Tunuslu Hayrettin Paşa ve Akvemü’l-mesalik fi ma’rifetu ahvâli’l-memâlik Adlı Eseri – Mehmet Ulukütük

(Nida Düşünce, Kültür Edebiyat Dergisinin 2010/ 140. Sayısında Yayınlamış Makale)

Osmanlı-Cumhuriyet Modernleşmesinin Yapıtaşlarını Anlamak: Tunuslu Hayrettin Paşa ve Akvemü’l-mesalik fi ma’rifetu ahvâli’l-memâlik Adlı Eseri

Mehmet Ulukütük

Tunuslu Hayrettin Paşa ile ilgili görsel sonucu

Osmanlıda modernleşme halkın sosyolojik yapısından kaynaklanan bir gelişme olmadığı için halk hareketi değildir. Yönetici aydın eliti tarafından sırtlanan bir çabadır. II. Viyana bozgunundan, Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar tarihi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkan modernleşme, bu tarihten sonra, yöneticiler tarafından topluma dikte ettirilen bir hareket olmuştur.1 On dokuzuncu yüzyılda aydınların Batı karşısındaki tutumu iki ana grupta toplanabilir. Bu gruplardan her ikisi de Osmanlı’nın Batı karşısında teknoloji açısından geri kaldığını belirtmektedir. Ancak Avrupa medeniyetinin seviyesine nasıl ulaşılacağı konusundaki düşünceler farklıdır. Aydınların bir kısmı, “icab-ı asra intibak” da dedikleri “topyekün Batılılaşmak” olarak algılamışlardır. Diğerleri ise seçicidir. Geleneksel değerleri topyekün reddetmezler. Batıdan gelen, tasnife tâbi tutularak, manevî değerler korunmak suretiyle yararlı görülenleri kabul edilebilir. Bu iki çizgi varlığını Cumhuriyet döneminde, hatta günümüzde bile sürdürmektedir. Modernlik deneyimlerimizin özgül sorunlarını kendi tarihsel bağlamı içinde anlamak / yorumlamak onlarla sağlıklı bir hesaplaşma süreci gerçekleştirmemize yardımcı olabilir. Zira Türk / Osmanlı düşünce tarihinin yakın geçmişi, kaynağında, Osmanlı/İslam toplumunun yaşadığı her türden değişim karşısında üretmeye çalıştığı alternatifler, eklemlenmeler ve kopuşlar böylesi bir hesaplaşmayı zorunlu kılar. Buradaki hesaplaşma tek taraflı bir monologu değil bilakis tarihin geçmişle şimdi/burada arasındaki diyalogu gerekli kılar. Bu diyalog aslında bir yandan geçmişi olayların tarihi olarak değil olguların tarihi olarak görerek olguların arkasındaki zihniyet değişikliklerinin illetleriyle hesaplaşmak diğer yandan da mevcut durumun felsefî / düşüncel ve sosyo-kültürel / siyasal temelsizliğimizin / dilsizliğimizin işaret ettiği kopuk halkaların hesabını vermeye delalet eder. Bu hesaplaşma sürecinde İslamcılık geleneğinin oluşumun sürecini anlamanın sürecin önemli aktörlerinin düşünce dünyalarının somutlaştığı eserlerinin farkına varmanın vazgeçilmez bir önemi vardır. Zira bir kültürde/tarihte üretilmiş felsefe-bilim tarihsel tecrübesinin içerisinde hayat bulduğu zihniyeti idrak etmek, o dizgenin örüldüğü bağlamı mümkün kılan maddî ortamın imkânları ile dünya görüşünün anlam çanağını ve dünya tasavvurunun resim yumağını, unsurlarına geri giderek tahlil etmekten geçer.  

İslamcılık, 19. yüzyılda İslam coğrafyasında ortaya çıkan, Batı’nın sömürgesi haline gelen Müslüman devletleri bağımsızlığına kavuşturmak amacıyla geliştirilmiş bir siyasal kurtuluş ideolojisi, bir siyasal projedir. Tarih boyunca daima siyasal bir görünüme ve işleve sahip olmasına ve daha önce de kendisinden inanç üzerine temellenen siyasal teoriler üretilmesine rağmen ilk kez İslamcılık akımıyla birlikte bir siyasal eylem planına adını veren İslam dininin, siyasal kurtuluş projesi olarak yeniden yorumlanmasındaki ana etken, modernleşmiş Batı’nın siyasal, ekonomik, teknolojik ve kültürel gücünün ve bugün tasallutu olarak Müslüman ülkelere yönelmiş oluşunun Müslüman bilinçte meydana getirdiği kırılmalardır.2 Bu kırılmayla birlikte bir düşünce akımı olarak İslamcılık, İslam dininin geniş anlamıyla teolojik, hukuki ve ahlaki ilkelerinin modern çağın ihtiyaçlarına uygun bir ıslah ve tecdit düşüncesi ışığında yeniden yorumlanarak Müslümanlar için bir kurtuluş ümidinin ideolojik ifadesi şeklinde ortaya çıkmıştır.3 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’nde Abdülaziz döneminde4 dinî siyasî bir ideoloji olarak ortaya çıkan İslâmcılık fikri, İslâm dinini halkı Müslüman olan ülkelerde hâkim kılmak, “İslâm’ı bir bütün olarak yeniden yaşatmak ve akılcı bir metotla Müslümanları, İslâm dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak” gibi anlamlara gelmektedir.5 

İslamcılık akımının başlangıcı Yeni Osmanlılar hareketine, hatta Mısırlı Rifâ’a et-Tahtavî ve Tunuslu Hayreddin Paşa gibi düşünürlere kadar geri götürülmektedir. İlk baskısı 1867’de Tunus’ta yapılan Akvemü’l-mesalik fi ma’rifetu ahvâli’l-memâlik (Ülkelerin Durumlarının Tanımlanmasında Yolların En Sağlamı) mukaddimesinde modern anlamda İslamcılık ideolojisi için ilk sentezleme çabalarını göstermiş olan Tunuslu Hayrettin Paşa6 Yeni Osmanlılar’ın da ilgisini çekmiş ve hatta belirli konularda onlara kaynaklık etmiş görünmektedir. Cemâladdin Afgânî’yi İslamcılığın fikir babası, “ilk kurucusu” olarak görenlere karşılık onun düşüncelerinde gerek öncülük, gerek entelektüel derinlik ve gerekse özgünlük bakımından Yeni Osmanlılar’ın önüne geçirelemeyeceği ileri sürülmüştür.7

Tunuslu Hayreddin Paşa yazı dili bakımında Arap sayılsa da formasyon ve zihniyeti bakımından Osmanlı olarak belirir.8 Hayrettin Paşa, küçük yaşında Kafkasya’dan getirildikten sonra reisul ülema Kıbrıslı Tahsin Bey tarafından satın alındı. Daha sonra Tunus valisi Ahmed Paşa’ya satıldı. Hayrettin Paşa, Tunus’a gelen Fransız subaylardan Fransızca fünun-u harbiye dersleri aldı. Vali, Hayrettin Paşa’yı eğitim için Avrupa’ya gönderdi. Paşa, hukuk ve tarih eğitimi aldı. Hayrettin Paşa, 1878’de sadrazam oluncaya kadar 1863’e kadar askeriyede subay olarak görev yaptı. 1863’de Fransa, Prusya, İsveç, Danimarka, Hollanda ve Belçika Devletleri’nin başşehirlerinde görevli olarak bulundu. Paşa, 1864 de yazdığı Akvamü’l Mesalik fi Marifet-i Akval’l Memalik isimli eserinde Avrupa düzeni ve bu düzenin hangi esaslarda İslâm dünyası tarafından benimsenmesi gerektiğini belirlemeye çalışır. Müslüman kalarak medenileşebileceği iddiasında olan Paşa, Avrupa medeniyetinin esasının İslâm’a dayandırır. Hayrettin Paşa, Avrupa seyahatleri esnasında edindiği izlenimleri kaleme alarak faydalı olmak niyetindedir. Hayrettin Paşa’nın temel problemi, İslâm milletlerinin eski günlerine ve saadetlerine nasıl kavuşacağının yollarını aramaktır. Bu amaçla, Avrupa’nın kalkınmasının sebeplerini araştırmaya koyulur. Paşa’nın Mukaddime’yi yazmada iki amacı vardır. İlki; ulema, siyasi ve memurları İslâm milletini kalkındırmanın yollarını araştırmaya sevketmek; ikincisi ise Avrupa medeniyetine karşı tepki gösteren Avam-ı Müslümanları bu yanlış tutumlarından vaz geçirmektir.9 Paşa, ahalinin zaruriyetlerine göre yapılmış kanunlar ve buna saygılı hükümet keyfi idarinin bir an evvel son verilmesi, hükümeti muhasebeye çeken halkın idareye katıldığı, siyaset-i akliye ve siyaseiti diniye ayrımına giden, vatanın saadetini öne çıkaran, vatanı saltanattın önüne geçiren bir düzenin savunuculuğunu yapar

Tunus’ta görevli olduğu zamanlarda sık sık Avrupa’ya giden Paşa, mütefekkir yönüyle de milletimizin trajik durumunu tespit ve bunlara çözüm yolları bulmaya çalışır. Paşa, bir yanda sultanların/valilerin yönetimi altındadır, bir yanda da bağnaz, toplumda ve yönetim üzerinde etkili bilgin ve hâkimler vardır. Paşa, kitabında zaman zaman sınırsız yetkilerle donanmış bir hükümdarın hükümranlığının da gelişmeye engel olduğunu ifade eder, parlamentoyu önerir. Biz parlamento kısmını da halletmiş görünmemize rağmen hala kötü yönetimden bizarız der. Demek ki isimler veya şekillerden ziyade kavramlar ve yazılı olsun olmasın hukuk felsefe öz önemli. Popüler örnekler olarak kimi fiili diktatörlüklerin isimlerinin x cumhuriyeti olması/kimi fiili demokrasi ve hukuk’un işlediği ülkelerde adının x krallığı olması. Kitabı’nın bir yerinde Avrupa’nın özet tarihini geçerek nereden nereye geldiklerini ve bunu hangi kavramlar üstünde yükselttiklerini açıklar.

Tahtavi, Tunuslu Hayrettin üzerinde etkili olan önemli şahsiyetlerinden birisidir. Mehmed Ali Paşa’nın 1826 yılında Paris’e eğitim için gönderdiği 42 kişilik öğrenci grubuna imam olarak görevlendirilen Tahtavi’nin Paris Gözlemleri, İslâm dünyasında ilk seyahatnâme örneklerinden birisidir. Arapça olarak 1832 basılan kitap, Mehmet Ali Paşa’nın isteği ile kamuoyunun bilgisine sunulması için Türkçe’ye çevrilir. Yaptığı çevirilerle Aydınlanma düşüncesinin Arap dünyasında yayılmasında önemli katkıları olan Tahtavi, modernleşme yanlısı Arap düşünürlerinin öncülüdür ve fikirleriyle Hayreddin Paşa’yı ziyadesiyle etkilemiştir. Hayreddin Paşa Tahtavi’nin Paris Gözlemleri kitabının okunması için herkese tavsiyede bulunur.10

Akvemü’l-mesalik üslup ve içerik itibariyle klasik İslam eserlerini andırır, besmele, hamdele ve salveleyle başlayan eser, Allah’tan tevfik duasıyla son bulur. Hayreddin, usûl-u fıkıh geleneğinde verdiği eserindeki görüşlerini yetkin bir şekilde, ayet hadis ve dört halifenin sözleri yanında, Gazâlî, Maverdî, İbn Haldun, Sadedin Taftâzâni, Şihabettin Karâfî, İbni Akîl, İbn Kayyim, Muhammed Mevvâk, İbn Abidîn gibi klasik İslam alimlerinin görüşleriyle desteklemiştir. Hayreddin Paşa’nın eserinin İslam düşüncesiyle ilgili bu teknik kısımlarının yazımında Tunus’taki Ezher gibi köklü Zeytuniye Üniversitesi Ulemasından yardım alması muhtemeldir. İbn Haldun’dan mülhem eseri, çağdaş dünyaya yönelik bir Mukaddime, modern bir siyasetname olarak kendini gösterir. İbn Haldun’unki gibi genel prensiplerin ortaya koyulduğu bir mukaddime ile prensiplerin açıldığı muhtelif şeklinde iki ana kısımdan oluşan eser, bir hutbe (önsöz) ile hatime (sonuç) bölümleriyle tamamlanmıştı. Hakkında geniş bir inceleme ile İngilizceye tercüme eden L. Carl Brown (1967), eseri “hem siyaset tarihçileri, hem siyasi felsefeyle uğraşanlar için eşsiz bir sentez” diye tanıtır. Hayreddin paşa kitabı yazmaktaki asıl amacı şöyle ifade eder: “Bizim niyetimiz iki hedefe ulaşmaktır: Bunlardan birincisi devlet adamlarımızın İslam ümmetlerinin mevcut durumunu geliştirmek ve bunun için gerekli bütün yolların, özellikle de bilim ve bilginin ufkunu genişletmek, ziraat ve ticareti desteklemek, endüstrileşmeyi teşvik etmek, tembelliği ve gevşekliği yok etmek. Bunun içinde en temel gereklilik kendisinden güvenlik ve umudun neşet ettiği iyi bir hükümettir. Bu kitapta da görüleceği üzere Avrupa ülkelerinin zenginliği de bu yolla olmuştur. Bunun için de fazla delil getirmeye gerek yoktur.”(s.5) 

Akvemü’l-mesâlik’te Avrupa devletlerinin siyasî, iktisadî, askerî vb. özelliklerinin ve üstünlüğünün anlatımı büyük yer tutar. Müellif, eserin daha ilgi çekici ve önemli bölümü olan mukaddimede siyasî fikirlerini açıkladığı gibi Avrupa uygarlığı ile İslâm dünyasını karşılaştırarak müslümanların eski üstünlüklerini tekrar kazanabilmelerinin çarelerini araştırır. Yeni dünya şartları içinde pratik teklifler ileri sürer. Halka itimat telkin eden sağlam bir idare tarzı İle amaca ulaşmak ister. Avrupa’nın iklimi, dini veya toprağı sayesinde üstün duruma gelmediğini belirten müellif, Avrupa’yı yükselten şeyleri öğrenmek gerektiğini söyleyerek maddî kudretin eğitime, eğitimin de siyasî müesseselere dayandığını. Avrupa’nın güç ve refahının esasını adalet ve hürriyete dayalı siyasî kurumların oluşturduğunu, bu kurumların en önemlilerinin de parlamento, parlamentoya karşı sorumlu hükümet ve hür basın olduğunu kaydeder; bunlar olmadan maddî refahın mümkün olamayacağını savunur. Parlamento ile basın kuruluşlarını İslâm’ın meşveret sistemiyle uzlaştıran Hayreddin Paşa parlamentonun İslâm’da “ehlü’1-hal ve’l-akd” denilen ulemâ ve ayanın yerini tuttuğunu söyler.11 Bu şekilde klasik İslâmî siyaset düşüncesi içinde kalarak Avrupa’dan politik, idarî, sosyal ve ekonomik kurumların alınmasının mümkün ve gerekli olduğunu, İslâm’ın buna cevaz verdiğini belirtir: ayrıca İslâm ümmetinin tarihinde benzer siyasî uygulamaların görüldüğünü vurgular. Fikirlerinin bir ülke için değil bütün İslâm ümmeti için geçerli olduğunu belirtir. Devrin tek güçlü Müslüman devleti olan Osmanlı Devleti’ne ve Tanzimat reformlarına büyük önem verir. Şeriatın tam uygulanmasının sağlayacağı faydaların gösterildiği eserde Avrupa’nın teknik ve ekonomik gelişmeleri, buluşları, kurumlan uzun uzun anlatılır

Hayreddin Paşa’nın Tanzimat yenilikleri hakkındaki görüşleri umumiyetle olumludur. Osmanlı parlamentosunu savunmakla beraber devletin sosyal yapısını ve ayrılıkçı güçleri de dikkate alarak bütün tebaaya siyasî haklar ve hürriyetler verilmesinin sakıncalarını sıralar. Avrupa’nın iktisadî gelişmesi ve İslâm ülkelerinin iktisadî gelişme için neler yapmaları gerektiği, iktisadî kuruluşlar, devlet müdahalesi, şirketler, yerli sanayinin korunması gibi konulara ilişkin bilgi ve görüşlerin de yer aldığı eserde sıhhatli bir reform için ulemâ ve devlet adamları arasında sıkı bir iş birliği ve dayanışma bulunmasının gerekliliğini ortaya koyan paşanın ulemâya büyük önem vermesi, İslâm ülkelerinde ulemânın siyasî ve idarî kadroların çoğunu teşkil etmesinden ileri geliyordu. Müellif Avrupa’nın siyasî, ekonomik, kültürel ilerlemesine ve İslâm ülkelerini tehdit etmesine karşı daima kuşkulu ve endişeli bir tavır takınmakla birlikte onların bu konulardaki sistem ve modellerinden faydalanarak İslâm ümmetini reformlarla çağının seviyesine ulaştırmanın ve bu suretle Batı’ya karşı durmanın mümkün olacağını, esasen şeriatın değişen şartlar ve içtimaî zaruretlere uygun olarak kesin biçimde yasak edilmeyen her şeye cevaz vermesinin de çağdaşlaşmaya imkân tanıdığını ileri sürüyordu.12 Hayreddin Paşa’nın kitabında 1857–1864 arasında Tunus’un reformlar dönemindeki tecrübelerini de aksettirdiği anlaşılmaktadır. 

dayanışma bulunmasının gerekliliğini ortaya koyan paşanın ulemâya büyük önem vermesi, İslâm ülkelerinde ulemânın siyasî ve idarî kadroların çoğunu teşkil etmesinden ileri geliyordu. Müellif Avrupa’nın siyasî, ekonomik, kültürel ilerlemesine ve İslâm ülkelerini tehdit etmesine karşı daima kuşkulu ve endişeli bir tavır takınmakla birlikte onların bu konulardaki sistem ve modellerinden faydalanarak İslâm ümmetini reformlarla çağının seviyesine ulaştırmanın ve bu suretle Batı’ya karşı durmanın mümkün olacağını, esasen şeriatın değişen şartlar ve içtimaî zaruretlere uygun olarak kesin biçimde yasak edilmeyen her şeye cevaz vermesinin de çağdaşlaşmaya imkân tanıdığını ileri sürüyordu.12 Hayreddin Paşa’nın kitabında 1857–1864 arasında Tunus’un reformlar dönemindeki tecrübelerini de aksettirdiği anlaşılmaktadır. 

Agvem’ul mesalik’de Hayreddin paşa’nın üzerinde ısrarla durduğu nokta hatalardan ve açmazlardan arındırılmış etkin bir yönetim sistemidir. Adaletin ve güven duygusunun tam anlamı ile yerleştirilmesi toplumun kendisini daha iyi organize etmesini ve dolayısı ile de üretimi beraberin de getirecektir. Burası çok ilginçtir, Hayreddin paşa örnek olarak ağırlıkla Fransa’ya bakmaktadır, çünkü önerdiği şey gayet liberal bir ortamdır. Böyle bir ortamda da ekonominin kendiliğinden geliştireceğini düşünmektedir (Bugüne değin gerçekleştirmekte güçlük çekilmiş bir öngörü). Bu nedenle kurumların etkin bir tarzda idaresi bunu sağlayacak unsur olarak görülmüştür.

Agvem’ul Mesaik’in asıl dikkat çeken bölümü “mukaddime” (önsöz/giriş) bölümüdür. Yaklaşık 90 sayfa tutan bu mukaddime bölümünde, Hayreddin Paşa, Avrupa’dan benimsenecek olan kurumların aslında İslam’ın temeline ters düşmediğini bugün bizim laik diye ifade edebileceğimiz bu tür kurumların aslında dini sisteme destek bile olacağını söyler. Hemen arkasından ulema sınıfının aslında iyi bilgilerle donanmamış olmasından ve bunun zararlarından bahseder. Bunu neticesi olarak da, ulema sınıfına asıl görevlerini hatırlatmanın, siyasetçilerle diğer sınıftan bütün insanlara ülke de tutulması gereken yolların neler olduğunu göstermenin kitabın asıl amacı olduğunu ifade eder. Bunu söylemekteki esas, Avrupa ülkelerindeki gelişmelerin kendi ülkesine nasıl aktarılması gerektiğini, İslam ülkelerinin de bu değişim ve gelişmelerden geri kalmaması gerektiğini ifade etmektir. Paşa, yabancı milletleri bilmenin zaruretini, onların da diğer ülkeleri bilme konusunda istekli ve arzulu olduklarını, bunun ise artık” iyice küçülen dünya”da eskisine göre daha kolay olduğunu söyler.13
 

Avrupalıların ekonomik ve idari alanlarda yaptıkları yenilikleri kaçırmak çok zararlı olacaktır, çünkü bu yenilikler onlara büyük bir gelişmenin kapılarını açmış ve zenginleştirmiştir.14 Bu durum, Hayreddin Paşa’nın tespitine göre, tıpkı şeriat’ın tam anlamı ile uygulandığı dönemlerdeki İslam toplumlarının durumlarına benzemektedir. Burada açıkça ortaya çıkacağı üzere, Hayreddin Paşa’nın asıl amacı Avrupa’nın ulaştığı dünya zenginliğinin nedenlerini kavramak ve bunun İslam dünyasında da gerçekleşmesi için neler yapılması gerektiğini açıklamaktır. Bu nedenle “bu yeniliklerden kendi durumumuza ve tabi ki şeriat’a uygun olanlarını almak, elimizden alınan şeyin asıl sahibine geri dönmesi” anlamına gelmektedir. Her ne kadar hangi kurumların alınması gerektiği konusunda ayrıntılara girmese de, ona göre, bu kurumlardan gerekli görünenlerin İslam dünyasın da benimsenmesi temelde İslam ile çelişecek bir nokta değildir.

Saf bir entelektüelin ötesinde Hayreddin, Doğu’yu ve Batı’yı birleştiren nadir bir entelektüel formasyona, İslamî duyarlılığa ilaveten pratik tecrübe ve gözlem gücüne sahipti. Buna siyasi deneyimle olgunlaştırdığı fikirlerini programlı kompirme bir tarzda ifade kabiliyeti de eklenince ortaya bir arayış asrı için önemli bir kılavuz çıkıyordu. O devirde İslam dünyasının Tunus, İstanbul, Beyrut ve Kahire gibi merkezleri arasındaki ilişkiler bugün sanıldığından çok daha yoğundu. Mukaddime kısmı Osmanlıcaya geç çevrilse de Akvemü’l-Mesâlik, zamanında bir kültür dili olarak Arapça’nın yaygınlığı sayesinde Osmanlı aydınlarının rağbetine mahzar olmakta gecikmedi. İlginçtir ki eser, Âlî paşa gibi döneminin egemen bürokratları kadar onlara muhalif Yeni-Osmanlı aydınlarını da cezb etmişti.15 Yeni Osmanlılar içinde esere açık takdirini gösteren sadece Ali Suavi oldu. Namık kemal ise bir “payitaht aydını” psikolojisyle paşanın şahsı gibi eserini de küçümseme eğilimi gösterdi.

Tunuslu Hayrettin Paşa, halkı Avrupa medeniyetine ısındırmak için Avrupa medeniyetinin temellerini İslâm’a dayandırır. Ona göre Avrupalıların İslâm’ın iyi ve güzel şeylerini alarak bu günkü seviyeye ulaştıklarını sıranın şimdi Müslümanlarda olduğunu onlarında aynı yolla Avrupa’nın iyi ve güzel özelliklerini alarak kalkınacağını ileri sürer.16 Benzer bir tutum Fuad Paşa’nın vasiyetnamesinde de görülür. Paşa’ya göre tek bir bilim vardır. Terakki anlayışı, İslâm’a ters olmayıp bilakis İslâm’ın evrenselliği inancıyla örtüşür. “Toplumun gelişme yolunda ilerlemesini İslâmiyet adına engellemeye kalkışanlar, Müslümanlıktan nasibini almamış, anlayışsız, bilinçsiz cahillerdir. Terakki, Müslümanlık dinin özüyle tam bir uyum içindedir. İslâmlığın emrettiği bilim başkalarının tahsil ettiği bilimden farklı olmadığı, bilimin tek, akıl ve idrak dünyasının her yerde aynı güneşin işitip ısıttığı, mademki İslâmlık, evrensel gerçeklik ve bilginin bir ifadesi olduğu, yararlı bir buluş, yeni bir bilgi kaynağı, nerede bulunmuş ise ister putperest ister Müslümanlar arasında Medine ister Paris’te olsun her zaman İslâm’a aittir. Dolayısıyla Avrupa’nın buluşu olan yeni yasa ve gelişme araçlarını benimsemekte engel görülemez.”

Sonuç olarak Osmanlı/Cumhuriyet modernleşmemizin kendine özgül problemlerini onlarla karşılıklı bir diyaloga geçmekten, kayıp halkalar olarak nitelendirilebilecek eserleri modernleşme projeleri kapsamında yeniden düşünmek, tartışmak gerekiyor. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın Akvemü’l-mesalik fi ma’rifetu ahvâli’l-memâlik’i adlı eseri önemli modernleşme projelerinden biridir. Modern dönemlerde İslamcılık ideolojisinin oluşumunda şu ana kadar önemi pek anlaşılamayan büyük bir mütefekkirdir. Bu toprakları bu topraklardan yetişen insanların perspektifinden anlamanın bambaşka bir anlamı, bize katacağı önemli kazanımları olacağı şüphe götürmez bir hakikattir. Kendi modernlik tecrübemizi kendi tarihsel/düşünsel dinamiklerimizden yola çıkarak yeniden anlamak ve düşünmek bugün her zamankinden daha çok hayati bir durum arz etmektedir.

Ä°lgili resim
Yazarın Kitabını Satın Alabilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir