KAFKASYA VE DEŞT-İ KIPÇAK’A SEFER İLE CENGİZ’İN ÖLÜMÜ

Moğollara Kafkasların Kapısını Açan Savaş: Kalka Muharebesi

Cengiz Han 1220 yılında başladığı Türkistan’ı ele geçirme teşebbüsünü kesin bir şekilde gerçekleştirmesini sağlayan Harzem seferine devam ederken, 1222 yılının baharında en iyi komutanlarından Subidey Batur (Noyan) ile Cebe Noyan’ı Derbent üzerinden Kuzey Kafkasya ve Kuman-Kıpçak Hanlığına yönelik seferle görevlendirmiştir. Bu sırada büyük oğlu Cuci’ye de, Harzem ülkesinin zaptını tamamlandıktan sonra, aynı yıl içinde kendisine verdiği İdil ırmağının doğusundaki yurduna gitmesini emretmiştir.

Moğol istilâsı Türkistan’ı bir kasırga felaketi gibi tahrip etmiş, maddi değerler yanında yüz binlerce insanın hayatını da mahvetmiştir. Türkistan’dan kaçan Harzemşah Muhammed’i takip etmek üzere Cengiz Han tarafından 1220’de gönderilen Cebe ve Subidey Noyanlar, idaresindeki Moğol orduları Güney Kafkasya’yı (Kuzey İran) ateş ve kılıçtan geçirdikten sonra Gürcistan askerî kuvvetlerini yenmişler ve önemli bir ganimet elde ederek “Şirvan boğazı” yoluyla Kuzey Kafkasya’ya gelmişlerdir. Kıpçaklar uzun süre Yayık Nehri civarında Moğollar’la savaşmışlar ve Başkirlerin yardımıyla Moğol ordusunu Emba ve Irgız ötesinde tutmayı başarmışlardır. Müşterek düşman olan Moğollara karşı birlikte hareket eden Kafkas kavimlerinden Alan, Çerkes ve Lezgiler, Kuman-Kıpçaklar’la anlaşarak Moğol ordusunu karşılamışlardır. Moğollar önce Lezgi halkından bir hayli kimse öldürmüşlerdi. Lezgi halkından bir kısmı Müslümandı, bir kısmı ise değildi. Moğollar bütün bu bölgede kendilerine karşı koyup düşmanlık eden herkese karşı şiddetli saldırılara geçmişlerdir. Kalabalık grupların yaşadığı Alan ülkesinin topraklarına girmişlerdir. Alan halkı Moğolların geldiğini haber alınca tekbir getirerek askerlerini toplamış, bütün Kıpçak diyarından kalabalık ordular teşkil edip Moğollar’la çarpışmalara girişmişlerdir. Bu çarpışmalar sırasında iki taraftan hiç biri zafere ulaşmayınca, Moğollar Kıpçaklara haber gönderip şöyle demişlerdir: “Biz sizinle aynı ırktan insanlarız, Alan halkı ise sizden değildir, dolayısıyla onlara yardı etmemeniz gerekir. Hatta aynı dinden kimseler de değilsiniz. Bize uyduğunuz takdirde size kesinlikle saldırmayacağımızı taahhüt ediyor ve bu konuda söz veriyoruz. Onlarla aramıza girmediğiniz takdirde size ihtiyaç duyacağınız kadar mal, para ve elbise vereceğiz”. Bu sırada Kıpçakların lideri olan başbuğ Konçak ve oğlu Yuri onların bu sözlerine inanarak Kafkas kavimleri ile kurmuş oldukları ittifaktan ayrılmışlardır. Moğollar da söz verdikleri gibi kararlaştırılan mal ve eşyaları götürüp Kıpçaklara teslim etmişler ve aralarında barış imzalanmıştır, Kıpçaklar aradan çekilmişlerdir. Ancak bu hadiseden çok kısa bir süre sonra Moğollar, Alan halkı üzerine saldırıp onlardan çok kimseyi öldürerek memleketlerini yağmalamışlar, adamlarını esir almışlardır. Alan halkının işini bitiren Moğollar bu sefer aralarında akdettikleri sulha güvenen ve her biri bir tarafa kendi işine dağılıp, emniyet içinde yaşamakta olan Kıpçaklar üzerine saldırıya geçmişlerdir. Kıpçaklar hiçbir şeyden haberleri yokken birden Moğolların ülkelerine saldırdığını ve şehirlerine girerek bir biri arkasınca her tarafı yağmalayıp ele geçirdiklerini görmüşlerdir. İşte bu saldırılar sırasında da yukarıda belirttiğimiz anlaşma gereği olarak Kıpçaklara ödedikleri mal ve paranın kat kat fazlasını onlardan geri almışlardır; daha sonra dağınık bir vaziyette geri dönmekte olan ve Kuban dolaylarında bulunan Kıpçaklara hücum ederek birçoğunu kılıçtan geçirip perişan etmişlerdir. Kıpçak hanı Konçak, oğlu Yuri ile Kıpçak başbuğu Kobyak’ın oğlu Daniel’de Moğol askerlerinin elinden kurtulamayıp öldürülenler arasında olmuşlardır. Bozguna uğrayan Kıpçaklar, yurtlarını terk ederek, yardım görmek ümidiyle Güneydoğu Avrupa’da İdil ile Dinyeper arasında yaşayan Kıpçakların yanına çekilmişlerdir. Arkalarından gelen Moğollar, Kırım’a vararak Sudak şehrini ele geçirmişlerdir.

Aslında Moğollar bu saldırı ile gelecekte kendileri için büyük bir tehlike olarak gördükleri Kıpçakların gücünü azaltmak istemişlerdir. Ayrıca Deşt-i Kıpçak sahası Moğol İmparatorluğunun gözünü diktiği toprakların başında geliyordu ve buraların sahipleri Kıpçaklar’dı. Onlara ne kadar erken darbe indirirlerse bölgede hâkimiyetlerini kurmaları o kadar kolay olacaktı. Ancak Sudak’ın zaptı Moğollara yağma ettikleri mallardan başka hiç bir şey kazandırmamış ve Moğollar da şimdilik bu ganimetlerle yetinmesini bilmişlerdir. Bundan sonra o ana kadar ortak düşmanlarına karşı bile aralarındaki feodal anlaşmazlıkları unutmayan Kıpçaklar ve Ruslar birleşerek savaşmaları gerektiğine inanmışlar ve bunu hemen uygulamaya koymuşlardır. Nitekim hezimetten sonra Kuman-Kıpçakların başına geçen ve durumun vehametini kavrayan Köten, damadı Rus knezi Galiç’li Mistisav’ın ve diğer Rus knezlerinin Moğol tehlikesine karşı büyük bir ordu ile kendilerine yardım etmek üzere hazırlanmalarını sağlamıştır. Köten Rus knezlerine kalabalık bir elçi grubu göndererek şöyle demiştir:: “Eğer siz bizlere yardım etmezseniz bugün bizler öleceğiz ama yarın da sizler öleceksiniz”. Bunun üzerine Kiev şehrinde bütün Rus knezleri toplanarak: “Onlarla kendi topraklarımızda karşılaşmaktansa, yabancı topraklarda savaşmamız elbette daha iyidir” kararını almışlardır. Rusların Moğollara karşı savaşmak için bir bahaneleri olmamasına, hatta barış müzakereleri için kendilerine elçiler gönderilmesine rağmen, Kıpçakları korumaya karar vermişlerdir. Gelen elçiler kendilerine: ““Hepimiz insanız ve hepimiz Âdemin torunlarıyız. Kan döküyor ve savaşıyoruz. Biz sizin üzerinize gelmedik ve size hiç bir kötülük yapmadık. Biz kölelerimiz olan Kıpçakların üzerine geldik. Kıpçaklar atlarımızı telef ettiler, bizim üzerimize alaylarıyla kan dökmek için geliyor ve bizi öldürmek istiyorlar. Bizimle barış yapınız, Kıpçakları ise yanınızdan uzaklaştırınız ve kabul etmeyiniz” demelerine rağmen ikna edemedikleri bu yüzden de öldürülmüşlerdir. Kıpçaklar ülkelerini terk edip Rus topraklarına gitmişlerdir. Moğollar da bir müddet Kıpçak ülkesinde kaldıktan sonra 1223 yılında Rus ülkesine doğru harekete geçmişleridir. Ruslar’la Kıpçaklar Moğolların kendilerine doğru hareket ettiklerini haber alınca daha evvel hazırlıklı oldukları için kendi ülkelerine varmadan önce onları karşılamak üzere harekete geçmişlerdir. Onları ülkelerine sokmamak ve çarpışmak için azmetmişlerdir. Moğollar da Ruslar ile Kıpçakların kendilerine doğru harekete geçtiklerini haber alınca geriye dönmeye başlamışlardır. Ruslar ve Kıpçaklar Moğolların korkarak ve savaşmaktan çekinip bu konuda acze düşerek geriye çekildiklerini zannedip onları mağlûp etme isteği ile takip etmişlerdir. Moğollar geri dönüşlerine devam ederlerken, Ruslar ve Kıpçaklar onları on iki gün müddetle takip edip durmuşlardır.

Galiç, Kiev, Çernigov ve Smolensk knezleri tarafından yönetilen 80.000 kişilik bir Rus ordusu Dinyeper’i inerek, Aleksandrov yakınlarındaki Hortitsa’da toplanmışlardır. Bu arada Moğollar birden geriye dönerek Ruslara ve Kıpçaklara saldırıya geçmişler, bunlar ise gayet emniyet içinde ve hiçbir şeyin farkına varmadan Moğolların ileriye doğru yürüdüğünü zannettiklerinden son derece gâfil avlanmışlar ve bu gafletlerinden dolayı da Moğollara karşı koyacak bir güç bulamamışlardı. Çatışma Mariupol yakınında Azak Denizi’ne dökülen küçük kıyı ırmağı Kalka veya Kalmius civarında oldu. Ruslar ve Kıpçaklar gafil avlandıklarından savaşmak için kendilerini dahi toparlayamadan Moğollar onlardan büyük bir kısmı kılıçtan geçirmiştir. Nihayet 31 Mayıs 1223’de her iki taraf benzeri görülmemiş şiddetli bir savaşa girişmiş ve her iki tarafta bir hayli direnmiştir. Savaş günlerce sürdükten sonra Moğollar düşmanlarına karşı büyük bir zafer ve üstünlük elde etmişlerdir. Kıpçaklar’la Ruslar büyük bir mağlubiyet yaşarlarken pek çok zaiyat vermişlerdir. Bazıları kaçmaya çalışmışlar ancak Moğollar bu kaçanları takip ederek onları kılıçtan geçirmişlerdir. Malları yağmalanmış, yanındaki her şeyleri ellerinden alınmıştır. Kaçıp kurtulabilenler mağlûbiyetin perişanlığı ile ve yolların da bir hayli uzak oluşundan dolayı kötü bir şekilde ülkelerine geri dönmüşlerdir. Buna rağmen Moğollar sürekli onları takip etmiş, yakaladıklarını öldürmüş ve geçtikleri ülkelerini de harabeye çevirerek birçok şehri ıssız bir hâle getirmişlerdi.

Cebe ve Subidey Noyanlar’ın kumandasındaki Moğol ordusu, birleşik Rus-Kıpçak ordusu karşısında 12 gün boyunca durmadan çekilmiştir. Bunu yapmalarının sebebi ise savaş için hem en uygun yeri seçebilmek hem de düşmanlarını gevşekliğe sevk etmek olmuştur. Moğollar savaş taktiği olarak görüldüğü üzere sahte ricat’ı uygulamışlar ve 12 gün boyunca en uygun yerde Rus ve Kıpçaklar’a darbeyi indirmişlerdir. Nasıl oluyor da tarihleri boyunca düşmanlarına karşı hep bu taktiği uygulayan Kıpçaklar, göz göre bu taktiğin tuzağına düşebiliyorlardı. Burada verilecek tek cevap vardır o da Kıpçaklar arasında bu sırada tam bir birliğin bulunmamasıdır. Esasen bu durum uzun süredir gözleniyordu da. Keza yine bu durum Ruslar’da da vardı. Savaş meydanından kaçarken bile birbirlerini öldürecek hareketler içerisinde olmuşlardı. Meselâ Mstislav Mstislaviç Udoloy savaştan sonra Dinyeper Nehri sahiline ulaşmayı başarmış, bir tekneye atlamış, fakat canlarını kurtarmak için peşinden gelen silah arkadaşlarının karşıya geçmelerini organize edeceği yerde, tutup diğer tekneleri yakıp batırmıştır. Ruslar arasında genel bir kumandanın olmayışı, olanların da birbirleriyle sürekli çekişme içerisinde olmaları birlikte hareket etmelerini engellemişti.

Moğollar elçilerinin öldürülmesine karşılık yine de tüm Ruslar’a karşı düşmanca bir tutum sergileyip, intikam almaya girişmemişlerdir. Bunun da en güzel göstergesi Batu’nun batı seferi sırasında pek çok Rus şehrine zarar vermemesidir. Sadece Kozelks “kötü şehir” ilan edilmiştir. Bunun da sebebi elçilerin öldürülmesine karar veren “büyük knezlerden” Mstislav Svyatoslaviç Çernigovskiy’in bu şehrin hâkimi olmasıdır. Bu yüzden de Kozelsk yakılıp yıkılmıştır. Aslında Mstislav Svyatoslaviç 31 Mayıs 1223’de Çernigovlu bir birlikle beraber savaş alanından kaçmıştır. Ruslar bu savaşta savaşçılarının %90’nı kaybetmişlerdir. Mstislav Mstislaviç Udoloy savaştan önce yaralı olduğu ve ata binemediği için “kurgan” da bırakılan Moğol bahadırı Gemyabek’i de esir almıştır. Esir almakla da kalmamış, öldürmek yerine işkence etmeleri için Kıpçaklar’a vermiştir.

Kalka Savaşı Kıpçaklar’ı Deşt-i Kıpçak’tan çıkaran sürecin başlangıcıdır ve Kıpçak tarihi için son derece önemlidir. Ruslar içinde büyük bir öneme haizdir zira bu savaş gelişmekte ve genişlemekte olan Kiev Devletinin inkişafını durdurmuştur. Moğollar içinse bir başlangıcı ifade etmiştir. Zira bu savaş, Moğollara Güneydoğu Avrupa hâkimiyetini sağlamıştır. Çünkü Orta İdil ve Kama ağzı yönündeki ilerlemeleri, Bulgarlar’da kesin bir bozgunla olmasa da, oldukça büyük bir başarısızlıkla sona ermiştir. Bulgarlar’da mağlûbiyete uğradıktan sonra, İdil boyunu takip ederek Saksın ve Hazar Denizi’nin kuzey kıyılarındaki bozkırlara inmişlerdir. Moğollar Deşti Kıpçak’a hâkim olmakla beraber, yalnız Kıpçak göçebelerine değil, Güneydoğu Avrupa’da yapılan geniş alım-satım faaliyetlerine de geçici olarak büyük bir darbe indirmişlerdir. Bu savaş ile birlikte 1219-1221 yılları arasında yapılan Türkistan ve 1222-1224 yılları arasında yapılan Kuzey İran, Kafkasya ve Güneydoğu Avrupa seferlerinin sonunda Moğollar dünyanın uğradığı en büyük felaket olarak görülmüşlerdir.

Moğollar Deşt-i Kıpçak’ta

Bilindiği üzere Cengiz Han daha hayatta iken istila ettiği toprakları Moğol geleneklerine göre kendi oğulları arasında paylaştırmıştır. Mükemmel komutanlığı ve tecrübeli devlet adamlığı sıfatlarıyla kendisini ispatlayan Cuci Han’a Altay Dağları ile Batı Sibirya’dan başlanarak İdil-Ural bölgesi ile ötesi verilmiştir. Ayrıca ona batıda “Moğol atlılarının basabileceği her yeri istila etme hakkı” da verilmiştir. Deşt-i Kıpçak’ın da bir bölümünü içine olan bu topraklar, Cuci’ye sağlığında yalnızca ismen tabi olmuştur.

Güney Kafkasya’yı kan gölüne çeviren ve daha sonra Kuzey Kafkasya’da birleşik Rus ve Kıpçak ordusunu Kalka’da hezimete uğratan Cebe ve Subidey Noyanlar, Suğdak’ı yağmalayıp evlerine bol ganimetler ile doğu istikametinden geri dönerlerken Bulgarların ansızın baskınına uğramışlardır.

Cuci babasının daha sağlığında (Cengiz’in ölümünden yaklaşık alt ay kadar önce) ölmüş ve yerine oğlu Batu geçmiştir. O sırada Kıpçak bozkırlarının en büyük kısmı henüz işgal edilmemişti ve onun başbuğluğunda ikinci Kıpçak seferi yapılmış ve ona Güneydoğu Avrupa’yı iyi bildiği için Subidey Batur yardımcı olarak verilmiştir. Cuci ulusunun yeni oluştuğu dönemde Batu kumandasındaki büyük Moğol kuvvetleri ile başlanan Batı seferi plan doğrultusunda birkaç yıl içerisinde gerçekleşmiş ve Deşt-i Kıpçak, Bulgar toprakları, Kırım ve Derbent’e kadar uzanan Kafkasya toprakları Moğolların eline geçmiştir. Nitekim 1237 yazında Batu Han’ın kuvvetleri İdil Bulgarlarının ülkesini yakıp yıkmış daha sonra da Aralık ayında İdil nehrini buzlar üzerinden geçerek, Rus knezlikleri sahasına gelmişlerdir. Kısa bir süre içinde Moğol kuvvetleri Ryazan, Valdimir gibi bir takım Rus knezliklerini işgal etmişler, pek çok Rus şehrini alıp, Rus knezlerinin askerî güçlerini de yok etmişlerdir. Böylece 1238’de Rusya’nın kuzey kısmı tamamen Batu Han’ın eline geçmiştir. 1240’da Kiev’in alınması ile batı’ya giden yollar Batu için açılmıştır. 1242’de Batu’nun askerleri Polonya, Macaristan, Çekoslavakya, Sıbistan ve Bulgaristan’ı yakıp yıkmışlardır. Moğol birlikleri Andriyatik Denizine kadar ilerlediklerinde, Cengiz Han’ın torunlarının atlarının ayak sesleri bütün Avrupa’yı dehşete düşürmüştür. Birçok devlet bu seferleri kıyametin habercisi olarak değerlendirmişleridr. Ancak Batu bu ülkeleri elinde tutmayarak 1242-1243’de Eflak ve Boğdan üzerinden Deşt-i Kıpçak’a dönmüştür. Batu’nun batı seferine son vermesinin sebepleri üzerinde ileri sürülen görüşler ise Ögeday Han’ın ölüm haberi, askerî birlikler arasında bulunan Ögedey’in büyük oğlu Göyük ve Çağatay’ın torunu Böri ile giriştiği kavgalar ve Rus knezlikleri ile yapılan mücadeleler sonunda artık çok zayıf düşmesi gösterilmektedir. 

Moğolistan’a Dönüş ve Cengiz’in Son Seferi

Cengiz Han, 1219’da Harzemşahlar üzerine başlattığı seferini sona erdirip 1223 yılının baharında memleketine dönmeye karar vermiştir. Artık 60 küsür yaşlarında birisi olarak bir hayli yorulduğunu hissediyordu. 1223 ilkbaharında Kulan-başı bozkırında oğullarıyla bir kurultay yapmış ve Çuçi hariç diğer oğulları ile birlikte Moğolistan’a dönme kararı almıştır. Beş yıl ülkesinden, ailesinden uzak kalmıştı. Teslim aldığı şehirlere valiler atayarak Moğolistan’a geri dönmüştür.

Daha öncede bahsettiğimiz gibi Cengiz’in büyük oğlu Cuci, onun ilk hanımı olan Börte’den dünyaya gelmiştir. Ancak Börte Merkitler tarafından kaçırılmış ve kurtulduğunda da hamile olduğu ortaya çıkmıştır. Cengiz hayatı boyunca ona bu yüzden kendisinin oğlu olup-olmadığı noktasında şüphe ile bakmışsa da öz oğul gibi muamele etmiştir. Ancak Cuci kardeşleri tarafından da kendisine şüphe ile bakılan bir ağabeyi durumunda olmuştur. Bu yüzden de kardeşlerinin isteği yüzünden Cengiz’in varisi olamamıştır.

Cuci iyi bir komutan olmuş ve Moğol saraylarında başlayan lüks yaşama ilgi göstermemiştir. Zamanını Kazakistan bozkırlarında avlanmakla geçirmeyi tercih etmiştir. O yüzden de babası onu av işlerinden sorumlu tutmuştur. Bu görev Moğollarda oldukça önemli bir görevdir zira onlara göre hayatta avdan daha önemli bir şey yoktur.

Cuci’nin bütün bu halet-i ruhiye içerisinde babasından ayrılıp kendi devletini kurma gibi çabalarının olduğu kaynaklarda bahsedilmetkedir. Cengiz dönemi ile ilgili en önemli kaynağımız olan Moğolların Gizli Tarihinde onun ölümü ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlanılamamaktadır. Bu eserin Cengiz’in oğlunun ölümünden bahsetmemesi çok manidardır.

Cuci’nin nasıl öldüğü konusunda da kesin bir bilgiye sahip değiliz, bazı kaynaklara göre kendi devletini kurmak için harekete geçmek üzere hazırlıklara başladığı haberinin Cengiz Han’a ulaşması neticesinde onun emri ile zehirletilerek öldürüldüğü veya Cengiz Han’a yakın birisi tarafından öldürüldüğü şeklindedir. Eğer isyan edeceği haberi doğru ise bu Moğol İmparatorluğu için büyük bir tehlike olurdu ki tehlikenin bertaraf edilmesi noktasında doğru hareket edilmiştir. Cengiz de bu yüzden asi bir evladın ortadan kaldırılması ile geride kalan kardeşlerinin birbirleriyle barış içerisinde yaşayacakları bir ortamı sağladığı için rahatlamıştır. Cuci 1227’de öldüğünde o dönem için orta yaşlarda idi. Cengiz Han’ın oğullarının hiç biri babaları kadar yaşayamamışlardır.

1224 yılında bundan beş yıl önce kendisine askeri destek vermek istemeyen Tangut İmparatoru ile hesabını kapatmak istemiştir. Cengiz o dönemde bu red cevabını başta kendine hakaret sonra da kendi imparatorluğuna bir hakaret olarak görmüştür. Yeni Tangut İmparatoru kendini kurnaz zannederek hemen harekete geçmiş ve C’hin İmparatorluğu ile bir anlaşma yapmıştır. Zaman kazanmak için de Cengiz Han’a barış antlaşması yapmalarını teklif etmiştir. Cengiz antlaşma yapılmasını kabul ederek şartlarının imparatorun ve oğlunun rehin olarak yanına gelmelerini istemiştir. Bu şartın yerine getirilmesi için verdiği süre içerisinde de kendi ordusunun hazırlıklarını tamamlamıştır. Süre dolduğu halde Tangut imparatoru ile oğlu Moğollara teslim olmadıkları gibi antlaşma yapmayı da reddetmişlerdir.

Cengiz hem Tangut hem de Çin orduları ile savaşacağını iyi biliyordu ve bu savaşı ertelemesinin bir anlamı yoktu o yüzden 1225 yılının sonbaharında güneye doğru yola çıkmıştır. Bu sefer de Gobi Çölünden geçilmiştir. Ancak bir av esnasında Cengiz attan düşerek yaralanmıştır. Bu yara onun ateşleneek yatağa düşmesine sebep olmuştur. Danışmanları geri dönme teklifinde bulunmuşlarsa da “bu düşmanlarımıza zaafımız olduğunu gösterir” diyerek reddetmiştir. Ama bu arada Tangutlara bir elçi göndererek barış istiyorlarsa hâlâ bir şanslarının olduğunu söylemiştir. İmparator barış yapmaya hazırdı ama ordu komutanı olan Aşa söze karışarak Moğol elçilerine hakaret etmiş ve “eğer savaşmak istiyorsanız Alaşhan mevkiine geliniz” demiştir.

Bu cevap Cengiz’i çok kızdırmış ve “ölürsen öleyim fakat bu sözleri onlara yedireceğim” diyerek savaş kararı almıştır. Ancak kış başladığından baharın gelmesini beklemiştir. Bu bekleme Cengiz’e iyi gelmiş ve sağlığına kavuşmuştur.

İlk önce ileri karakol konumunda bulunan Kara Hoto kuşatılmıştır. Moğollar artık şehir kuşatmasını öğrenmişlerdi. Kara Hoto’nun düşmesi kaçınılmazdı çünkü ordu komutanı Aşa’nın Yinçuan şehrinden gönderilecek destek güçlerinin 500 km’lik çölden geçmesi gerekiyordu. Bu kadar büyük çölden geçen bir ordunun da savaş gücü kalmayacaktı. Beklenen oldu ve şehri düştü. İki ay sonra 300 km güneyde Tangutların yiyecekleri, silahları, hayvanları, mahkûmlar ile takviye edilen ordusunu Cengiz 160 km batıda Kanço şehrine götürmüştür. Bu şehrin kalesi de halkı da daha fazla direnememişlerdir. Cengiz karlı dağlarda Ağustos sıcağından korunurken, Moğol ordusu Tangut imparatorluğunun ikinci büyük şehri olan Vuvey kapılarına dayanmıştır. Şehir teslim olmuş halk da hayatta kalmıştır.

Artık sıra Yinçuan ile kendisine çok güvenen komutan Aşa’ya gelmişti. Moğollar Yinçuan’a Aşa’nın düşündüğünün tam tersi bir yönden, kuzey batıdan yaklaşmışlardır. Yinçuan’ın sadece 30 km güneyinde bulunan Ling-Wu kalesini kuşatmışlardır. Bir aylık bir kuşatmadan sonra Tangut kalesi düşmüştür. Ordu ikiye ayrılmış, bir kısmı kuşatma için bırakılırken bir kısmı Çin imparatorluğundan gelecek yardımı engellemek üzere yola çıkarılmıştır. Bu ordunun komutanı olan Subidey nerede ise 900 km’lik yol boyunca bir şehirden diğerine zik zak çizerek Lipuan Dağlarının kuzey eteklerine varmıştır. Bu, yaklaşık bir yıldır seferde buluan bir ordu için büyük bir başarıdır. Cengiz komutasındaki diğer ordu da şehre yaklaşmıştır. Tangut yöneticileri tükenme noktasına gelmişler ve Çin imparatorluğu da bunu fark etmiştir. O yüzden zaman kazanmak için barış istemişlerdir. İstedikleri bu zamanı Cengiz Han’ın kısa bir süre sonra ağır bir şekilde hastalanarak ölümü üzerine kazanmışlardır.

Cengiz Han’ın Ölümü

Ağustos 1227’de Tangut seferi sona ermek üzere iken Cengiz Han ciddi bir şekilde hastalanmıştır. Gerçeği saklamak çokta mümkün olamamıştır ancak bu haberin dışarı sızmaması gerekmiştir zira böyle bir haber ordusunda çok büyük bir moral bozuntusuna yol açar ve düşmanda bundan yararlanırdı. Reşidüddin’inn yazdığına göre Cengiz: “Ölümümü kimsenin öğrenmesine izin vermeyin. Hiç bir zaman ağlamayın ve yas tutmayın, böylece düşmanlarımızın hiç bir şeyden haberi olmaz. Tangutlu idareciler ve halk belirlenen zamanda şehri terk ettklerinde hepsini yok edin!” demiştir. Cengiz Lipuan Dağlarında gizli bir vadiye götürülmüş ve şifalı bitkiler ile tedavi edilmeye çalışılmıştır.

Diğer taraftan Tangut imparatoru teslim olmuş ve kendisi ilk idam edilenler arasında yer almıştır. Böylece Cengiz’in emri yerine getirilmiştir. Tangutlar yok edilmişler, Yinçuan yağmalanmış, hükümdar mezarları açılmış ve halkı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu yüzdendir ki kaynaklarda bundan sonra Tangutlar hakkında bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

Yapılan hesaplara göre Cengiz Han 25 Ağustos 1227 yılında öldüğünde 65 yaşlarında idi. Cengiz’in cesedine ne olduğu nerede bulunduğu konusu günümüzde bile hâlâ sırrını korumaktadır. Moğolların Gizli Tarihinde bu konu ile ilgili hiç bir kayıt yoktur. Ülkesinden 1600 km uzakta vefat eden Cengiz’in cesedinin ülkesine nasıl götürüldüğü konusunda soru işaretleri vardır. Bu mesafe bugün araba ile son sürat gidildiğinde üç haftada alınabilir. Üç haftada da cesed çürürdü. Bildiğimiz kadarı ile Moğollar mumyalama tekniğini bilmiyorlardı. Bazı yazarlar Cengiz’in öldüğü yere gömüldüğünü iddia etmektedirler. Bazıları doğduğu yerde gizli bir yere gömüldüğünü, cenaze konvoyunda görev alan herkesin “git öteki dünyada Tanrı ile kucaklaş” denilerek öldürüldüklerini kaydederler. Bazıları ise cesedin Moğolistan’a getirilerek Onon ve Kerulen nehirlerinin kaynakları civarında bulunan kutsal Burhan-Haldun dağında gizli bir yere gömüldüğünü söylemektedirler. Kısacası Cengiz Han’ın mezarı bütün arkeolojik aramalara rağmen hâlâ bulunamamıştır.

Bu arada kısa da olsa Cengiz Han’ın yaşının kemale erdiği dönemlerde ölümsüzlüğü arayışı hakkında da bilgi vermek istiyoruz.

Cengiz Han gün geçtikçe ölümün kendisine daha çok yaklaştığını hissetmeye başlamış ve tanıştığı gerek din adamlarına gerekse ilim adamlarına ölümsüzlük iksirini sormuştur. Bir gün ona bu konuda çok şöhretli olan Çin’li Çang Çung’dan bahsedilmiştir. Bu kişi o sırlar 70 yaşını aşmıştı ve Pekin’in 500 km ötesinde Şandong yarımadasında bir tapınakta inzivaya çekilmiş bir Tao rahibi olarak yaşıyordu. Ömrünü Tao felsefesine göre, gizli ruha veya yaşamın çıkışı ve sonsuz yaşama konularını incelemeye adamıştı. İşte Cengiz bu kişiyi kurtarıcısı olarak gördü ve karargâhında danışmanı Yeliu tarafından kaleme alınan bir davetiye ona gönderdi. 1219 yılından gönderilen davetiye yedi ay sonra tapınağa ve rahibe ulaşabildi. Cengiz Han bu davetiye de kısaca şunları söylemektedir: Tanrı’nın çok müsrif bir hayat yaşadığı için Çin’den elini çektiğini, kendisinin kuzeyde ihtirassız bir şekilde yaşadığını, sade, sevgi içerisinde ve askeri talimleri önde tutan bir hayat yaşadığını, yedi yıl içerisinde büyük bir imparatorluk yaratmayı başardığını, Hunlar döneminden sonra en büyük imparatorluğun kendisi tarafından kurulduğunu, mevkisinin yüksek ve o derecede omuzlarındaki yükün ağır olduğunu, bilgili ve olgunluk sahibi kişileri devletine davet ettiğini, ülkesinin yönetiminde üç ve dokuz yerlerinin yönetecek adamları bulamadığını, kendisinin derin tecrübe sahibi olduğunu ve bütün kanunlara vakıf birisi olarak onu yanında görmek istediğini, yola çıkmaktan korkmaması gerektiğini, onun için özel bir muhafız birliği hazırlattığını, kutsal ayaklarını harekete geçirmesi için yalvardığını ve halkının o günkü durumuna bakarak merhamet etmesini ve kendisine acıyarak ölümün sırrını kendisine ifşa etmesini istemiştir.

Çang Çung, Cengiz’in davetini kabul ederek 1221 yılının Mayıs ayında Cengiz’in o sırada bulunduğu ordasına gelmiştir. Cengiz onu büyük bir saygı ve sevgi ile karşılamış, sözlerini fazla uzatmadan da konuya girerek “ Üstat bana bu kadar uzaklardan, ölmemek için ne ilaç getirdin?” diye sormuş, Rahib Çang Çung’da “hayatı uzatmanın çaresi var, ancak ölmemek için ilaç yok” diye cesurca cevap vermiştir. Cengiz ona kızmamış ve hayatı uzatmak için yapması gerekenleri ondan uzun uzun dinlemiştir. Bundan sonra Çang Çung kayıtlara göre 21 Kasım 1222’de Cengiz’e Taoizm’i anlatmıştır: Birçok insan cenneti bilir, ancak Tao’nun yüceliğini anlayamaz. Her insan doğduğunda kutsal ışıkla doğra ve yükü hafiftir. Fakat beklentileri ve istekleri o kadar güçlüdür ki üzerindeki yük gittikçe ağırlaşır ve kutsal ışık solar”.

Han isteklerini dizginlemeli, şehvetini köreltmeli, zevki okşayan tatları reddetmeli, taze ve hafif yiyecekler yemeli ve nefsinin isteklerinden uzak durmalı idi. Cengiz bu öğütlerin çok yararlı olduğunu anlamış ancak Moğolları eski alışkanlıklarından vazgeçirmenin kolay olmayacağını ona söylemiştir. Aslında bu görüşmeden en büyük kazançla çıkan Taoistler olmuştur çünkü Cengiz Çang Çung’a bütün müridlerinin vergiden muaf tutulacaklarına diar bir ferman vermiştir. Tao rahip önce Semerkant’a gitmiş oradan da 1224 yılında Pekin’e dönmüş ve müridlerinin sayısı çığ gibi artmıştır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir