak, İran’a ve Suriye’ye yapılan seferlerin tamamlanması ile görevlendirmiştir. Kendisi de diğer kardeşi Kubilay’ı yanına alarak Güney Çin’de bulunan Sung İmparatorluğu’nun üzerine bir sefer düzenlemiştir. Moğol orduları Hinduçin (Hindistanın doğusu, Çin’in güneyi bugünkü Öyanmar, Tayland, Malezya, Laos, Kamboçya ve Vietnam)’e girmiştir. 1258 Eylül ayında toplanan kurultay da Mengü, Sung İmparatorluğu’na karşı yürütülen savaşın komutanlığını üzerine almıştır. Kaynaklardan bazıları 1259 yılında Çin’de bir şehri kuşatırken öldüğünü bazıları da 11 Ağustos 1259 yılında Çin seferi sırasında koleraya yakalanıp öldüğünü yazmaktadırlar.

Mengü başarılı yönetimi sayesinde Cengiz Han’dan sonra Moğol kağanlarının en önemlisi olarak Kabul edilmiştir. Sefahatten, debdebeden hoşlanmış, az konuşmuş, Cengiz Han yasasını yeniden canlandırmış, sert, adil bir yönetici olmuştur. Mengü her dine hoşgörü ile yaklaşmış o yüzden de bütün din mensupları onu kendilerinden saymışlardır. Mengü dini müsamahanın yanında her bölgeyi mahalli adetlere ve karakterlerine göre idare etmiş, sarayına her türlü din ve milletin temsilcilerinden adamlar almış, herhangi bir bölgeye yazılan yazıları, o bölge halkının dili ve kültürüne göre yazdırmıştır.

Cengiz’in ölümünden sonra 30 yıl içerisinde imparatorluk üçü seçilmiş han beş yönetici görmüştür. Bunların hepsinin kendilerine göre bir yönetim anlayışları olmuş ve bu da kısa sürede devletin sonunu getirmiştir. Bundan sonra Moğollar elde ettikleri coğrafyalarda farklı isimlerle devletlerini devam ettirmişleridir.

Kubilay ve Çin’de Yüan (Moğol) Sülalesi (1271-1368)

Mengü’nün Kubilay, Hülagü ve Arık Böge adlarında üç kardeşi daha vardı. Hülagü 1256 yılından itibaren İran hanlığını yapmış ve tahtta hak iddia edemeyecek kadar uzakta kalmıştır. Taht mücadelesi Tuluy’un Kubilay ile Arık Böge adlarındaki iki oğlu arasında yaşanmıştır. Arık Böge en küçük olduğundan, baba yurdunun mirasçısı sıfatıyla Karakurum’da 1260 yılında kendisini büyük han ilan etmiştir. Çin’de bulunan Kubilay 4 Haziran 1260 yılında Çin-Moğolistan sınırında topladığı kurultayda ordusu tarafından büyük han olarak seçilmiştir. Böylece Moğol tarihinde ilk defa olarak iki büyük han ortaya çıkmıştır. Bu sırada Kubilay 44 yaşındaydı. Kubilay hükümet merkezi olan Karakurum’u Pekin’e nakletmiştir. Arık Böge, Kubilay mücadelesi dört yıl devam etmiş, 1264 yılında Arık Böge Kubilay’a teslim olmak mecburiyetinde kalmıştır. Kubilay kendisini bağışlamış, ancak taraftarlarını idam ettirmiştir. Arık Böge 1266’da ölümüne kadar göz hapsinde tutulmuştur.

1250’lerin başlarında Mengü, büyük han ilan edildikten sonra Güney Sunglara karşı bir sefer başlatmış ve küçük kardeşi Kubilay’dan da yardım almıştır. Annesi Sorgahtanı Hatun’un son derece titiz ve serbest bir eğitimden geçirdiği Kubilay, Cengiz’in torunları içerisinde en yeteneklisi ve en zeki torunu olarak sivrilmiştir.

Bütün bu olaylar Sunglar’ın güvenliğini tehlikeye sokmuş ve 1250’lerin başında Mengü, “Hanlar Hanı” olduğunda Güney Sunglar’a karşı seferler başlamıştır. Mengü kardeşi Kubilay’dan yardım alarak onu Çin’e vali tayin etmiştir.
Moğol döneminin en büyük komutanlarından Beyan, Nankin’i alarak şehirdeki bir milyondan fazla insanı kılıçtan geçirmiştir. 1247’de Tibet tam anlamıyla Moğollar’a boyun eğmiş, önde gelen adamlarından biri Moğollar’ın kral naib vekili olmuştur. Kubilay bugünkü Yunnan’ı zaptetmiş, ardından Vietnam’a hücum ederek 1257’de Hanoyi’yi ele geçirmiştir. Çin’in güneyinin istilası 1279’a kadar sürmüş; bu tarihte Kanton sahili açıklarında küçük donanması ile kıstırılan son Sung hükümdarı, Moğollar’ın eline geçmemek için ailesi ve mahiyeti ile birlikte kendisini denize atmıştır.

Mengü’den sonra başa geçen Kubilay 1260’dan ölümüne yani 1294’e kadar Çin’e hükmetmiş ve Çin’in yeni Moğol hanedanı Yüan Hanedanı’nın ilk imparatoru olmuştur. Bu hanedanın saltanatı 1368 yılına kadar sürmüş ve Yüanlar öncekiler gibi bazı kısımların değil, Çin’in tamamında hâkimiyet kurmuşlardır.
Kubilay birkaç yılını idari ve siyasi reformlarla geçirmiş, Doğu Asya’da ilk defa bir çeşit “milliyet kanunları” hazırlamıştır. Bu milliyet kanunlarının gayesi, Moğolları himaye etmekti. Hâkimiyet altında bulunan Çin halkı dört gruba ayrılmıştır:

1) Yine dört tâli gruba ayrılan Moğollar: En eski Moğol kabileleri, Beyaz Tatarlar, Siyah Tatarlar, Vahşi Tatarlar,
2) Türkistan yardımcı kavimleri (Naymanlar, Uygurlar, muhtelif Türk boyları, Tunguzlar ve daha başkaları),
3) Kuzey Çinliler,
4) Güney Çinliler

Moğollar, imtiyazlı hükümdar tabakasını teşkil ediyorlardı. Askerî yönden teşkilâtlandırıldılar; Çin’in bütün büyük şehirlerinde bulunan garnizonlarda oturdular ve asker olarak devlet hesabına aldıkları yüksek ücretle yaşadılar. Tüm resmî işler onlar tarafından yapıldı. Böylece memuriyetlerin en yükseklerini de ellerinde bulundurdular. Yardımcı kavimler de hükümet işlerine alındılar; onların da imtiyazları vardı, fakat hepsi asker değillerdi; bunların arasında birçok tüccar da vardı ve bunlar elde ettikleri imtiyazlar ile ticaretten oldukça fazla istifade ettiler. Bu tüccarların çoğunu Uygurlar’la Müslümanlar teşkil ediyorlardı.

XIII. yüzyılda Turfan Uygur Devleti’nin Moğol Devleti’ne ilhakı ile Uygurlar Moğol kültürünün ve devlet teşkilatının şekillenmesinde hayati bir rol oynamışlardır. Uygur “bahşılar”, Moğollar arasında Budizm’i ve kültür dili olarak Türkçeyi yaymışlar ve daha önce Nayman ve Kara Hitay hanlarına danışmanlık yaptıkları gibi, Moğol yönetimince devlet kademesinde danışman, yüksek mevkili memur, kâtip olarak görev almışlardır. Kendi alfabeleri olmayan Moğollar Uygur alfabesini resmi olarak kabul ettikleri gibi Uygurlardan tamga kullanmayı ve devlet tahriratını öğrenmişlerdir.

Güney Çinliler, neşredilen kanunlara göre, en aşağı olanlardı ve hemen hemen hiçbir hakları yoktu. Başkalarıyla evlenmeleri menedilmişti, Çinlilerin silâh taşımaları da yasaktı. Zaman zaman onlara Moğolca veya başka bir yabancı dil öğrenmeleri de yasak edildi. Bu, bürolara girip memur olarak çalışmalarına ve böylece siyasî bir rol oynamalarına engel olmak içindi. Bunların ticaret yapmaları da yasaktı; yabancı tüccarlar gibi Kuzey, Orta ve Batı Asya’ya da gidemediler, çünkü oradaki dilleri öğrenmelerine izin verilmedi ve onlara her türlü zorluk çıkarıldı; buna karşılık, yabancılar Çince öğrenerek Çin’in iç ticaretinde bir yer edinebildiler.

Aslında başlangıçta Kubilay, Çin’i idare etmek için Çinlilere bazı imtiyazlar vermesi gerektiğini anlamıştı. On binlerce Moğol’un etkili bir şekilde yönetemeyeceği kadar çok, milyonlarca Çinli söz konusu idi. Çinlilerin desteğini sağlamak için alışılmış Çinli bir imparator gibi davranması gerekiyordu. Moğollar, at sırtında ülke istila edilebileceğini, fakat Çin gibi, kocaman ve karmaşık bir toplumun aynı yolla yönetilemeyeceğini anlamışlardı.

Kubilay, Karakurum’u merkez olmaktan çıkararak Pekin’i başkent yapmıştır. Çin Seddi’nin kuzeyinde bir yazlık saray kurdu. Yeni başkentine Hanbalık adını vererek onu topraktan göğe doğru inşa ettirmeye koyuldu; bu süreci bir sonraki hanedan daha büyük bir garabetle sürdürmüştür. Bu yıllarda artık Moğolların gösteriş merakı da büyümüştü. Bir yandan şahane ipeklere, brokarlara ve sırma iplikli kumaşlara düşkünlükleri, diğer yandan Kubilay’ın yeni yeni saraylar yaptırıp, bunların bahçelerine sunni göletler, tepecikler ve parklar kondurması dillere destan olmuştu.

Moğolların siyasi merkezlerini Çin’e kaydırmaları hiç hesapta olmayan sonuçlar doğurdu. Eski kafalı Moğollar için, bozkırdan Çin’in yoz ve kısır şehir ortamına geçiş, Moğol mirasına karşı bir ihanetti. Diğer taraftan bu durum, önceleri Çinli olmayan istilacıların hep yaptıkları gibi, imparatorluğun onbeş yüzyıldır geliştirdiği ekonomik ve kültürel usulleri er ya da geç benimseyecekleri yolundaki görüşleri güçlendirdi. Ancak gerek merkezi, gerekse yerel birçok makam Moğolların tekelindeydi. Bunun bir nedeni, Çin’de çok sayıda Moğol olması idi: Türkler gibi müttefikler ve sair unsurlar da hesaba katıldığında sayıları muhtemelen milyonları buluyordu. Diğer nedeni ise, Han Çinlilerini istihdam etmek istemeyişleri idi. Ama bu isabetli bir siyaset değildi. Çünkü Çin’in idari ve dini yönetimi konusunda deneyim sahibi olan ve okuma-yazma bilen kesim, çoğunlukla Han Çinlileri idi. Sırf faydacı bir yaklaşımla ve Çinliler arasında asayişi sağlama bakımından Moğollar, sonunda Konfüçyüs tarzı yönetim ilkelerini yeniden hayata geçirdikleri gibi, sonraki yıllarda klasiklere dayalı sınav sistemini de yeniden uygulamaya koydular.

Moğollar bir yandan Hanlar, diğer yandan Batı Asyalı ve Türkistanlı müttefikleri arasındaki etnik ve kültürel ayırımı korumaya çalıştılar. Büyük şehirlere dağıtılmış karargâhlarıyla, hiç şüphesiz hâkim sınıftılar; Çinlilerin konumu onlara göre daha düşüktü. Başlangıçtaki vahşet bir yana, Moğol gücü, özellikle Kubilay tahta çıktıktan sonra, Çin’e uzun yıllar sürecek bir barış ortamı getirmişti. Ayrıca her tarafta özellikle kuzey ve güney arasında birlik sağlanmıştı. Hatta Yunnan ve Tibet’i de Çin İmparatorluğu’na katmışlardı. Kubilay, geleneksel Çin resmini ve ressamlarını himayesi altına almış, Çin tiyatrosuna destek vermişti. Pekin’in yeniden inşası çeşitli sıkıntılar doğurdu. Başkentte konut, yiyecek ve türlü malzeme sağlanması gereken büyük bir bürokrasi bulunuyordu.

Dış siyaset bakımından Moğollar, Çin’e bir sakinlik getirmişlerdir; çünkü Moğolların büyük savaşları, Çinlilerin yardımı olmadan, Çin’den uzak yerlerde yapılmıştır. Yalnız Kubilay zamanında Doğu Asya’da bazı kat’î savaşlar yapılmıştır. Tibetliler dize getirildikten sonra Japonya’yı ele geçirmek istemiştir. 1268 ile 1272 yılları arasında Kubilay Japonya’ya üç elçilik heyeti göndermiş ama Japonlar onu dikkate almamışlardır. Böyle bir tavır Kubilay tarafından hoş görülememiş ve onlara ceza vermek üzere bir sefer düzenlemiştir. Moğol, Cürcen ve Çinlilerden oluşan 15.000 kişilik bir askeri gücün yanı sıra 8000 Koreli asker ve 7000 denizci bu seferde görev almıştır. Bu kuvvetler Tsuşima Adansını zapt edip, Kyuşu’nun doğu sahillerine ulaşmışlardır. Fakat o sırada çıkan korkunç bir fırtına askerlerin denize düşmesine sebep olmuştur. 13.000 asker ve yüzlerce gemi zaiyat verildikten sonra yurtlarına geri dönmüşlerdir. Kubilay 1275’de Japonya’ya bir elçilik heyeti daha göndermiştir. Japonlar bu defa da elçilik heyetine itibar etmedikleri gibi gelen elçilerin kafalarını kesmişlerdir. Bunun üzerine Kubilay 100.000 asker, 15.000 denizci ve 900 gemiden oluşan bir ordu oluşturarak sefer çıkmıştır. Japon sahillerinde iki ay süren boşuna bir çarpışmadan sonra sahile vuran bir tayfun donanmanın büyük bir kısmını tahrip etmiş ve Kubilay’ın ordusunun yarısı ya boğularak yada sahile ulaştıklarında samuray savaşçıları tarafından öldürülmüşlerdir. Japonlar bu tayfuna büyük bir hürmetle “kamikaze: ilahi fırtına” adını vermişlerdir. Bu seferlere Çinliler hem gemi, hem de asker vermişlerdir. Çünkü Japonya’nın hâkimiyet altına alınmasında Çinliler’in de menfaâtleri vardı; böylece onlara Sung devrinden beri kapanmış olan bir satış bölgesi açılmış olacaktı. Bundan sonra Moğolların güneydeki savaşları başlamıştır. Bu seferlerin ilki, 1282’de Birmanya’ya karşı yapılmış, 1284’de bugünkü Vietnam’daki Annam ile Kamboçya tâbiyet altına alınmış, 1299’da Cava’ya savaş ilân edilmiştir. Cava değilse de, hemen bütün Hindiçini, Moğol hâkimiyeti altına girmiş; bu da Çinlilerin işine yaramıştır, çünkü Hindiçini, Sung devrinde bile, gittikçe önemi artan başlıca ticaret bölgesi idi. Bundan sonra savaşlar bitmiş, sadece bazı âsi kabilelere karşı münferit savaşlar yapılmıştır.

1299’dan itibaren Moğol askerleri garnizonlarda oturmaya başlamışlar ve devletten aldıkları para ile yaşayarak hiçbir şey yapmamışlardır. Yaşlı askerler ölünce yerlerine oğulları asker olarak geçmişlerdir. Ancak bu genç Moğollar Çin’de doğmuşlardı ve hiç savaş görmediklerinden, askerliği ya hiç öğrenememişler ya da çok kötü öğrenmişlerdi. Böylece 1320’den sonra acınacak hadiseler gerçekleşmiştir: Meselâ 1000 kişiden oluşan bir ordu, 50 kişi bile olmayan küçük bir çeteye karşı koyamamış; bu tür olaylar bu dönemde sürekli tekrarlanmıştır.

Çinlilerin yüksek tabakası umumiyetle dinle çok fazla ilgilenmezken, Moğollar çok dindar idiler. Bunlar ve onların yardımcı kavimleri, kısmen Budist, kısmen de hâlâ Şamanist idiler. Çin Budistleri ile halk Taoizminin temsilcileri Moğollar’la diğer yabancıların ilgilerini çekmek için Moğollara, yani yabancı Budist rahiplerine yanaşmışlardır. Çin’deki Moğollar ya Budist olmuşlar, ya da halk Taoizmi’ne ilgi göstermişlerdir. Bu ilgi özellikle mâbetlere ve manastırlara hediyeler vermek şeklinde kendini göstermiştir. Bu mâbetlere büyük tarlalar hediye edilerek bunların işlenmesi için köylüler de verilmiş; bu köylüler böylece mâbet köylüleri olmuşlardır. Mâbede ait topraklar vergiden muaf tutulmuştur.

Moğol devrinde Çin’de, Avrupa’dan Pasifik’e kadar uzanan bir ticaret ağı kurulmuştur. Fakat bu düşünülenin tam aksine, Çin’in fakirleşmesine sebebiyet vermiştir. Bununla birlikte muazzam mâbetler ve güzel binalar da inşa edilmiş, ama bu da Çin’in ekonomik yönden zayıflamasını sağlamıştır. Bu sebepten Moğol devri, Çin’i devamlı ve süratle fakirleştiren bir dönem olmuştur. Dışarıya karşı ise büyük bir ihtişam sergilenmiştir.

XIII. yüzyıl boyunca Çin’i ilginç ve maceraperest Avrupalılar ziyaret etmiştir. Ayrıca Avrupalı rahipler ile papalıktan misyoner heyetleri gelmiş, bunlara karşılık Moğollar da batıya temsilciler göndermişlerdir. Bunların arasında Plano Carpini, Niccolo ve Maffeo Polo kardeşler ile Niccolo’nun oğlu Marco Polo ile Wilhem Rubruk en önde gelenleridir. Moğollar’dan Avrupa’ya gönderilen misyoner heyetler içerisinde de en önemlisi Türk kökenli Nasturi rahibi olan Rabban Soma’dır.

1351’de Sarı Irmağın sedleri yıkılmış, nehir yatağının düzenlenmesi ve sedlerin inşa edilmesi gerekmiştir. Bunun için hükümet 170.000 kişi toplamıştır. Bu toplama büyük bir isyan çıkmasına sebep olmuştur. Honan, Kiangsu ve Shantung gibi yerlerde, yani işçilerin geldikleri yerlerde 100.000 civarında isyancı gruplar oluşmuştur. Bazılarında dinî bir mahiyet varken, bazıları da Sung Sülalesi’nin imparatorunu tekrar tahta çıkarmak istemiştir. Kısa bir süre içerisinde Orta Çin’in büyük bir bölümünde hükümet hâkimiyetini kaybetmiştir.

Hükümet çok geçmeden tehlikeyi anlayarak karşı tedbirler almıştır. Bunlardan biri 1352’de Güney Çinlilerin muayyen bazı memuriyetlere girmelerine müsaade edilmesi olmuştur. Böylece, isyancıların yok edilmesinde kendisine yararlarının dokunabileceğine inandığı zümreyi kazanmak istemiştir. Ancak diğer taraftan da ırkçılığı attıran kanunları tekrar uygulamaya koymuştur. Birkaç yıl zarfında, asilerin gayelerinin sadece zenginleri yok etmek olmadığı, özellikle Moğolları yok etmek istedikleri anlaşılmıştır. Asiler birçok şehri zapt edince, bazı şehirler savaşmadan teslim olmak için asilerle görüşmelere başlamışlardır.

1352’de Güney Honan’da Kuo Tse-hsing adında biri isyan etmiş, büyük başarılar kazanarak taraftarları ülkede muazzam bir bölgeye hâkim olmuşlardır. Moğollar, bu sırada bütün Doğu Çin isyan ettiğinden onlara karşı hiç bir şey yapamamışlardır. 1353’de Chu Yüan-chang adında köylü bir rahip Kuo’ya katılmıştır. O, da onu memnuniyetle kabul ederek bir anlaşma yapmış ve dostluk nişanesi olarak da kızını vermiştir. Kuo 1355 yılında ölünce, Chu onun birkaç bine yükselen ordusunun başına geçmiştir. Önce Orta Çin’in büyük merkezi olan Nankin’e yürümüş, burayı kolayca ele geçirerek Yang-tse’ye geçmiş ve güneydoğunun zengin eyaletlerini zapt etmiştir. Bütün zümreler ile gönüllü ordular onun yanında toplanmışlardır. 1355’ten 1368’e kadar sürekli savaşlar neticesinde isyanlar güneyden sonra kuzeye de sıçramıştır. 1368’de Chu Yüan-chang Pekin’i savaşmadan ele geçirmiş ve Moğol hükümdarı da en yakın maiyetiyle beraber at üzerinde kuzeye, oradan da Moğolistan’a ata yurduna kaçmıştır. Böylece de Çin’deki Moğol hâkimiyeti sona ermiştir.

Kısacası Çin’den batıda Latin dünyasının sınırlarına kadar uzanan geniş Moğol İmparatorluğu’nda, Kubilay’ın ölümünden sonra Moğol hâkimiyeti düşüşe geçmiş, kırk yıl içerisinde yedi imparator değişmiş ve bunların bazıları katledilmiştir. Kubilay’ın ölümünden seksen yıl sonra son Hanlar Hanının burayı terk etmesinden çok önce aslında Çin’deki Moğol hâkimiyeti sona ermiştir. Yinne Kubilay’ın ölümünden sonra devlet gittikçe Çinlileşmiş vew 1368 yılında son imparator Togan Timur zamanında devlet elden çıkmış, Çu-çang Moğol sülalesine son vererek Çin’de Ming sülalesini kurmuştur.

Çin’deki Moğol hâkimiyetinin yıkılmasının sebeplerini kısaca özetlersek:
1) Moğollar, Kubilay Han’ın istilâlarından sonra elde ettikleri askerî kuvveti barış zamanında devam ettirememişlerdir. Moğol askerleri yaşadıkları lüks hayattan dolayı enerjilerini kaybetmişlerdir;
2) Çin Devleti’ni önce yalnız Moğolların, daha sonra da başka yabancıların idare etmesi istenmiş ve bunun önüne geçilememiştir;
3) Çin soylularını tamamen hükümet işlerinden uzaklaştırma arzusu;
4) Devletin malî kaynaklarının yeterli derecede tanınmayan yabancılara, rahiplere ve tüccarlara kullandırılmasının tercih edilmesi ve bu yüzünden meydana gelen suistimaller sonucu başarısızlığın artması;
5) Bilhassa köylülerin fakirleşmesi ve isyana mecbur bırakılmaları;
6) Moğollar’ın istilalar sırasında uyguladıkları kıyamların imparatorluğu kırıp geçirmesi, Sunglar’ın yaşadığı bölgelerde nüfusun nerede ise yarıya inmesi;
7) Çinlilerin bu yeni tarz idareye kuşku ile bakmaları: Çinliler hiyerarşi ve tahtın veraset yolu ile geçmesine alışıktılar; oysa Moğollar önderlerini kabile reislerinden oluşan bir kurultay aracılığı ile seçiyorlardı. Çin kanunları tek tipti; buna karşılık Moğollarda her bireye kendi kabilesinin kanunları uygulanıyordu. Ahlaki ve hukuki kuralları Çin gelenekleri ile aşırı uyumsuzdu.
8) Kırsal bölgelerde soylu olmayan varlıklı sınıfların sürekli sorun çıkarmaları;
9) Psikolojik sebepler.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir