OSMANLI DEVLETİ’NDE DENİZCİLİĞİN İLK DEVRELERİ/Ayetullah OKAN

Osmanlı Devletinin Kuruluşu;

 

   Osmanlılar, Oğuzlar’ın Kayı boyuna mensuptur. Türkiye Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubat zamanında, önce Karacadağ’a ardından da Söğüt ve Domaniç yöresine Ertuğrul Gazi başkanlığında uç beyliği olarak yerleştirilmişlerdir.

   Kösedağ Savaşı’ndan sonra Kayı Boyu Anadolu’yu işgal eden İlhanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Bu devletin zayıflamasıyla Osman Bey 1299 yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

 

Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Denizciliğin Başlaması;

 

   Osmanlı denizciliği, XIV. yüzyıl başlarına kadar giden bir Batı Anadolu deniz gaziliği geleneğine dayanmaktadır.[1] Küçük bir kara beyliği olarak kurulmasına rağmen, sahillere ulaştıktan sonra denizcilik bilgi ve tecrübesini devamlı şekilde artırmaya çalışan Osmanlılar, kendilerine öncülük eden Batı Anadolu sahillerinde kurulmuş olan denizci beyliklerden tevarüs ettikleri donanma ve denizcilerden yararlanma yoluna gittiler. Söz konusu bu Anadolu beylikleri arasında yer alan Menteşe, Aydınoğulları, Saruhan ve özellikle coğrafî yakınlığı sebebiyle Karasi beylikleri Osmanlı denizciliğinin kuruluşuna önemli katkıda bulundular. Kuruluştan Yıldırım Beyazıd hâkimiyetinin sonuna kadar olan dönemde Osmanlı denizciliği büyük bir varlık gösterememiştir. Aslında kara ordusu olan Osmanlılar, deniz ve denizcilik kültürü içinde yoğrulmadıklarından, 1299 ile 1402 yılları arasında bu Beyliğin gelişmesini sağlayan cihat(kutsal savaş) ilkelerine dayanan kara harekâtı idi. Özellikle 1354 yılında Gelibolu Yarımadası’na çıkılarak, zengin ve mümbit Rumeli topraklarında yeni kara parçaları fethetmek fırsatına kavuşulması Osmanlıların deniz faaliyetini geciktiren bir sebep olmuştur.[2]

   6 Nisan 1326 tarihinde Bursa zapt edildikten sonra Orhan Gazi, dikkatini Bursa gibi iki mühim yerleşim yeri olan İznik ve İzmit’ e çevirmiştir. İznik o devirde Bursa gibi büyük bir sanayi şehri, İzmit de bir ticaret limanı idi. Bu iki şehir alındığı takdirde Osmanlılar önemli şehirlere sahip olacaklar, Bizanslılar da Marmara havzasındaki en kuvvetli dayanak noktasını kaybedeceklerdi

   Bir tatlı su gölü kenarındaki bu sanayi şehri zapt edilmeden önce İzmit körfezinin güney kıyıları Kara Mürsel Bey tarafından alındı. Yine Kara Mürsel Bey Kartal civarındaki Aydos ve onun kuzeyindeki Şamandıra’yı Osmanlı ülkesine ilave etti.[3]

   Osmanlılar, Karesi Beyliği’ni kendi sınırları içine kattıktan sonra (1347-48) denizlere ulaşınca bir donanmaya sahip olma ihtiyacını ilk defa ciddî bir şekilde gördüler. Orhan Bey zamanında yani Rumeli’ye geçiş sürecinde Osmanlı donanması, büyük ölçüde Karesi Beyliği’nin sahip olduğu donanmaya dayalı olarak tedricî bir şekilde arttı.[4] Kısa zamanda Edincik, Gemlik, Karamürsel ve özellikle İzmit’te kurup geliştirdikleri tersaneler sayesinde Osmanlı Deniz Kuvvetlerinin ilk nüvesini kurdular. Hatta Karamürsel Bey’in kendi icadı olan ve onun adıyla anılan çekdiri tipi küçük geminin yüzyıllarca Osmanlı denizlerinde kullanılması ilk gayretlerin önemli ölçüde kalıcı olduğunu göstermektedir.[5]

  1. Yüzyılda Anadolu Türk Beylikleri arasında denizciliği en ileri götüren Beylik ise hiç şüphesiz Aydınoğulları Beyliği’dir.[6] Bu beylik; Selçuk ve İzmir Limanlarında birer kuvvetli dayanak kurup hazırladığı filolarla Ege Denizi’ne girmiş, daha sonra Saruhan ve Menteşe Beyliklerinin de ittifakını sağlayıp, çalışma sahasını İyon Denizi ile Karadeniz’e kadar genişletmiştir. Aydınoğulları denizciliği Umur Bey döneminde şaşılacak derecede yükselme göstermiştir. Umur Bey, Batı Ön Asya Birliği’ni temel alarak Yakın Doğu’da kuvvetli bir hâkimiyet kurmuştur.

    Osmanlılar’ın Denizle İlk Temasları

   Bugünkü Eskişehir Bilecik Kütahya illerinin birleştiği topraklar ; Söğüt’ten Domaniç’e, kadar uzanan yayla Osmanlıların ilk yurdudur. Osmanlı Beyliğinin güneyinde Germiyanoğulları; Batısında Karesioğulları ; Doğusunda Candaroğulları ; Güneydoğusunda Ahi Cumhuriyeti; Kuzeyinde de Bizans İmparatorluğu vardı. Karasi Devleti’ni alarak Çanakkale’ye erişmek, İznik ile İzmit’i düşürmek, Boğaz’a çıkmak; Marmara’nın , Karadeniz’in ve Egeile Akdeniz’in iki başını tutmak Osmanlı Devleti için ilk ve en önemli gereklilikti[7].

   Ertuğrul Bey’in ölümünden(1281) sonra, ticaret yollarına hakim olmak maksadıyla Bizans’la mücadele başlayan Osman Gazi; 1288 yılında İnegöl’ü, 1299 yılında Bilecik ve Yarhisar’ı aldı. 1301 yılında ise, İznik Gölü’nün Güneyinde Yenişehir Kasabasını kurdular. Bu kasabanın kurulması, stratejik bakımdan çok değerli olan İznik Gölü ile İznik şehrinin fethini hazırlayan en önemli adımı teşkil eder.

   Osmanlı Beyliği, 1302 yılında Koyunhisar yöresini alarak Marmara’ya 15km. , İznik Gölüne 10 km. yaklaşır. 1308 yılında yapılan akınlar sonunda; Lefke(Osmaneli), Gölpazarı,Yenipazar,Gevye,Göynük, Taraklı, Akyazı alınmış. Sakarya’nın Karadeniz’e döküldüğü mevkiin yakınlarına kadar olan topraklar fethedildi. Osman Gazi Hendek’i alarak, Karadeniz’e 20 km. yaklaştı. 1321 yılında Mudanya’yı alarak ilk defa Marmara denizine ulaşmış oldu[8].

 İlk Osmanlı Amirali Mürsel Bey

   İstanbul ve İzmit Körfezi çevresinde hüküm süren Bizanslılar, Bursa’nın Osmanlıların eline geçmemesi için şehre yardımda bulunmaya başladılar. Orhan Gazi gerek .Bizanslılarnetkinliğini kırmak, gerekse Osmanlı Devleti’nin denizle ilişkisini temin için,babasının arkadaşlarını Kara lakabını verdiği Mürsel Alp’i, daha sonra kendi adını alacak bu bölgeyi zapt etmekle görevlendirildi[9].

   Kara Mürsel Alp, İznik Körfezi’nin güney sahilinin fethi için görevlendirilmiştir. Başarısı halinde münasip bir limanda gemiler inşa edecek, İznik’in haberleşme ve ulaşımını kesmeye çalışacaktı. Kara Mürsel Alp, verilen bu görevi yapmayı başardı.  Bunun üzerine fethettiği yerler kendi yönetimine verildi. Kara Mürsel Kasabası onun tarafından kurulmuş, yönetim merkezi edinilmişti. Zamanında yapılan küçük gemilere Karamürsel adı verildi[10].

   Kara Mürsel Alp, bugünkü Karamürsel yöresini, Osmanlı Devleti topraklarına kattıktan sonra kendisine tımar olarak verilen bu toprakların güney yakasına(bugünkü Pazar Köyü) yerleşti. Burada, henüz Bizanslıların yönetimi altında olan İzmit Körfezini kontrol etme görevini sürdürdü. Bir müddet sonra da, deniz gücü kurulması konusunda Orhan Gazi’den emir alan Kara Mürsel Alp, Çanakkale boylarında hüküm süren ve denizcilikle uğraşan Türk Karesi Beyliği’nden getirttiği gemi ustalarıyla, bugünkü Kavak mevkiinde, Osmanlı Devleti’nin ilk tersanesini gizlice kurdu. Bölgede çok yoğun olan ormanlardan istifade ederek, iki yıl içinde Kadırgalılardan oluşan ilk hafif donanmayı meydana getirdi[11].

    Başlangıçta Karamürsel limanı, 1339 yılından sonra İzmit(İznikmid) limanı 1390 yılına kadar Osmanlı Beyliği’nin ilk ‘Deniz Komutanlığı’, ‘Tersane Başkanlığı’ olarak kalmıştır[12].

   İzmit’te güzel bir liman olup civarında birçok orman olduğundan büyük tersane olmaya imkanı vardı. Sultan Orhan bu hususu göz önünde bulundurarak tersane inşası için emir verdi. Sultan Orhan döneminde, İzmit tersanesi küçük çapta deniz araçlarının yapımına elverişli hale getirildi. Ancak gemi inşasına muktedir ehliyetli insanları yetiştirmek için zamana ihtiyaç vardır.

   İnşa ettirdiği kadırgalarda görev alacak levendlerin eğitimlerini de üstlenen Kara Mürsel Alp, kadırgalara Bizans arması çekerek İzmit körfezi ve civarını haraca kesen Bizans kadırgalarının içine sokmayı başardı. Osmanlı Türkleri’nin deniz gücü bulunduğundan haberi olmayan Bizans kadırgaları, direklerinde kendi armalarını gördükleri ve tedbirsizce yaklaştıkları Osmanlı kadırgaları tarafından gafil avlandılar.

   Meydana getirdiği Karamürsel adı verilen hafif teknelerden mürekkep Osmanlı filosunun komutasının da kendisine verilmesiyle Osmanlı denizciliğnin başına getirilen Kara Mürsel Bey, ilk Osmanlı filosu ile İzmit körfezinin ağzını Bizans donanmasına kapayarak İzmit kalesine deniz yoluyla yapılan yardımı önlemiştir. Daha sonrada Prens adalarını zapt etmek suretiyle Osmanlı denizciliğini Marmara’da hareketlendirmiştir[13].

   Kara Mürsel Alp, İzmit körfezinden Marmara Denizi’ne ve Adalar’a kadar uzanan deniz kordonun böylece denetim emniyet altına almıştır. Kara Mürsel Alp, Osmanlı Devletine ilk kez deniz yolunu açan ve deniz gücü kazandıran gözü pek bir komutan olması nedeniyle, Osmanlı Devleti’nin ilk Kaptan-ı Derya olma şerefini kazanmıştır. 1324 yılının sonlarında öldüğü tahmin edilmektedir[14].

   Karamürsel’in Osmanlılar zamanında ki fethi, bir İznik, bir Bursa kadar önem taşıdı. Beylikten bir devlet, daha sonra da koca bir imparatorluk tesis eden Osmanloğullarının, dünyaya hakim olan kollarından birini teşkil eden deniz yolunun ilk açıldığı yerin Karamürsel olması, bu önemi iyice arttırmaktadır.


Kara Ali Bey

   Kara Mürsel Bey’in ölümüyle Osmanlı denizciliğinin başına Kara Ali Bey (Emir Ali) getirildi. Karamürsel Kayığı denilen süratli, uzun ve hafif teknelerle Mudanya’nın kuzey batısında ki İmralı (Kololimno) Adası ile Marmara Adası İnönü Beyi Kara Ali tarafından zapt edilerek, Bizans gemilerini gözetleyen bir üs haline getirildi(1324). Adaya Kara Ali’nin ismine izafeten Emir Ali (İmralı’da) denmektedir. Fakat tüm bu faaliyet; Bir deniz hareketi olmaktan ziyade, özellikle Bursa’nın alınmasını kolaylaştırmak için denizden gelen Bizans yardımını Marmara kıyılarına tam manasıyla hakim olarak kesmekten başka bir şeye dayanmıyordu[15].

   Orhan Gazi zamanında Kaptan-ı Derya karşılında kullanılan Emir-ül Bahir unvanı yerine de İzmit Sancakbeyi tabiri kabul edilmiş, bu makama da Emir Ali’den sonra Yusuf Bey getirilmiştir[16].

Orhan Ve Osman Bey’in Deniz Siyaseti

   Çok iyi birer kumandan ve devlet adamı olan Osman ve Orhan Beyler ülkenin geleceğinin denizlerde olduğunu görmüştür. Özellikle Osman Bey’in donanma kurmak için Kara Mürsel Alp’i görevlendirmesi ve bugünkü Kavak mevkiinde, Osmanlı Devleti’nin ilk tersanesini kurdurması onun denizlerdeki vizyonunun genişliğini gösterir.

   Osmanlı Beyliği’nin Anadolu ve Rumeli’de gittikçe artan ve Bizans’ı İstanbul surlarının içine sokan kuvveti, Ceneviz ve Venedik gibi büyük deniz kuvvetleriyle münasebetlerin çok erken tarihte başlamasına sebep oldu. Bu durum, süratle ve şiddetle güçlü bir donanmaya ihtiyaç olduğunu ortaya çıkardı.

   Ancak, Osmanlı Devleti kuruluş yıllarında tam teşkilatlı bir donanma kuramamıştır. Bunun en büyük nedeni, Osmanlı fetihlerinin çok hızlı gelişmesiyle donanma inşa etmeye yeterli vakit bulamamalarıdır. Ayrıca Osmanlılar denizciliği tecrübeli ve teknik personel gerektirmesi nedeniyle, çok kısa bir sürede yeterli sayıda denizci personel yetiştiremediler[17]. Anadolu hâkimiyeti mücadelesi yüzünden Ege’deki Kıyı Beyliklerinin Osmanlıları hasım saymaları da, onlara bu beyliklerden dostluk yoluyla kendi bayrakları altında toplayarak denizcilik tecrübelerinden faydalanma imkanı vermedi. Yalnız Karesi Beyliği’nden bir dereceye kadar istifade edebilmiştir.

   Kuruluş döneminde Osmanlı donanmasının gelişmemesinin diğer bir nedeni de Rumeli’ye çıkış hareketinin süratli ve başarılı olmasıdır. Rumeli’ye çıkış süratli olunca, Rumeli’de tutunabilmek ve fetihlere devam edebilmek için kara ordusuna daha fazla önem verilmiş, bu yüzden denizde gösterdikleri faaliyet, kara harekâtını destekleyen küçük çapta hareketlerin ilerisine gidememiştir.[18] Eğer Rumeli’ye çıkış süratli olmasaydı o zaman karada gösterilen bu gayretlerin denize yöneleceği ve Osmanlıların da diğer Türk kıyı beylikleri gibi önce Anadolu’nun sahillerini savunmak ve yeni fetihler için güçlü bir donanma inşa etmeye ihtiyaç duydukları var sayılabilir.

   Neticede donanma için ilk büyük adım ancak I. Murad döneminde atıldı. Yıldırım Beyazıt döneminde ise, özellikle İstanbul’un zapt edilmesi esnasında, atılan bu adımların yeterli olmadığı ve deniz kuvvetinin ne kadar önemli olduğu ve ne kadar büyük bir rol oynadığı görüldü.[19]

 

I.Murat Hüdavendigar Döneminde İlk Düzenli Deniz Teşkilatı ve Tersaneler

   1366 yılında, Mansur Bey, İzmit Sancak Beyliği’ne tayin edebilmek suretiyle Osmanlı denizciliğinin başına getirildi.[20] Bu sırada Pençik usulü ile toplanan Hristiyan çocuklarının muntazam asker olarak yetiştirilmesi için beyliğin elverişli bölgelerinde kışlalar yapılırken, Gelibolu’ da da deniz askeri yetiştirmek için böyle bir kışla yapıldı. Toplanan bu çocukların bir kısmı, deniz askeri olarak yetiştirmek üzere Gelibolu’daki kışlaya verilerek eğitimlerine başlandı. Böylece Osmanlılarda da ilk defa düzenli deniz sınıfı askeri yetiştirilmeye başlanmış oldu. Bu sınıf askerlere ‘Azap’ ismi verilmekle beraber, köprücülük ve lağımcılık gibi diğer kara hizmetlerinde kullanılanlardan ayırt edebilmeleri için onlara ‘Bahriye Azaları’ deniliyordu.[21] Ancak Sultan Murat döneminde, şimdiki anlamda Deniz Piyadeleri demek olan bu kuvvet, Osmanlı donanmasının çekirdeğini teşkil ettiyse de, asıl gemileri idare edecek uzman personel, yani gemici sınıfının organizasyonu henüz yapılmamıştı.

   Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Karamürsel’ de ve Karesi Beyliği’nin Osmanlı topraklarına katılmasından sonra Aydıncık (Edincik) ’ta bir tersane kurulmuştur.[22]

   Her ne kadar, İzmit’in fethinden sonra burada da bir deniz üssü ve tersane kurulmuş ise de, devrin güçlü savaş tekne tipleri yerine küçük ve hafif teknelerden meydana getirilen Osmanlı Armadası, bir savaş filosu hüviyetinden ziyade bir taşıma filosu niteliğine dönüşmüştü. Osmanlı deniz kuvvetinin esas görevi, iki kıta arasındaki askeri nakliyattı.

   Rumeli’de fetihler genişledikçe Çanakkale civarından karşı kıyıya yapılan sevkiyat sıklaşmaktaydı. Gerek bu kuvvetlerin Avrupa Kıtası’na nakliyatı, gerek Rumeli’de yapılan seferlerden sonra geriye dönüş için bir çok miktarda gemiye ihtiyaç olduğu gibi, bu trafiğin emniyetini sağlamak için de deniz kuvveti lazımdı. Durumu çok iyi kavrayan I.Murad, 1362 yılında Lala Şahin Paşa’ya verdiği bir fermanla gereği kadar gemi yapılmasını istemişti. İşte bu tarihten itibaren İzmit, Gelibolu ve Gemlik’te kurulan tersanelerde gemi yapımına başlandı.[23]

   Bu gelişme Osmanlıların denizciliğe doğru attıkları ilk büyük adım sayılır ancak bu adım başlarda Osmanlıların ihtiyacını karşılayamamıştır. Çünkü Osmanlı 1363 yılından sonra, Türk göçmenini Anadolu’dan Trakya’ya geçirirken Cenevizlilere 60.000 altın navlun ödemek zorunda kalmıştır. Bu durum Osmanlıların savaş gemilerinde olduğu gibi deniz taşımacılığında da henüz yeterli seviyeye ulaşamadığının kanıtıdır.[24]

   Osmanlıların deniz gücündeki bu eksikliği, özellikle 1366 yılında Gelibolu’yu kaybetmelerine yol açtı. Osmanlıların Rumeli’deki büyük fetihlerinin Bizans’ı tehdit ettiğini gören V.Johannes, bir taraftan Papa’ya başvurmuş, öte yandan annesinin yakın akrabası Savoie Kontu VI.Amadeo’nun desteğini temin etmişti Venedik de Bozcaada’nın kendisine verilmesi şartı ile bu ittifaka birkaç kadırga vermişti. Hıristiyan donanması,23 Ağustos 1366 tarihinde hiçbir mukavemet ile karşılaşmadan Gelibolu’yu ele geçirdi ve burasını Bizans’a devretti. Denizleri ihmal etmenin neticesinde, daha önce Bizanslılardan almış oluğumuz Gelibolu’yu ancak 10 yıl sonra geri alabildik[25].

 

 

YILDIRIM BEYAZID’IN DENİZ SİYASETİ

 

   Yıldırım Beyazıd’ın tahta geçmesiyle beraber Osmanlıların yaptığı hızlı fetih hamleleri güçlü bir donanmaya olan ihtiyacı iyice su yüzüne çıkardı. Bu hızlı fetihler Avrupa’da yankılar uyandırdı ve yeni bir Haçlı seferi için görüşmeler başladı. Usta denizci olan Latin devletlerinin Osmanlılara karşı ittifakı. Osmanlı devletinin yetersiz donanması nedeniyle, devletlerin Anadolu ve Rumeli arasındaki bağlantısı kesilebilir ve Osmanlı için tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Bu durum Yıldırım Beyazıd diplomasi ile çok güzel bir surette geçiştirdi. Beyazıd, bu devletlerin ve milletlerin arasındaki husumetten istifade ederek, onları kızdıracak hareketlerden kaçındı.

   O yıllarda Avrupa’nın bulunduğu siyasi ve politik durum, Osmanlılara yeni bir diplomatik ve askeri manevra sahası teşvik ediyordu. Papalığın gittikçe azalan nüfuzu, Balkanlar’daki Ortodoks milletlerinin Katolik Latinlere karşı düşmanlığı, Venedikliler ile Cenevizliler arasında Doğu Akdeniz hâkimiyeti yüzünden patlak veren savaşlar, bu milletin Osmanlı’ ya karşı ittifaklarını önlemişti. Osmanlılar bu durumdan son derece mahirane manevralarla istifade ettiler ve bazen bir tarafı, bazen diğer tarafı destekleyerek, büyümeyi sürdürdüler[26].

   Öte yandan, Venedikliler ve Cenevizliler Osmanlı Devleti’ne karşı hep ikiyüzlü bir siyaset izleyerek, bütün Haçlı seferlerine donanma ile katıldılar. Zor durumda olmalarından dolayı Cenevizliler, Osmanlılarla, Venediklilerden daha iyi geçindiler. Osmanlılar bu ikiyüzlü siyasete karşı mehter takımını adımları gibi bir ileri iki geri hamle yaparak, bu devletlerin elindeki toprakları mükemmel zamanlarda fethederken, bir taraftan da denizcilik alanında atılımlarını hızlandırdı. Mesela, Osmanlı akıncılarının hızlarını alamayarak fethettiği Kroya ve İşkodya kentleri Yıldırım Beyazıd tarafından Venediklilere iade edildi. Yine bu yüzden, Haçlıların elinde bulunan Aşağı İzmir kalesi ve şehrine dokunulmadı. Batı Anadolu sahillerinin fethedilmesi sık sık bu sahilleri yağmalayan Haçlı korsanları ile problemlere sebep olunca, Yıldırım Beyazıd bir dizi uygulama ile denizcilik alanında hamleleri başlattı. Gelibolu’da kadırgalar için bir liman kazıldı ve bir kule inşa edildi. Bu sırada Saruca Paşa komutasına verilen donanma, adalardaki korsan yataklarını vurdu. Yine Yıldırım Beyazıt, bölgedeki korsanları yaptırım olarak Anadolu’dan adalara hububat ihracını yasakladı[27].

   Fatih’e kadar, mühim bir mesele olmasına rağmen donanmaya yeterince önem verilmedi. Kara savaşları, Bizans’ın fitneleri sonucu çıkan şehzade isyanları, Timur yenilgisi ve denizde alınan mağlubiyetler donanmanın gelişmesini geciktirdi. Düzenli kara ordusu I. Murad zamanında teşkil edilmesine rağmen, düzenli bir donanma ancak fatih döneminde oluşturulabildi. Kurtuluş devrinde, hatta Fatih zamanında bile donanmada kar ordusu komutanları ve kara askerleri görev yapıyordu. Devlet, II. Beyazıt zamanına kadar denizciliği ve donanmayı kurumlaştıramadı.

 

Yıldırım Beyazıd Zamanında Deniz savaşları ve Denizcilik Faaliyetleri

Ege Adaları’na Sefer Yapılması

Beyazıd, 1390 yılında Midilli, Sakız, Limni ve Rodos adasına yapılan hububat ihracatını durdurarak bir nevi iktisadi abluka kurdu. Osmanlılar, 1390 yılının sonbaharında kıyı beyliklerindeki bazı korsan gemileri bir araya getirerek Sakız adasını bastı. Ardından Saruca bey komutasındaki 60 gemilik bir filo, 12 Adalar, Eğriboz ve Attika kıyılarını vurdu[28].

   Bu 60 korsan gemisinden oluşan Türk filosu daha sonraki donanma için basamak olamamıştır. Çünkü Türk tekneleri Venedikle boy ölçüşebilecek duruma gelmemişti. Deniz muharebesi şöyle dursun, Beyazdı’ın en çok endişe duyduğu husus, Venediklilerin Anadolu ile Rumeli arasındaki geçidi denizden kapayarak Osmanlı Beyliği’nin Avrupa-Asya irtibatını kesmeleri idi. Bunu önlemek için de tıpkı babasının yaptığı gibi Venediklilere Osmanlı topraklarına ticaret imkanı sağladı.  

 

Saruca Bey Ve Gelibolu Deniz Üssünün Kuruluşu

 

   Yıldırım Beyazıd devrinin en önemli denizcilerinden biri olan Saruca Bey (?-1451) Bahriye Beylerbeyliği yapmıştır.

   Gelibolu’nun stratejik önemi, güçlü bir donanamaya sahip Venedik tehdidi altında idi. Venedikli Kont Amadeo de Savaoie’ nin Osmanlı’ ya karşı yapmış olduğu sefer sonunda denizde kazanmış olduğu başarılar, Gelibolu’nun deniz taarruzları karşısındaki zayıflığını ortaya çıkardı. Bu durum karşısında Yıldırım Beyazıd Gelibolu’da kuvvetli bir kale ve deniz üssü kurmaya karar verdi ve bu iş için Saruca Bey’i görevlendirdi.

   Büyük bir tersane kurularak faaliyete geçirildi ve küçük çapta bile olsa standart kürek devri gemileri yapılmaya başlandı. Aynı zamanda Beyazıd’ın  büyük oğlu Süleyman Çelebi’nin emri üzerine Negro ailesinden bir Cenevizli de bu şehzadenin emrinde çalışarak Gelibolu’nun tam karşısına rastlayan Lapseki’de de bir Hisar yaptırdı. İnşaatın 1401 yılında bitmesiyle, devletin resmi deniz üssü İzmir’den Gelibolu’ya alındı[29].

   Saruca Bey, Çanakkale Boğazı Muhafızlığı ile Gelibolu Sancak Beyliğine atanarak Derya kaptanlığı unvanı da aldı. Gelibolu Sancağı ve tersaneye gerekli keresteyi verecek Karesi Sancağı’nı da içine alıyordu. Bu şekilde denizle ilgili sancaklar bir araya toplanmıştı[30]

   Gelibolu Deniz Üssü’nün hizmete girmesiyle beraber Kaptan-ı Deryalık devri de başlamış oldu. Selçukluların Bahriye Teşkilatı’nda; Derya Kaptanı anlamına karşılık olarak; Reis-ül Bahr, Emir-üs Sevahil gibi unvanlar kullanılmakta ve bu unvanları taşıyanlar da aynı zamanda sahip oldukları idari ve askeri yetkilerle deniz üslerinin bulunduğu sahil kesimlerinin de Sancak Beyi(Vali) durumunda idiler. Selçuklulardan intikal eden bu geleneğe göre, Orhan Gazi döneminden önce Karamürsel, sonrada İzmit: Emir-ül-Bahr\Emaret-üs-Sevahil unvanı ile Amiral Sancağı olarak kabul edilmiştir[31].

   Gelibolu da girişilen bu faaliyet, çok geçmeden tesirlerini göstermeye başlamıştır. Bir kere bu çok önemli stratejik nokta karadan savunulur bir hale getirildiği gibi, boğazı da kontrol edecek duruma sahip duruma gelmiştir. Nitekim 1390’dan önce Çanakkale boğazında serbestçe seyreden gemiler, muayene edilmeye ve karşı koyanlar tevkif edilmeye başlandı. Venediklilerin ‘’Mafgarya’’ dedikleri boğazı geçme izin kağıdı bundan sonra yürürlüğe girdi. Ancak bu kurallar sürati fazla ve teçhiz edilmiş büyük gemilere karşı uygulanamıyordu[32].

 

Beyazıd’ın İstanbul Kuşatması Ve Savaş Taktiği

   Yıldırım Beyazıd hükümdar olur olmaz İstanbul’u ele geçirme emellerini gizlememişti. Nitekim V.Johannes , başkentinin surlarını tahkim etmeye başlayınca, Osmanlı sultanının karşısında bu tahkimatı derhal bozmak zorunda kalmıştı. İhtiyar Johannes üzüntü içinde ölerek tahtı oğlu Manuel’e bıraktı. Manuel ile Yıldırım arasındaki iyi münasebetler bir süre sonra yeğeni Johannes’in tahtı ele geçirmek istemesi üzerine bozuldu. Bizans’ta istikrarsızlık yaratmak isteyen Beyazıt, Johannes’i destekliyordu.

   Beyazıd, 1394 yılı sonunda İstanbul’u sıkı bir abluka altına aldı. Bu suretle özellikle deniz yolu ile şehre yapılan hububat ihracatını durdurup İstanbul’un dayanma iradesini kırmayı planlamıştı. Ablukanın başarılı olması için deniz kontrolünü tesis ve idame edecek çok güçlü bir donanmaya ihtiyaç vardı. Yıldırım Beyazıt ise, eldeki donanmanın yetersizliği nedeniyle, bu abluka harekatında küçük bir filo kullanmıştır. Bu nedenle Beyazıd’ın filosu büyük ve süratli İtalyan gemilerinin İstanbul’a yapılan yardımını kesmeyi başaramadı.

 

 

 

Osmanlı-Venedik İlişkilerinin Bozulması Ve Niğbolu Savaşı

   Osmanlı Venedik münasebetleri 1395 yılı sonunda itibaren bozulmaya başladı. Osmanlıların iki Venedik genişini esir almaları üzerine Venedik Senatosu bir kuvvet gösterisinde bulunma kararını aldı. Senato, bunun  için üç tanesini Girit’ den olmak üzere on galyanın[33] teçhiz edilmesine ve Eğrivoz Valisi’nin de Girit’den  gelecek bu galyalarla birleşerek gemilerini seferber hale getirmesine karar verildi. 1396 yılının Şubat ayı sonunda Venedik’e giden Bizans elçisi, Macar Kralı Sigismund ile Bizans imparatoru Manuel arasında yapılan antlaşmayı açıkladı. Bu antlaşmaya göre kral Türklere karşı Mayıs ayında savaşa girmeye söz vermiş ve Bizans imparatoru kendi masraflarıyla 10 Galya, Sigismund’ da 3 Galya hazırlamak üzere taahhüt etmişlerdi. Bu anlaşmayı Venedik senatosu memnuniyetle karşılamış ve Osmanlıya karşı aldığı savaş kararını uygulamaya koymuştur. Daha sonra Bizans, Venedik, Macar Kralı Sigismundarasında yapılan bu antlaşmayı, Bizans’ ın ısrarı neticesinde, Fransızlar ve Cenevizliler de onayladı ve Osmanlı Devletine karşı savaş kararı aldı.

   Venedik deniz harekatında bulunmak üzere Tomasso Mocenigo’nun komutasına bir donanma verdi. Müttefik kuvvetleri Tuna vadisi üzerinde yürürken, bir filo da denizden harekete geçecekti. 4 galya v 8 gemi  ile Ege’ye gelen Mocenigo’yaRodos’dan bazı tekneler katıldı. Daha sonra Eğriboz’a giden Venedik Amirali buradan da takviye aldı. Ayrıca Cenevizliler’de Midilli’de bulunan gemilerini Mocenigo’ya emrine verdiler. Bu arada Kıbrıs Ve Fransız filoları da Mocenigo donanmasına katıldı.  Böylece müttefik Hıristiyan donanması kendisine katılan büyük ve küçük bu teknelerle toplam 44 savaş gemisine ulaştı.

   Bu büyük donanma karşısında Saruca Bey’in küçük filosu bir şey yapacak durumda olmadığından, Gelibolu limanına çekildi. Hıristiyan gemileri de hiçbir engelle karşılaşmadan Çanakkale ve İstanbul Boğazları’ndan geçip Karadeniz’e seyretti. Ancak denizden yapılan bu yardıma rağmen Yıldırım Beyazıd Niğbolu’da, 28 Eylül 1396 tarihinde çok büyük bir zafer kazandı. Haçlıların kara ordusunun başında bulunan Korkusuz Jean esir düştükten sonra :

    -‘’Yemin ediyorum ki, bir daha Türklere karşı elimi silahıma atmam[34]‘’ diyerek Yıldırım Beyazıd’ın  ve Türklerin Savaş taktiğine ve savaşma arzusuna hayran kaldığını belirtmiştir. 

   Savaş sırasında ve sonunda müttefik Hıristiyanların gemileri ve Osmanlı gemileri arasında küçük çapta atışmlar oldu ancak herhangi bir netice alınamadı. Hatta Osmanlı  donanmasının Karadeniz’den dönen müttefik gemilerin yollarını Çanakkale boğazında dahi keserek esir alamadı yada batıramadı. Bu da karada karşısında hiçbir kuvvet duramayan Osmanlının deniz gücünüde ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor.

İstanbul’un Fetih Çalışmaları

İsatanbul’un fethi arzusuyla yanıp tutuşan Beyazıd, Niğbolu Savaşından sonra , Bizansimparatoru’na şehrin anahtarlarını teslim etmesini istedi fakat bu teklif reddedildi. Bunun üzerine, Osmanlılar İstanbul’u yeniden ablukaya aldı. Beyazıd bu ablukada 60 gemi kullanmaktaydı. Venedik de şehrin selameti ve kolonisinin emniyetini sağlamak üzere Egede bulunan Amiral Mocenigo’yu İstanbul’a gönderdi .Moceino 8 Galya ile Osmanlı deniz ablukasını yararak Haliç’e girmeyi başardı. Bunun üzerine Beyazıd kuşatmayı daha fazla ileriye götürmedi[35].

   İstanbul’un fethi konusundaki bu başarısızlık Beyazıd’ı yıldırmadı. Beyazıd, kuşatmalarda edindiği tecrübelerden sonra, İstanbul’un fethini gerçekleştirebilmek için güçlü bir donanmaya ve denizleri kontrol altında bulundurmaya ihtiyaç olduğunu anladı. Bu maksatla, Anadolu-Rumeli geçidinin ve Çanakkale boğazının geçiş emniyetini sağlama , Bizans’ a Ege denizinden gelecek yardımı kesmek için Gelibolu kalesi ve limanı ile lapseki Hisarı’nı yaptırdı. 1396 yılı sonu ile 1397 yılı başlarında , Karadeniz’den Bizans’a gelecek yardımı önlemek ve Bizans’a gelecek yardımı önlemek ve Bizans’ı ablukaya almak amacıyla, Göksu Deresi ağzındaki Anadolu Hisarı kalesini yaptırdı. Ayrıca , kapasitesini artırmış olduğu Gelibolu tersanesinde donanmasını büyütmek ve güçlendirmek için gemi inşa faaliyetlerini hızlandırdı. Bütün bu çalışmalar , kara stratejisinden deniz stratejisine geçişin başlangıcı oldu.

   Aslında Yıldırım Beyazıd ,  kuvvetli bir donanma kurmak yolunda hızla yürüyordu , ancak 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilgi buna engel oldu. Bu yenilgi hem Osmanlı Devleti’nin fetret devrine girmesine hem de Osmanlı deniciliğinin bir süre daha duraksamasına neden oldu. Zira Osmanlı devleti yeniden istikrara kavuşuncaya kadar (1413) meydana gelen iç savaşlar dolayısıyla , Osmanlılar tekrar tam manasıyla kara ordusu hüviyetine büründü

Ankara Savaşı Ve Fetret Döneminde Osmanlı Donanması

Kendisini Cengiz’in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hakim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur ve Beyazıd’ın orduları 20 Temmuz 1402 tarihinde Ankara savaşını kazanarak Osmanlı Devleti’ne çok büyük bir darbe vurdu ve Anadolu’yu tekrar parçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türkçe denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu birliğini saplayamamış olmalarının rolü büyüktü. Yıldırım Beyazıd, Anadolu beyliklerine son vermişse de, beylik yapısını tam olarak ortadan kaldırmamıştı. Bununla beraber, Timur’un devleti  onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra , bütün şevket ve azimetiyle devam edecektir.

   Ankara yenilgisinden sonra elde bulunan Osmanlı gemileri, Timur kuvvetleri tarafından  takip edilen Beyazıd’ın büyük oğlu Süleyman Çelebi ile Sadrazam Ali Paşa ve yanındakileri Marmara kıyılarından Rumeli’ye geçmelerini sağladı. Böylece donanma Süleyman Çelebi’nin elinde kaldı. Süleyman Çelebi Edirne’ye yerleşerek Rumeli de hakimiyeti sağladı ancak elinde kalan donanmaya pek fazla önem vermedi ve taht mücadelesi esnasında ne nakliye, ne de savaş gemisi inşa etti. Süleyman Çelebi donanmasının zayıflığının farkında olduğu için taht mücadelesi esnasında Venediklilerle iyi geçinerek anlaşma yaptı. Bu suretle Rumeli kıyılarını Venedik Tehlikesinden korudu. Süleyman Çelebi’nin ölümü (1410) sonrası yerine geçen Musa Çelebi’de aynı politikayı güttü. Bu dönemde Osmanlı denizcilik hareketleri tam bir durgunluk devresine girdi.[36]

   Timur kuvvetleri Ege ve Marmara kıyılarına ulaştıklarında Rumeli kıyılarına geçmeleri mümkün olmadı. Çünkü bu büyük kara kuvvetinin elinde gemiler bulunmadığından, Ege ve Marmara suları onları tabii sınır teşkil etti. Dolayısıyla Timur, Rumeli’ye geçmek gibi bir teşebbüste bulunmayarak Osmanlı Devleti’ni bölme siyaseti uyguladı. Süleyman Çelebi’nin Rumeli’de hâkimiyetini sağladığı sıralarda Timur da İzmir’in aşağı kalesini zapt etti ve burasını Aydın ili ile birlikte Aydınoğlu Musa Bey’e verdi. Karamanoğlu Mehmet’i memleketine göndererek, beyliğini yeniden kurdurdu ve kendisine Antalya ve Alanya iskelelerini de verdi. Diğer yandan Candaroğulları’ndan Sinop Emiri İsfendiyar Bey’in sınırlarını genişleterek topraklarına Çankırı ve Kastamonu’yu kattı. Ege’deki diğer Türk kıyı beyliklerini de özgürlüklerine kavuşturdu. İlyas Bey’e Menteşe Hızır Bey’e de Saruhan topraklarını iade etti.[37]

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Bakanlığı, M. S. Osmanlı Ordu Teşkilatı. Ankara.

BOSTAN, İ. (2006). Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği. İstanbul: Mas Matbaacılık A.Ş.

BOSTAN, İ. (2007). Osmanlılar ve Deniz (Deniz Politikaları, Teşkilat ve Gemiler). İstanbul: Küre Yayınları.

DANIŞMEND, İ. H. (1947). İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi (Cilt I). İstanbul: Türkiye Yayınevi.

EVERSLEY, Lord. (2013). Türk İmparatorluğu(1288-1924). (B. M. Sedat Demir, Çev.) İstanbul: Dün Bugün Yarın yayınları.

ORHUN, H. N. (1932). Türk Tarihi 1,2,3,4. Ankara: Akba Kitabevi.

ÖZTUNA, Yılmaz;. (1983). Büyük Türkiye Tarihi . İstanbul: Ötüken Yayınları.

SANCAR, E. (2006). 21. Yüzyıl Stratejilerinde Türk Denizcilik Tarihi. İstanbul: Kültür Sanat Yayıncılık.

TANERİ, A. (1981). Osmanlı Kara ve Deniz Kuvvetleri. Ankara: Kültür Bakanlığı.

UZUNÇARŞILI, İ. H. (1948). Osmanlı Devletinin Merkez Ve Bahriye Teşkilatı. Ankara : Türk Tarih Kurumu Basımevi.

UZUNÇARŞILI, İ. H. (1988). Osmanlı Tarihi (5. Baskı b., Cilt 1). Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.

 

 

[1]Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (1300-1600), I, İstanbul 2000, s. 55.

[2]Etüt: TSK Tarihi K.K.K. Basımevi İstanbul 1995, s. 194

[3] Mufassal Osmanlı Tarihi, İskit Yayınevi, 1957 s.184

[4]Zerrin Günal Öden, Karası Beyliği, Ankara 1999, 62, s. 80-82.

[5]İdris Bostan, Osmanlı Bahriye Teşkilâtı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire, Ankara 1992, s. 88.

[6]İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (1J00-16oo), c. ı, İstanbul

2000, s. 55·

[7]Afif Büyüktuğrul, Osmanlı Deniz Harp Tarihi, C.1, İstanbul 1970, s.241

[8]Etüt ; TSK Tarihi, K.K.K., Basım Evi İstanbul 1995,s19

[9]Mufassal Osmanlı Tarihi, a.g.e., s.152

[10]Karamürsel’in Tarihçesi, Karamürsel Belediye Başkanlığı, s.26

[11]Tevfik İnci, Kadırgalar Devrinin Derya Kaptanları, İstanbul 1974, s.85

[12]T.Yılmaz Öztuna, a.g.e. , s.203

[13]Ali Haydar Emir Alpagut, Marmara’da Türkler, İstanbul, 1941, s.138

[14]Tevfik İnci, a.g.e. 1974 s.93

[15]Etüt: TSK Tarihi, K.K.K, Basımevi, s.172

[16]Tevfik İnci, (dz.K.K Dergisi). A.g.e. ,s.175

[17]Selim Sırrı Altıner Osmanlı Bahriyesinin Yelken Devri Ve Türk Korsanları, İstanbul 1975, s.47-48

[18]Abidin Daver, a.g.e., s.146

[19]Abidin Daver, a.g.e. , s.146

[20]Tevfik İnci, Kadırgalar Devrinin Derya Kaptanları (Dz.K.K Dergisi Eki), a.g.e, s.139

[21]Tevfik İnci, a.g.e. ,s,142

[22]Ali İhsan Gencer: a.g.e.s,523

[23]Fuat Carım, a.g.e, s.249

[24]İsmail Hakkı Uzunçarşılı: Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, Türk Tarih Kurumu Yayınları Ankara, 1998, s.164

[25]Etüt :    TSK Tarihi.   K.K.K   Basımevi,s96

[26]Hammer: Büyük Osmanlı Tarihi (Çev. Mehmet Ata) C:1. İkra Okusan. İstanbul 1989. S 321

[27]Ali İhsan Gencer: a.g.e s.184-185

[28]Ahmet Rasim Barkınay. Denizde ve Sahilde Bahriye. İstanbul. Deniz Basımevi 1951

[29]Etüt:   TSK Tarihi   K.K.K Basımevi

[30]Tevfik İnci  a.g.e.  s.154

[31]Tevfik İnci  a.g.e.  s.158

[32]Haluk Y. Şehsuvaroğlu. Deniz Tarihimize Ait Makaleler. İstanbul

[33]Kürekli bir savaş gemisidir. 25 oturaklı olup her küreğinde 4-5 kürekçi çekerdi. Boyları gayet uzun. Dar ve son derece süratli gemilerdir. 35 gemici.196  kürekçi ve 100 savaşcı vardı. Baş tarafında üç tane olmak üzere 13 topu bulunurdu.

[34]Erol Güngör. S.g.e. s.103

[35]Necmettin Olgaç . Türk Denizciliğine umumi Bir bakış s.78

[36] Necmettin Olgaç, a.g.e. s.80

[37] Şahabettin Tekindağ a.g.e. s.211

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir