Osmanlı Devleti’nde Harem/Ayetullah OKAN

GİRİŞ

Osmanlı Devleti’nde harem kurumu, çokça tartışılmakla beraber bilimsel olarak konuşanların sayısı çok fazla değildir. Bu makalenin amacı insanların yanlış bildiklerini düzeltmektir. Makalede geçen konular şunlardır:  Genel olarak harem ne demektir, Birun kısmı, Padişahın Ailesi ve harem personeli, Eğlenceler ve resmi merasimler,  Harem’de hayat  ve halvet gibi konulara ver verdik.

GENEL OLARAK HAREM VE SARAY NE DEMEKTİR?

Osmanlı Devletinde haremden söz edilince akla hemen Topkapı Sarayı gelmektedir. Topkapı Sarayı’nın tamamen Padişahların evi ve eğlence yeri olduğu çok kişi tarafından ifade edilmekte ve hatta aksine fikirler kabul dahi görmemektedir. Turist rehberleri, Topkapı Sarayının görevlileri ve hatta kasıtlı olan bir kısım ilim ve fikir adamları dahi, Topkapı Sarayı’nı, Osmanlı Padişahlarının eğlence sarayı olarak nitelendirmekte ve daha da ileri giderek bir de bu nitelendirmeleri yaparken “Amma da ihtişamlı hayat sürmüşler” ifadesini de eklemekten kendilerini alıkoyamamaktadırlar.

Bu çalışmaya koymak üzere, Harem’den bazı dia çekimleri yapmak gayesiyle Harem Dairesine girdiğimizde, Padişahların eğlence ve hatta cariyelerle alemler yaptığı yer olarak bilinen Hünkâr Sofası denilen salonu ben diacılara anlatmaya çalıştım ve özellikle aile hayatı ve terbiye ile alakalı bazı âyetlerin ve hadislerin nasıl duvarlara nakşedildiğini anlattım. Bunu dinleyen görevli] “Hocam, biz bu yazıları Padişahların cariyeler ve güzel kadınlar için yazdığı tahrik edici aşk şiirleri olduğunu söylüyorduk. Gerçekten bunlar âyet ve hadis midirler?” diye sorusunu sordu ve benden evet cevabım alınca da ağlamaya başladı.

Biraz sonra Topkapı Sarayı’nı örnek alarak meseleyi bütün yönleriyle anlatacak isek de, bir iki paragraf da olsa, başlangıçta şu gerçeklerin bilinmesini arzu ediyoruz:

Evvela ister Topkapı Sarayı ve isterse Yıldız Sarayı olsun, Saray denilince, sadece Padişahların evleri ve aileleriyle beraber oturdukları kâşaneler ye köşkler akla gelmemelidir. Zira bu saraylar, bugün Cumhurbaşkanlığı Köşk®, Başbakanlık Konutu ye bakanlıklar gibi devlet daireleridir. Bu saraylarda, Padişahın yani bugünkü anlamıyla Cumhurbaşkanının lojmanı veya konutu demek olan’ mekânlar, sadece Harem denilen yerlerdir. Bu Harem denilen yerler incelendiğinde, bugünkü devlet adamlarımızı^ evlerinden daha çok ihtişamlı olduğu söylenemez.

Saniyen, Harem, girilmesi yasak olan yer manasınadır. Mekke-i Mükerreme’nin sınırlar, belli yerlerine ihramsız girmek yasak olduğundan Harem-i şerif denildiği gibi, Hem Mekke ve hem de Medine’ye gayr-ı müslimler  giremediğinden dolay, her ikisine birden HAREMEYN adı verilmektedir.

 

Aynı manadan hareketle, kadınların ikamet ettikleri ve yabancı erkeklerin girmesi yasak olan evlere de İslâm âleminde harem adı verildiği gibi, yabancı erkeklere haram olan kadınlara da harem adı verilmektedir. Osmanlı zamanında evler ve devlet adamlarının konutları demek olan saraylar, haremlik ve selamlık diye ikiye ayrılmıştı; girilmesi yasak olan harem kısmı kadınların ikametine tahsis edilmişti.

İşte Osmanlı Padişahlarının hanımlarına da harem denildiği gibi, bunların yaşadığı mekânlara da Padişah Haremi veya Padişah Evi manasına Harem-i hümayun adı verilmişti. Aslında Osmanlı Devleti tarihinde Padişahın evine Dariüs-Saadet yani saadet evi adı Serilmekteyse de, Harem-i hümâyun yahut sadece Harem kelimesi daha çok kullanılmıştır[1].

Bu kısa girişten sonra meseleyi daha iyi takdim edebilmek için, hem Osmanlı Sarayları ve bunların içinden de örnek olarak Topkapı Sarayı ve hem de Sarayların yanında Padişah Konutu olarak görev ifa eden Harem daireleri hakkında bilgi vereceğiz.

2- OSMANLI DEVLETİNDE KURULUŞTAN YIKILIŞA KADAR PADİŞAHLARIN DA İKAMET ETTİĞİ DEVLET SARAYLARI

Osmanlı Padişahlarının hem devlet işlerini yürüttükleri ve hem de ikamet ettikleri binalar demek olan Saraylar, 600 senelik tarih boyunca çok değişik yerlerde ve mekânlarda inşa edilmiş bulunmaktadır. Bu devlet binaları ve Padişahların ikamet ettikleri konutlar, hakkında kısaca tanıtmakta yarar görüyoruz:

I)Osmanlı Devleti’nin ilk devlet merkezi Bursa’dır. Osman Gazi vefat ettiği zaman henüz beylik tam kurulmadığından devlete ait bir saraydan bahsetmek çok zordur. Ancak Evliya Çelebi’nin verdiği bilgilere bakılırsa, Bursa’nın iç kalesinde Osmanlı Devleti’nin ilk devlet sarayı yapılmış ve Fâtih Sultan Mehmed’e kadar burası devlet sarayı olarak Bursa’da fonksiyonunu ifa erimiştir.

II)Osmanlı Devleti’nin ikinci büyük sarayı Edirne’de kurulmuştur. Gerçekten 1365 yılında I. Murad tarafından ilk defa olarak Edirne’de Kavak Meydanında Cihannüma Kasrı adıyla bir saray inşa ettirilmiş ve daha sonra burası Yıldırım Bayezıt’ın oğlu Musa Çelebi tarafından genişletilerek etrafı surlarla çevrilmiştir. Padişahlardan L Murad, Yıldırım Bâyezid ve II. Murad, devlet sarayı olarak burasını kullanmışlardır[2].

Sonradan II. Murad’ın 1447 yılında Tunca Nehri kıyısında bir köşk yaptırdığını ve Fâtih Sultan Mehmed’in de burasını genişleterek bir saray haline getirdiğini biliyoruz. Bu tarih den itibaren I. Murad’ın inşa ettirdiği birinci saraya Saray-ı Atîk yani Eski Saray, Fâtih’in genişleterek Saray haline getirdiği İkinciye ise Saray-ı Cedîd-i Âmire yani Yeni Saray adı verilmiştir. Bu Saray’a Hünkar bahçesi Sarayı da denirdi.

1457 yılındaki Edirne Yangınında yanan Yeni Saray, daha sonra Fâtih tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. Edirne Sarayı’nın, zamanla içinde üç bine yakın personeli bulunan bir devlet merkezi haline geldiğini kaynaklar kaydetmektedirler. Bu sebeple Padişahlardan IV. Mehmed, II. Süleyman ve II. Ahmed, hemen hemen Padişahlıklarını burada geçirmişlerdir. II. Ahmed, II. Mustafa ve III. Ahmed’in tahta oturuşları da Edirne Sarayı’ndadır. Şu anda Edirne Sarayı’nın bulunduğu yere Sarayiçi denmektedir .[3]

I)Belgelerde Saray-ı Atîk-i Ma’mûre diye anılan ve İstanbul’un fethinden sonra Fatih tarafından bugün üniversite merkez binasının bulunduğu yerde yaptırılan saraydır. Bir adı da Saray-ı atîk veya Saray-ı atîk- mamure idi. Sonra burada oturulmayarak Topkapı Sarayı yapılmış ve Eski Saray, vefat eden padişahların valide ve zevcelerine tahsis olunmuştur.

Eski sarayda hem hizmet ve hem muhafaza vazifesiyle mükellef olarak bir hayli Harem Ağası, Kapı ağası, Kapıcı, Baltacı ve saire varda. Bayramın üçüncü günü hükümdarların Eski Saraya gelerek oradaki kadınlarla ağaların tebriklerini kabul etmeleri âdetti.

Eski Sarayın havi olduğu bütün binalar topluluğu; yüksek ve kalın duvarlarla çevrili bulunup bu surların harice açılan üç kapısı da kapıcıların nezaretinde idi. Bu kapılardan doğu tarafındaki Divan Kapısı (Mercan Kapısı), güneydeki Bayezıd Kapısı ve batıdaki Süleymaniye Kapışı diye anılırdı. Eski saray ilk defa 1540 senesinde bir yangın sonunda tamamen yandığı için Kanuni tarafından Mimar Sinan’a peniden yaptırılmış. 1715 yılında yine kısmen yandığı gibi, 1726 yılında Baltacılar (Saray’da hizmet edenlere baltacı denmektedir) dairesi de Andığından bu kısımlar ertesi yıl genişletilerek bir de muhteşem hamam ilavesiyle tekrar inşa ettirilmiştir.

1826 yılında Yeniçeri Ocağının ilgası üzerine içinde bulunan kadınlar kısmen Topkapı Sarayına ve kısmen Çiftesaraylar’a nakledilmişlerdir. (Çiftesaraylar, bugünkü İstanbul Lisesinin deniz tarafına düşmekteydi. Hâlâ mevcut olan arsası Çiftesaraylar diye anılır). Boşalan eski saray ise Serasker Kapısı (Genelkurmay Başkanlığı) ittihaz olunmuş, sonradan bu bina yandığından yerine 1870 yılında bugünkü üniversite merkez binası olan yer yapılıp 1922 yılına, yani İmparatorluğun sonuna kadar Harbiye Nezareti olarak kullanılmışlardır.

Harem’in Eski Saray’dan Topkapı Sarayı’na taşınma tarihi, bazı tarihçiler tarafından 1541 yılı ve bazıları tarafından da 1550 yılı olarak ifade edilmiştir.                                                                                 Yani her iki halde de Kanunî zamanında naklin yapıldığı kesindir. Osmanlı padişahları ise, III. Murad zamanına kadar Eski Saray’ı tam olarak terk etmemişlerdir.[4]

IV)Yeni Saray veya Topkapı sarayı da denilen Saray, hâlâ da Osmanlı Devleti’nin sembolü halindedir. Harem dairesini tanıtırken burayı esas alacağımızdan, Topkapı Sarayı’nı ayrıca tanıtacağız ve ne maksatlar ile kullanıldığını anlatmaya çalışacağız. Ancak şunu ifade edelim ki, bu Saray, 1478 yılında tamamlanmış, III. Murad’dan itibaren tamamen buraya taşınılmış ve 1853 yılında Dolmabahçe Sarayı’na taşınılıncaya kadar Osmanlı devleti buradan idare edilmiş ve Osmanlı Padişahları da burada yaşamışlardır. Bu sebeple Harem denilince, Topkapı Sarayı akla gelmektedir.

V)1853 yılında Dolmabahçe[5] sarayına taşınıncaya kadar Topkapı Sarayı önemini kısmen de olsa devam ettirdi. Gerçi I. Ahmed’in (1603- 1617) Beğlerbeği’nde İstavroz Sarayı adıyla inşa ettirdiği, Büyük Oda, Kiler, Hazine ve Hasoda gibi kısımlarının da bulunduğu Saray, Enderun Halkı için ikinci bir saray hükmündeydi. Özellikle IV. Murad’ın (1623-1640) buraya iltifat ettiğini görmekteyiz. [6]III. Ahmed’in yaptırdığı Çırağan Sarayı ve Sadabad Kasrı da Topkapı Sarayının önemini azaltan saraylar olmuştur. Özellikle Harem halkı buraya itibar etmiştir. XIX. yüzyıl Padişahlarından II. Mahmud’un Beşiktaş ve çırağan Saraylarını yeniden yaptırması, Topkapı Sarayı’nın itibarını tamamen sarstı. Nihâyet 1853 yılında Sultan Abdülmecid Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırınca Saray ve harem halkını tamamen buraya nakletti. Kendisinden sonra gelen Sultan Abdülaziz ise, Beylerbeyi Sarayı ile Çırağan Sarayını yeniden canlandırdı.

1876 yılında II. Abdülhamid’in Yıldız Kasrını inşa etmesi diğer sarayları gözden düşürdü ve Osmanlı Devleti’nin yıkıldığı güne kadar bütün Padişahlar bu sarayı mekân olarak kullandılar. Saray’ın iç alemini yansıtmak üzere kitabımızın

son bölümü halinde özetleyeceğimiz Saray Muallimesi Sâfiye Ünüvar’ın hâtırâtı aynı zamanda bu Sarayın da anlatımı tarzında olacaktır. Şimdi biz, 300 küsur yıl Osmanlı devletinin merkez binası ve Padişahların konutları olarak kullanılan Topkapı Sarayı’nı kısaca anlatalım.

3- TOPKAPI SARAYI (SARAY-I CEDÎD-İ ÂMİRE) VE İFA ETTİĞİ FONKSİYONLAR

I- GENEL OLARAK TOPKAPI SARAYI

Bu başlığı atmamızın sebebi, bugüne kadar anlatılan yanlış tanıtımlarda ifade edildiği gibi, Topkapı Sarayı’nın sadece Padişahların zevk ve eğlence mekânı ve hatta onlara has bir köşk olmayıp, aynı zamanda 300 yıllık dönemde Osmanlı Devleti’nin merkez ve temel devlet sarayı olduğunu anlatmak içindir. Bu sebeple, bu zamana kadar çoğunlukla yanlış tanıtılan Top- kapı Sarayı’nı, sadece fizikî açıdan değil aynı zamanda ifa ettiği fonksiyonlar açısından da anlatmaya çalışacağız.

1478 tarihinde inşası tamamlanan Topkapı Sarayı’nın diğer adı Saray-ı Cedîde-i Ma’mûre veya Yeni Saray’dır. İstanbul alındığı zaman ilk önce bugün Üniversite merkez binasının bulunduğu yerdeki saray yapılmış, sonra burada oturulmayıp Sarayburnu’na yakın ve sonradan Topkapı Sarayı denilen saray inşa olunmuş, ilk yapılan saray bundan sonra Eski Saray ye sonradan yapılanı ise Yeni Saray diye anılmışlardır. 1853 yılına kadar Saray Erkânı ile Harem Halkının ikamet mahalli olmuştur, Saray Erkânı ile Harem Halkının kimler olduğunu daha iyi anlayabilmemiz için, önce Saray’ı tanımamız gerekiyor.[7]

Bir adı da Saray-ı Cedide-i Mâmure olan Topkapı Sarayı, İstanbul’un en güzel yerinde, hem Marmara denizine, hem de Boğaz’a ye Haliç’e nezareti plan mahalde inşa edilmiştir. Bu yerin denize doğru çıkıntılı plan ucuna da Sarayburnu denir. Gene deniz kıyısında olup vaktiyle yerinde ahşap bir saray bulunan kapılardan birisi Topkapı adını taşıdığından bu isim Yeni Saraya alem olmuştur.

Yeni Sarayın inşasına 1465 yılında başlanmış ve 1478’de sona ermiştir. Geniş bahçeler içinde birçok binalardan mürekkeb olup her tarafı surla çevrilidir. Yeni Saray, Birun, Enderun ve Harem olmak üzere başlıca üç kısımdan ibarettir. Birun kısmında sarayın bostancı, baltacı, Has ahır mensupları, müteferrika, çaşnigir, kapıcı, solak, peyk, şatır ve mehterler, matbah mensupları, özengi ağaları, şehremini, arpa emini, darphane emini, hekimbaşı, müneccimbaşı ilh… gibi hizmetliler bulunurdu. Bunların yeri, sarayın Ayasofya camii yanındaki Bâb-ı Hümâyun diye anılan birinci kapısından, Bab’üs-Saade diye anılan üçüncü kapısına kadar olan saha idi. Üçüncü kapıdan enderun başlar ve buradan da hareme geçilirdi.

Topkapı sarayının muhtelif kısımları muhtelif zamanlarda yanmış, tamir olunmuş, yeniden yapılmış olduğu gibi birçok padişahlar da ayrı kısımlar ve köşkler ilavesiyle genişletmişleridir. IV. Murad’ın Revan ve Bağdad Köşkü, II. Osman Köşkü, III. Selim’in validesi için deniz tarafında yaptırdığı köşk, Abdülmecid’in yaptırdığı Mecidiye Köşkü ve saire… gibi. Bundan başka Sinan Paşa Köşkü, Kara Mustafa Paşa köşkü gibi vezirlerin himmetiyle vücuda gelen ve onların adıyla anılan kısımları da vardır.

Bu kısa tarifden sonra daha yakından Topkapı Sarayını görelim:

Topkapı Sarayı, temel olarak üç kısma ayrılır: Bîrûn, Enderûn ve Harem. Orta Kapı’dan itibaren harem’in de dahil olduğu bölgeye Dâire-i Harîm de denmektedir.

II- BÎRÛN KISMI (BİRİNCİ VE İKİNCİ YERLER)

Bîrûn kelimesi, manası Dış demek olan farsça bir kelimedir. Umumiyetle sarayların ve konakların dış hizmetlere mahsus kısmına bu isim verilir ve buralarda çalışanlara Bîrun halkı veya Dış halkı denirdi, topkapı sarayının birinci kapısı olan Bâb-ı Hümâyun ile üçüncü kapısı olan Bâbüs- saade arası yani Birinci ve İkinci Yerler Bîrun diye anılırdı.

Bîrûn kısmına Bâb-ı Hümâyûn ile girilirdi. Bu kapı, Fatih’in yaptırdığı Saray-ı Cedid-i Âmire (Topkapı Sarayı) yi şehirden ayıran ve yine aynı padişah tarafından yaptırılan Sur-u Sultanî üzerindeki kapılardan bîridir. Ayasofya Camii ile III. Ahmed çeşmesi karşısındadır.

Saltanat kapısı adını da taşıyan bu yer, 1478 yılında sarayın son olarak inşa edilen kısımlarındandır. Alaylarda ve protokol girişlerinde bu kapı kullanılırdı. Kapının üzerinde en üstde besmele-i şerife ve onun altında da şu âyet-i kerîme yazılıdır : 

Bâb-ı Hümâyun iç içe iki kapı olup bunların arasında sağlı sollu kapıcılara mahsus odalar vardır. Bazı kaynaklarda Yavuz’un Mısır’dan getirdiği sanatkârlara ayrılan ve sonradan mahzurlu görüldüğünden uzaklaştırıldıkları odalardan da bahsedilmektedir.

Bu kapının üzeri geniş bir terasa benzer. Eskiden burada Fâtih’in bir köşkü vardı. 1283’de yanmıştır. Kapı müştemilâtı son olarak Abdülâziz devrinde tamir edilmiş ve bir hayli değiştirilmiş, şimdiki çeşmeler o zaman yapılmıştır. 1922’de kapının üzerindeki kubbe ve müştemilâtı Fransız Senegal askerlerinin sebep oldukları bir yangında harap olmuş, bugünkü hale gelmiştir.

Sarayın bu kapıları eskiden Bevvâbîn-ı Bâb-ı Hümâyun denilen kapıcılar tarafından korunurdu. Bununla beraber daha XVI. Yüzyılın başından beri bu kapıdan giriş aşağı yukarı serbest gibiydi.[8]

 5- HAREM’DE YAŞAYAN İNSANLAR: PADİŞAH’IN AİLESİ VE HAREM PERSONELİ (HAREM TEŞKİLÂTI)

I- YANLIŞ BİLİNEN BİR HUSUSUN TASHİHİ: HAREM’DEKİ HER CARİYE PADİŞAHIN KARI-KOCA HAYATI YAŞADIĞI KADIN DEMEK DEĞİLDİR

Bu zamana kadar harem hayatı ile ilgili yerli ve yabancı yazarların yalan yanlış izahlarından dolayı, Osmanlı Padişahları ve harem hayatı hakkında şu fikir ve kanaat oluşmuş bulunmaktadır: Padişah, Harem’de yaşayan yüzlerce cariye ile yatıp kalkmıştır. Hatta III. Murad vefât ettiği zaman, Harem’de 100’den fazla beşiğin sallandığı nakledilir. Halbuki belgeler ve tarih bilgileri, bu iddiaların hiçbirinin doğru olmadığını ve bu iddialara inananların Harem hayatını bilmediklerini ortaya koymaktadır.[9]

O halde Harem’de kimlerin yaşadığını iyice öğrenmek ve Saray’da is-tihdam edildiği belirtilen, ilk dönemlerde sayıları 50 ve 6O’ı bulan ve III. Mu- rad’dan itibaren sayıları artan ve hatta bazan 450’ye kadar yükselen cari yelerin, ne gibi maksatlarla Harem’de bulundurulduklarını belgeleriyle ortaya koymak icabetmektedir.

Şunu önemle hatırlatalım ki, bilindiği üzere, Osmanlı harem’ini fiziki açıdan ikiye ayırmıştık:

Birinci kısım, asıl harem kapısına kadar olan Hareme Medhai (Antre) kısmıdır ki, burada Dârüs-Sa‘âde Ağası ve Harem Ağalarının emri altındaki erkek köleler istihdam olunmaktadır. Bu bölümde çalışan bir tek kadın köle yani cariye bulunmadığı gibi, izin alınmadan bu bölümde çalışan tavaşilerden kimsenin asıl hareme girmeleri de mümkün değildir. Bu kısmı Harem’deki Erkek Personel başlığı altında inceleyeceğiz.

İkinci kısım, asıl harem’de yaşayan Kadın Efendilerin, Şehzade haremlerinin, padişahların ve Padişah ailesi mefhumu içine giren herkesin hizmetçisi durumunda olan cariyelerdir. Bunlar, Harem’in işçi personeli durumundadır. Reisleri de Hazinedar Usta denilen cariyedir. Bunların Padişahların karı-koca hayatı ile ilgileri yoktur.

 

Üçüncü kısım, asıl harem’de yaşayan ve Padişah’ın ailesi kavramı altında toplanan Kadın Efendiler, valide sultanlar, şehzade haremleri ve kendileri ile karı-koca hayatı yaşanan cariyelerdir. Bu grubun reisi, zaman içinde değişmekle birlikte bazan Baş Kadın Efendi ve bazan da Valide Sultan olmuştur. Şimdi bu üç kısmı ayrı ayrı inceleyeceğiz.

Bu üç kısmı incelemeden evvel çok önemli olan bir hususu tekrar hatırlatalım:

Acaba, Osmanlı Hareminde cariyelerle Padişahlar sınırsız bir karı-koca münasebetine sahip midirler? Cariyeler, bugünkü metresler gibi, her gücü yeten Padişah veya şehzade ile yatıp kalkmaktadırlar mı? Cariyeler, cinsî zevkleri tatmin için kullanılan zevk âleti midirler?

Maalesef cariyelik müessesesi denilince, bugün için kamuoyunda bu tür manalar akla geldiğinden, bu soruları sorararak konuya girme mecburiyetini hissettik. Aslında daha önceki bölümlerde yaptığımız izahlar ve özellikle kölenin hukukî statüsü ile ilgili hükümler, bütün bu soruların cevabının “Hayır” olduğunu haykırıyor. Cariye de köle olduğundan dolayı, yukarıda zikredilen hükümler kadın köle demek olan cariyeler için de geçerlidir.

Şunu tekrar ifade edelim ki, cariye, kadın köle demektir. Cariyeler de diğer köleler gibi, İslâm Hukukunun köleler için tesbit ettiği hukukî statüye sahiptir.

Yine önemle ifade edelim ki, İslâm Hukukundaki cariyelerin çoğunluğu, asrımızdaki işçi kadınlar veya evlere gelen hizmetçi kadınlar gibidirler. Değişen sadece isimleridir. Yani her cariye dedikçe illa da Padişah ile karı koca münasebeti olan kadın manası akla gelmemelidir. Padişah’ın Haremindeki hizmetleri, aldığı belli bir ücret mukabilinde cariye olarak bulunan cariyelerin sayıları, karı-koca hayatı yaşanılan cariyelere nisbetle en az on katıdır. Bugün hizmetli kadınlar ile işverenleri arasında hangi münâsebet varsa, Osmanlı haremindeki bu tür cariyeler ile Padişahlar arasında o münâsebet vardır. Kendisi ile Padişahın veya bir şehzâdenin karı-koca hayatı yaşadığı cariyenin efendisiyle olan münâsebeti ise, çok az hükümler dışında, hür kadın ile kocası arasındaki münâsebet gibidir. Kadınefendîlerin, ikballerin ye gözdelerin durumu böyledir.

Bilindiği gibi, Efendi’nin, cariyesi ile karı-koca hayatı yaşama hakkına   istifrâş hakkı diyoruz. Köle veya cariye üzerinde sahip olduğu mülk-i menfaatten kaynaklanan onları çalıştırma hakkına ise istîhdâm hakkı diyoruz. Cariye demek, Efendi’nin birinci derecede istihdam hakkı bulunan kadın köle demektir. Efendilerin istifrâş hakkına yani istedikleri zaman karı-koca hayatı yaşama hakkına sahip oldukları cariyelerin ise, hususî statüleri vardır.

 

Bu hususî statü İncelendiğinde görülecektir ki, bugün gayrı meşru bir şekilde yürütülen ve adına metres, sevgili yahut aşk hayatı denilen gayr-i meşru ilişkilere kıyaslandığında, aranan şartlar altında cariye hayatını devam ettirmek, evlilik kadar mükemmeldir. Nitekim bu manayı Kur’an da tesbit etmiş ve özellikle cariyeler üzerindeki, eğer var ise, istifrâş hakkının şartları çerçevesinde ve fuhşa sevketmeyecek şekilde kullanılmasını ısrarla tavsiye etmiştir; “Şimdi cariyelerinizi efendilerinin izniyle nikahlayın ve herhangi bir mazeret ileri sürmeden maruf bir şekilde mehirlerini verin; ancak iffet sahibi cariyelerle zinadan ve onları gizli dost hayatı yaşamaktan yani metres edin-mekten şiddetle kaçınmak şartıyla.” .[10]

Diğer taraftan ise, Kur’an, cariyeleri mümkün mertebe evlendirmeyi ve onları aile hayatına kavuşturmayı tavsiye ve teşvik eylemektedir. “Câriyelerinizden evlenmeye uygun olanları evlendirin; eğer onlar fakir iseler de, Allah onları faz! u ihsanı ile zenginleştirir.” .[11]

Bu kısa genellemeden sonra şimdi de Harem’de yaşayan cariyelerin ayrı ayrı statülerini görelim; Yukarıdaki hükümlerden anladık ki, köle olan kadınlar yani cariyelerin iki ayrı statüsü vardır;

Birincisi; hizmetçi statüsündeki cariyeler. Hazinedâr Usta’nın riyaseti altında Osman Hareminde hizmet gören bütün cariyelerin durumu böyledir.

ikincisi; bazı farkları ile birlikte istifraş hakkı bulunan eş statüsündeki cariyeler kadın efendilerin, şehzâde haremlerinin, ikballerin ve gözdelerin durumu böyledir.

  1. Hizmetçi Statüsündeki Cariyeler: Hazinedar Usta’nın Emri Altında Sarayın Hizmetlerini Gören Cariyeler

Bunlardan kasıt, efendilerinin kendileri üzerinde istifrâş hakkı bulun-mayan yani cinsi münasebet hakkı olmayan, sadece istihdam hakkı bulunan cariyelerdir. Bu tür cariyelerle efendisi dahil kimsenin cinsi münasebet kurma hakkı yoktur. Bu cariyeler, İslâm hukukunun hükümlerine göre, efendilerinin iznini alarak hür veya köle başka erkeklerle evlenmişlerdir. Daha evvel zikrettiğimiz gibi, başka erkeklerle evlenmek için kast Efendi’nin cariyesine izin vermemesi halinde, mahkeme yoluyla efendisi cebredilebilir. Biraz önce zikrettiğimiz âyet de bu manaya işaret etmektedir.

Cariyesi başkası ile evli ve nikâhlı olan Efendi’nin cariye üzerindeki istihdam hakkı ortadan kalkmaz. Çünkü başkasının cariyesi ile evli olan hür veya köle bir erkeğin eşinin diğer eşlerden farkı da buradan kaynaklanmaktadır. Böyle bir cariye, kocasına karşı sorumlulukları olduğu kadar, bugünkü tabirle hizmetçisi ve o günkü tabirle cariyesi olması hasebiyle efendisi ile de bir iş münâsebeti vardır. Cariyenin kocasının tebvi’e hakkı yoktur.

Tebvie hakkından kasıt, başkasıyla evli olan cariyenin kocasının evinde onunla birlikte olması ve efendisinin evinde veya işinde ona hizmet etmemesi demektir. Kocamla beraberim diyerek, efendisi olan insanın hizmetini ihmâl edemez. Ancak efendisi, bu hakkı cariyesine verebilir .[12]

Burada şunu kaydetmek gerekir ki, harem’in gizli sırlarının dışarıya çıkmaması için, Harem’den çıkıncaya kadar işçi statüsündeki cariyelerin evlenmesine pek müsaade edilmez. Bu sebeble bunların arasından birisini Padişah veya şehzadelerden birisi sever ve beğenirse, hizmetçi grubundan diğer gruba geçerler.

Hizmetçi statüsündeki cariyenin, efendisi ile münasebeti, sadece iş münâsebetidir. Efendisine yemesinde, içmesinde, temizliğinde veya başka işlerinde hizmet edecektir. Zaten ibriktar usta, kahveci usta, kilerci usta ve benzeri isimlerle anılmaları da bunu göstermektedir. İstisna olsa bile evli olmaları halinde, kocası ile karı-koca hayatı yaşayayım diye efendisinin hizmetlerini ihmal eylemeyecektir. Kocası ile tebvie hakkını elde etmişse, efendisi artık nafakasını temin etmekten vazgeçer. Yani asıl olarak kocası ile yaşayan ve efendisine arada sırada uğrayıp bazı hizmetleri® gören cari-yenin nafaka hakkı, kocası üzerinedir.

 Tebvie hakkı olmaya ve asıl itibariyle efendisinin hizmetleriyle meşgul olan cariyenin nafaka hakkı ise, efendisine aittir . Bu durumda olan cariyelerin zaten haremle dian ilişkileri kesilir ve çırağ edilirler.

Tespit ettiğimiz kadarıyla, bugün Türkiye’nin meşhur zenginlerinin bir-inin İstanbul Boğazındaki yalısında yirmiye yakın kadın hizmetçi vardır. Her halde bu hizmetçilerle, bunları hizmetçi olarak çalıştıran zenginimizin cinsî münâsebete girdiğini düşünemezsiniz. Bu hizmetçilerin görevleri! sabahtan gelip ve hatta bazıları köşkte gece de kalıp yalının yemek, temizlik ve benzeri hizmetlerini yürütmektir Bu hizmetleri karşılığında işverenindenücretini alacaktır. Hizmetçi statüsündeki cariyelerin de bunlardan isim ve bazı hükümler dışında ciddi bir farkı yoktur.

Burada Rahmetli Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile olan bir hatıramızı nakletmek münâsip olur kanaatindeyim. Vefâtından bir kaç ay evvel kendisini ziyaret ettiğimde, sorduğu suallerden birisi de ‘Harem oldu. Kendisi, “Osmanlı Padişahlarının Hareminde 200-300 kadının olacağına inanmadığını ve İslamiyetteki  evlillik hukukunun buna müsaade edemeyeceğini ve ancak bazı tarihçilerin Harem’de bu kadar sayıda cariyenin yaşadığını belgelerle ortaya koyduklarım” ifade ettiler. Bunun üzerine ben de kendisine bazı sorular tevcih ettim:

“Sayın Cumhurbaşkanım, acaba Cumhurbaşkanlığı Köşkünde Yani Çankaya Köşkünde kaç tane erkek ve kadın hizmetçi çalışıyor?” Cevabı, “Epeyce fazla.” şeklinde oldu. İkinci sorum şöyleydi: “Gelen misafirlerinize takdim edilen yemek ve pastaları hanımefendi mi yapıyor?” “Hayır olamaz. Görevliler yapar” dedi. Peki “Temizlik işlerini de Hanımefendi mi yapıyor?” diye sordum. Buna da hayır cevabını verdi.

Son sorum dehşet vericiydi ve onu da şoke etmişti: “Sayın cumhurbaşkanım, Köşk’de temizlik yapan, yemek pişiren ve benzeri hizmetleri yürüten kadın hizmetlilerle karı koca hayatı yaşıyor musunuz?”. Bu soru üzerine önce bir şok geçirdi ve sonra da “Şimdi Osmanlı Sarayı’ndaki sayıları 100’ü bulan cariyelerin sırrını anladım” dedi. Ben de ilâve ettim: “Osmanlı Hareminde, bugün olduğu gibi erkek hizmetçi istihdamı yasaktır. Bütün hizmetçiler, kadın cariyelerden seçilir. Bu hizmetçi cariyelerle Padişahların karı-koca hayat, yaşaması, sizin Köşk’deki kadın hizmetçilerle karı koca hayat, yaşamanız kadar gayr-ı makul ve mantıksızdır. Ancak Harem’de el- betîeki Padişahların bugünkünden farklı olarak birden fazla Hanımefendi ile veya has odalık denilen cariyelerle hayatlarını yaşadıkları bir vakıadır.”

Osmanlı Sarayı’nın Harem kısmında bazı tarihçiler tarafından verilen 60, 70 ve hatta 100 cariye vardı şeklindeki ifadelerden de, hizmetçi statüsündeki cariyeleri anlamak icabettiğini, biraz sonra daha iyi anlayacağız.

Ancak hemen şunu belirtelim ki, aşağıda vereceğimiz bir liste dahi, Harem’de çalışan cariyelerin % 90’ının hizmetçi statüsünde cariyeler olduğunu açıkça göstermektedir.

İşte harem’de Şok cariye bulunduğu dönemlere ait bir belgeden misâller:

“Neferât-ı Harem-i hümâyûn der Saray-ı Cedîd-i Âmire El-Vâki‘ Fî Şehr-i

Şaban sene 1176  

7- HAREMDE HAYAT, EĞLENCELER VE RESMΠ  MERASİMLER

I- GENEL OLARAK KONUNUN ÇARPTIRILMASI

Önce şunu ifade edelim ki, “helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir; harama girmeye hiç lüzum yoktur”  [13]kaidesince, İslamiyette de eğlence vardır. Bu eğlence, meşru dairenin sınırları içinde kalmak şartıyla, erkekler ile erkekler arasında, kadınlar ile kadınlar arasında veya mahremiyet düsturlarına riâyet edilerek birbirine yasak olmayan kadınlar ile erkekler arasında yapılabilir. Mesela bir aile reisi, hanımı ve çocuklarıyla meşru dairede eğlenebilir. Aynen bunun gibi, Harem-i Hümâyûn denilen Padişahların evi de

bir aile yuvasıdır. Padişah, eşleri ve çocuklarıyla birlikte meşru olarak elbetteki eğlenebilecektir. Bu âile eğlencelerine, Padişah’ın karı-koca hayatı yaşadığı cariyeler de katılabilecektir. Elbetteki bu eğlenceler, Harem’in müsait bir yerinde ve mesela Hünkâr Sofasında yapılacaktır. Ancak bir kısım kitaplarda tasvir edildiği gibi, gayr-ı meşru eğlencelerin yapıldığı yer manasına alınmamalıdır. Zira evvela bu Sofa’nın duvarlarındaki âyet ve hadisler, tasvir edilen eğlencelere müsaade etmeyeceğini, harem’i tanıtırken kısmen anlatmıştık. İkinci olarak, meşru dairenin sınırları, tasviri belli çevrelerce yapılan eğlencelere müsaade etmemektedir.

Tekrar gibi gelse de, Harem’in eğlence yeri olarak kabul edilen ve bir kısım kaynaklarda tam birgayr-i meşru eğlence merkezi olarak takdim edilen Hünkâr Sofasındaki eğlence ve hayatla ilgili şu tesbitleri aktarmak istiyoruz:

Çoğu kaynaklarda Hünkâr Sofası Haremin eğlence yeri olarak tarif edilir. Hedefi Osmanlıyı ve İslâmî kötülemek olan kaynaklarda ise, burası Padişahların seks alemi yaptıkları yerler olarak tavsif edilir. Bütün bu iddialara cevap vermek yerine, bu kitabı okuyanların vicdanlarına şu soruyu sormayı yeğliyorum:

Acaba güzel bir salonun duvarlarındaki kitaplıkları Kur’an ve tefsirleri olan kitaplarla süsleseniz; salon’daki masaların üzerine Kur’an sayfalarını açsanız; sonra da her tarafı Kur’an âyetleriyle süslenen böyle bir salona memleketin veya dünyanın en ahlaksız ve rezil fâhişe bir kadını ile en hovarda bir erkeğini davet etseniz; salona geldiklerinde kendilerine bu Kur’an âyetlerini  gösterdikden sonra salonda seks alemi yapmalarını teklif etseniz ve bu rezil iş karşılığında kendilerine bir de önemli sayılabilecek bir para teklif etseniz, acaba dünyanın en ahlaksızı olan bu iki kişi böyle bir teklifi kabul ederler mi? Veya diğer bir ifadeyle bu teklifi kabul edecek iki ahlaksızı dünyada bulmak mümkün müdür? Bizim kanaatimize göre, aklı başında olan her insan, bu soruya hayır diyecektir. Peki, böylesine rezil teklifi dünyanın en ahlaksızı olan iki erkek ve kadın yapmaz da, asırlarca İslâmî temsil eden Osmanlı padişahları mı yapar?

Burada şunu da hatırlatmak icabedecektir: Peki böylesine biç iftirayı turist rehberleri olan Türkler ve çoğu da müslüman olan insanlar ve özellikle de Topkapı Sarayı görevlileri, nasıl oluyor da gelenlere anlatmaktadır? Bunun cevabı da çok acıdır. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi, bu Hünkâr Sofasında çekim yaparken, ben duvarlardaki âyetleri okudukça ve manasını anlattıkça yanımdaki görevli hıçkırıklarla ağlamaya başladı! Neden ağlıyorsun? diye sorduğumda söylediği sözler daha da dehşet vericiydi: Hocam, biz bu Hünkâr Sofasını anlatırken bu tahtta ve bazen da üst katta Padişahın oturduğunu, salonda çıplak cariyelerin oynadığını ye duvarlardaki yazıların Padişahın cariyelere ve cariyelerin de Padişahlara yazdıkları aşk ve seks şiirleri olduğunu anlatıyoruz. Şimdi bunların Kur’an ayetleri mi olduğunu söylüyorsunuz?

meclislerde İslama aykırı olmayacak şekilde ilahiler söylenmesi, sazlarçalınması ve hatta meşru dairede gülünüp eğlenilmesi elbetteki inkar edilemez, Zaten biz de bu salonu, Harem’in oturma odası ve misafir ağırlama salonu diye tarif ettik. Burada ne gibi eğlencelerin yapılabileceğini Safiye Ünüvar’dan nakledeceğimiz kısa harem hayatından anlamak mümkündür [14]Ancak biz burada Harem’deki hayat ve eğlenceler ile ilgili kısa bilgiler vermeyi tercih ediyoruz:

Bu başlık altında üç ana konuyu işleyeceğiz: Birincisi; halvet tabir edilen Padişahın ailesi ile olan hayatını. İkincisi; Eğlenceler başlığı altında, gezileri, musiki ziyâfetlerini, oynanan oyunları. Üçüncüsü de; haremi ilgilendiren merasimleri.

II- HAREM’DE HAYAT VE HALVET

Harem’de hayat denilince, haremdeki insanların yemeleri; içmeleri, giyinmeleri ve en önemlisi de Padişah’ın ailesi ile halvet olması akla gelir. Halvet, kelime anlamı itibariyle yalnız kalmak ve başbaşa olmak manalarını ifade etmektedir. Harem’de halvet veya halvet-i hümâyûn ise, Harem’de yaşayan kadınların serbest ve meşru bir şekilde Harem’in bahçelerinde veya mesire yerlerinde eğlenmelerine denmektedir. Kapalı havalarda Padişah, kadınları, ikballeri, sultanları yani kız çocukları ve oğulları ile görüşmek isterse, onları dairesine çağırtır, konuşur ve görüşürdü. Padişahın sadece kendi aile efradı ile yaptığı bu toplantıya muhtasar halvet denmekteydi.[15]

Burada bir de Has Bahçe’de yapılara halvetlerden kısaca bahsetmek gerekecektir. Zire tamamen bir aile toplantısı ve aile halkı ile muaşeret ve sohbet toplantıları demek olan halveti, sanki haremin bahçelerinde düzenlenen seks alemleri gibi takdim etmek isteyen insanlar bulunmaktadır. Kitabımızın daha önceki bölümlerinde cariyeler münâsebeti ile zikrettiğimi bir hususu burada tekrar hatırlatmak istiyoruz:

Hür bir kadın ile mahrem kadınlar ve cariyelerin avret mahallerinin farklı olması, fıkıh kitaplarında cariyelerin kol, ayak, yüz ve başlarına efendilerinin bakabilmesi şeklindeki hükmün yer alması, meseleyi bilmeyen çevreler tarafından akıl almaz şekilde tahrif edilmiştir.

İslâm hukukunda iki üç çeşit avret kavramının bulunduğunu, cariyelerin efendileri yanında sadece el, kol ve başlarını açarak dolaşabileceklerini, bunun da iş zaruretinden meydana geldiğini; çırılçıplak havuza girip oynamalarının asla câiz görülmediğini; çünkü bir cariyenin bu manada diğer cariyelere bile bakamadığını fıkıh kitaplarından öğreniyoruz. Mesele avret-i hafife ve avret-i galize terimlerinin bilinmemesinden, avret kavramının erkek, hür kadın, mahrem kadın ve cariye açısından ayrı manalar ifade ettiğinin anlaşılamamasından ve bunlara dair şer’î hükümlerin söz konusu edilmemesinden ileri gelmektedir. Kişi de, bilmediğinin düşmanıdır.[16]

İşte bu ve benzeri çarpıtmalarla, Padişahları harem’deki ailesi ve ailesine hizmet eden cariyelerle bahçelerde veya harem’in uygun yerlerinde yaptığı halvet adı verilen toplantılar ve aile beraberlikleri, maalesef akla hayale gelmeyecek sahnelerle anlatılmak istenmiştir.

Bütün bu çarpıtmaların karşısında özellikle has Bahçelerde yapılan bir halveti ve hazırlıklarını özetlemek istiyoruz:

Padişah, halvet yapılacağını bir hatt-ı hümâyûn ile yetkililere bildirir ve ailenin rahatsız edilmemesini emrederdi. Has Bahçe’nin bazı yerlerinde mahremiyete riâyet maksadıyla halvet sokakları ve halvet perdeleri bulunurdu. Halvet günü üçüncü avlu, tamamen boşaltılır; bahçenin dışarıdan görülebilecek yerleri halvet bezleri ile örtülürdü. Bahçe’de (genellikle Şimşirlik Bahçesinde) kadınların Ve cariyelerin dolaşacağı yollar üzerine çadırlar kurulur; hususi kapalı sokaklar ve oturma yerleri meydana getirilirdi. Bunların yanında namaz kılınacak mekânlar; çocukların oyun oynayabilecekleri yerler hazırlanır; yemek yenilecek ve oturulacak çadırlar kurulurdu. Çadırların içine haremden süslü ve işlemeli yastıklar, minderler ve perdeler getirilirdi.

Bazı batılı yazarlar, Harem’e yabancı erkeğin girememesini ve Harem’deki kadınların da istedikleri zaman rastgele dışarıya çıkamamalarını, haremdeki hayatın sıkıcılığı ve yeknesaklığı olarak açıklamışlardır. Mahremiyete riayetle ilgili şer’i hükümleri anlatırcasına meseleyi tasvir eden bir batılı yazarın şu ifadeleri enteresandır; “Kadınlar Padişahın izni olmaksızın sarayın geçirme izni alırlar O zaman bekçi durumunda olan bostancılara uzaklaşma ve örtüler örtülür.

“Doktorlardan başka hiç bir erkek hereme ayak basamaz. Onlar bile Padişahın özel izniyle ve harem ağalarının eşliğinde girerler. Hasta kadın ve çevresindekiler, uzun şallara bürünürler. Doktor nabzına bakmak isterse, hastanın bileği bir tülle örtülür; dilini veya gözlerini görmek istiyorsa, yüzün kalan kısımları tamamıyla örtük olmak şartıyla gösterebilir. Kızlarağası bile haremdeki kadınlardan birine dikkatlice bakamaz.

Haremde Padışah’ın kendi ailesi ve hizmetkârlarıyla halvet etmesi usulü, saltanatın kaldırılmasın kadar devam etmiştir. Yıldız, Çırağan ve Beşiktaş Saraylarında yaşanırken de halvetler sürdürülmüştür.

III- GEZİLER VE EĞLENCELER

Harem’deki eğlenceleri üç ana başlık altında toplamak mümkündür:

1) Geziler: Harem’de yaşayan kadınlar, bütün kapalı yerlerde kalmasınlar diye, özellikle yaz aylarında haremin dışındaki yerlere beylik gezintiler düzenlerlerdi. Baharlarda ve yaz aylarında, has bahçe ve saray dışındaki gezi yerlerine yapılan gezilere beylik gezi denmekteydi. Bu gezi yerlerinin başında Lale devrinin meşhur mesire yerlerinden Kağıthane gelmekteydi.

Geziye çıkılmadan evvel, gidilecek yerlere çadırlar gönderiliyordu. Çadırlar, mahremiyete riâyet edilmesi için halvet sokaklarıyla birbirine bağlanır; kadınlar ve cariyeler serbestçe bu halvet sokaklarında yürüyebilirlerdi. Has Bahçelerde düzenlenen aile toplantılarında ve eğlence yerlerinde inşa edilen halvet sokaklarıyla, dinin emirlerine aykırı fiillerin olmaması için tedbirler alınmaktaydı. Halvet sokakları sebebiyle bir kadın veya cariye i diğer bir çadıra geziye katılan erkeklere görünmeden geçerlerdi. Baş ve ikinci Kâtibe bu gezileri tanzim ederlerdi. Geziye katılacak sultanlar, ustalar, kalfalar ve cariyeler arabalarına binerler ve göç beğlerbeğliği yahut sancakbeğliği yaptığı yerlere gitmeleri ve hayatlarının önemli kısmını oralarda geçirmeleri vardır ki, buna Göç-i Hümâyûn veya Nakl-i Hümâyûn denmekteydi. Oğullarıyla beraber gitmeyenler ise, Edirne Sarayı’na göç ederlerdi, III. Ahmed’den sonra Edirne Sarayı’nın yerin Yıldız, Çırağan, Beşiktaş ve Dolmabahçe Sarayları aldı.

2) Musiki Ziyafetleri: Bilindiği gibi İslamiyet te bazı sesler helâl ve bazıları da haram kılınmıştır. Gerçekten İnsanda ulvî ve yüce duyguların, Rabbânî aşkların doğmasına vesile olan sesler helâldir. Bu, nefsi susturur; kalbi, aklı ve ruhu yüce şeylere ve ebedî âlemlere teşvik eder. Halbukin yetimane  hüzünleri ve nefsanî şehvet ve arzuları tahrik eden sesler ise, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım İse, İnsanın ruhuna ve vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır.

İşte bu şer’î hükümlerden dolayı Osmanlı Hareminde, bazı İslâm Hukukçularının verdiği fetvalara dayanılarak, ud, keman, def, çalpare, ney ve tambur gibi sâz ve müzik âletleri çalınmıştır. Bunları çalmak üzere, cari- yelerden, oyun, saz ve hanende takımı kurulmuştur. Bu hareme alınan cari- ye, erden seçilen sazende takımı, Meşkhane’de yahut hocaların hususi dairelerinde musiki hocalarından özellikle son zamanlara doğru müzik dersleri almışlardır. Sazendeler, genellikle kalfalık pâyesine gelen ve Padişah yahut diğer hanedan erkekleri ile aralarında mahremiyet bulunmayan cari- yeler arasından seçilirlerdi. Bunlara sâzende kalfalar dendiği gibi, reislerine de sazendebaşı veya başsazende denmekteydi .

XIX. yüzyılda batılılaşma başlayınca, eski sazlar arasına piyano da girmiştir. Hatta son zamanlarda piyano çalmak, Osmanlı hareminin modası haline gelmiştir. Sultânlar, şehzadeler ve hatta kadıefendiler, piyano çalmaya başlamışlardı.

Osmanlı Tarihi boyunca, son zamanlardaki bazı eğlenceler dışında, sâszendelerin ulvî duyguları teşvik eden ilahiler okudukları, bunlara uygun ud ve ney gibi sazları çaldıkları, gayr-i meşru denebilecek olayların pek nâdir meydana geldiği, Saray hâtıralarından anlaşılmaktadır. Bazı kitaplarda tasvir edilen, eğlenceler, çalgılı ve sazlı âlemler ise, tamamen hayalidir.

3) Oyunlar Ve Eğlenceler:  Harem halkının yeknesak olan hayatını değiştirmek için, meddâhlar, karagözler ve orta oyuncuların gösteri yaptıkları ve harem halkının kendi aralarında bekiz, kös ve sürme oynadıkları bilinmektedir. XIX. asırda bunlara dama, tavla ve domino da eklenmiştir. İskambil ise, hareme asla girmemiştir. Bu arada saraylı cariyeler, kendi aralarında haftada iki defa oyun ye saz geceleri düzenlemekteydiler. Bu oyun ve saz geceleri, kendilerine tahsis edilen yerlerde yapılırdı. Cariyelerin kendi aralarında düzenledikleri bu gecelerde teşkil edilen oyun takımı görev alırdı. Önceleri, erkek oyunculara çengi denirken, sonraları erkek oyunculara köçek ve kadın oyunculara da çengi denmeye başlandı. Köçek oyunu erkekler arasında oynanırdı. Ancak bazen haremde cariyeler de erkek elbisesi giyerek köçek oyunlarını taklit ederlerdi.[17]

Tanzîmât’dan sonra eskiden beri oynanan bu oyunlar, tamamen terkedilmiş ve yerini yavaş yavaş Avrupai eğlencelere bırakmıştır, lll. Selim zamanında hareme dans girmiş ve bunu operet ve tiyatro takip etmiştir2. Ancak dans, operet ve tiyatro da hep meşru dairede yapılmaya çalışılmıştır.

3) Merasimler: Osmanlı Hareminde, doğum, nişan ve düğün merasimleri dışında, harem içinde veya dışında kadınların da katıldığı bazı merasimler mevcuttur:

Cuma Selâmlığı; Osmanlı Padişahları, İstanbul’da bulundukları zaman, cuma günleri, namazlarını meşhur camilerden birinde ve Hünkâr Mahfilinde kılarlardı. Son devir Padişahlarının anneleri ile haznedarı ustaların da kendilerine ayrılan yerde namaz kılmak üzere, bazen Padişah ile birlikte Cumaya gittikleri nakledilmektedir Bunlara isteyen kadın veya sultan da iştirak edebilirdi. Bu âdet, son zamanlara hasdır.

SONUÇ

Bu yazının amacı, Osmanlının sahip olduğu kurumlardan biri olan Haremin bünyesindeki hiyerarşik yapıyı ve bu yapı içinde Osmanlı kadınının sahip olduğu statü ve rolleri ortaya koymaya çalışmaktı. Bir bütün olarak Haremi oluşturan parçalar ve parçalar arası ilişkiler gösterilmeye çalışıldı. Harem kurumunun teşkilatlanma biçimi ve nasıl şekillendiği ele alındı.

Günümüz sosyolojisinin temel tartışma alanlarından olan toplumsal cinsiyet ve tabakalaşma konusunda yapılan çalışmalarda toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin çok eskilere dayandığı görülmektedir. Hiçbir sınıfın olmadığı avcı-toplayıcı toplumda bile erkeklerin kadınlara karşı üstünlüğü bulunmaktaydı. Cinsiyet eşitsizliğinin Osmanlı’daki durumuna bakıldığında, konu çerçevesinde özellikle Harem kurumu içinde kadının statüsüne bağlı olarak belirli bir nüfuza da sahip olduğu görülmektedir. Ancak bu nüfuz kadının toplumsal statüsü ve içinde yer aldığı sınıfa göre değişmektedir. Harem kurumu içinde en üst sınıfta bulunan Valide Sultanın olayların içinde bizzat yer almadığı ama onlara gizli de olsa müdahale eden bir konumda kaldığı ve gücünü Padişah olan evladı ölene ya da tahttan indirilene kadar koruduğu görülmektedir.

Hanedan kadınlarının örneğin vakıflar kurması, çeşitli hayır işlerinde bulunmaları sadece onların değil tüm padişah ailesinin dine bağlı olduğunu ve halka yardımcı olduklarını gösteriyordu. Sanata gösterdikleri ilgi, hattatları, minyatür sanatçılarını, mimarları korumaları aynı zamanda hanedanın da sanat ve kültürün destekleyicisi olduğunu gösterme açısından önemliydi ( 1998:228).

Kısaca Haremde yaşayan ve siyasi hayatın da içinde bulunan bu kadınların halk ile hanedan arasında oluşturdukları bu ilişki ağı Osmanlı Devletinin politikasında önemli yer tutmaktaydı. Hanedan kadınlarının yaptıkları hayır işleri, yoksullar için yapılan kurumlar, imaretler, hanlar fakirlikten doğan asiliği ve ayaklanmaları hafifletmeye de yardımcı olmaktaydı.

Hanedan kadınları sadece hayır işlerinde değil diplomaside de önemli görevler alırlardı. Padişahın başka hükümdarlarla olan ilişkilerinde aracılık etmesi için hanedan ailesinden bir kadını özellikle de Valide Sultan’ı göndermesi eski bir Türk geleneğiydi. Osmanlıda Valide Sultan Padişah ailesinin bir temsilcisi olarak adalet, yardım etme, cömertlik, dindarlık gibi nitelikler açısından da örnek olma görevini yerine getirirdi. Böyle bir kurumsal yapı içinde cariyelikten Valide Sultanlığa yükselme sürecinde göz önüne alındığında Osmanlı hanedanında valide sultanın taşıdığı politik güç ve otorite daha kolay anlaşılabilir.

Montesquieu, kurumlar zaferlerinden ötürü yok olur demişti. Bu açıdan değerlendirildiğinde, tarih sahnesinden silinmenin yenmek ve yenilmek olarak iki farklı görünüme sahip olduğundan söze dilebilir. Osmanlı tarihinin önemli kurumlarından biri olan Harem de yerine getirdiği işlevler, süreç içinde yerini yeni yapılara ve işlevlere devrederek tarih sahnesinden silinmiştir. Böyle büyük ölçekli bir sosyal yapının, teşkilatlanma tarzını ve parçaları arasındaki temel ilişki biçimini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışma, tarihsel sosyoloji bağlamında yeni incelemeler içinde bir çıkış noktası olur inancındayız.

 

KAYNAKÇA

AKGÜNDÜZ, Ahmed (1995) “Osmanlı’da Harem”, İstanbul Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları.

AKGÜNDÜZ, Ahmed ve Said ÖZTÜRK (1999) “Bilinmeyen Osmanlı” İstanbul, Osmanlı Araştırmaları Vakfı Yayınları.

ALDERSON, A.D. (1998) “Osmanlı Hanedanının Yapısı” İstanbul, İz Yayıncılık.

ALTINDAL, Meral (1994) “Osmanlı’da Kadın”, İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi.

BALAMAN, Ali Rıza (1994) “Türkiye’de Geleneksel Yaşamda Kadının Toplumsal Yeri”,

Humana, Ankara, Kültür Bakanlığı Yay.,133-154.

BECK. Ulrich (1999) “Siyasallığın İcadı”,(Çev.N.Ünler), İstanbul, İletişim Yay.

D’OHSSON, (1992), “Sosyo-Kültürel Değişme Sürecinde Türk Ailesi”,

Harem-i Hümayun, (Çev.A.Düz), Ankara, T.C.Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay.,

Cilt:3,953-965.

GIDDENS, Anthony (2000) “Sosyoloji”, İstanbul, Ayraç Yay.

GOODYVIN, Godfred (1998) “Osmanlı Kadınının Özel Dünyası”, İstanbul, Sabah Kitapları. KANDİYOTİ, Deniz (1997) “Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar”, İstanbul, Metis Yay. O’DONNEL, Gerardo (1998) “Mastering Sociology”, London, MacMillan Edu.ltd. PAMUK, Orhan (1998) “Benim Adım Kırmızı”, İstanbul, İletişim Yayınları. PE1RCE. Leslie (1998) “Harem-i Hümayun” İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. SAZ. Leyla (1974) “Haremin İç Yüzü”, (düz.S.Borak), İstanbul, Milliyet Yay.

(2000) “Anılar, 19. yy’da Saray Haremi”, İstanbul, Cumhuriyet Kitapları. SKOCPOL, Theda (1999) “Sosyolojinin Tarihsel İmgelemi”, Tarihsel Sosyoloji, İstanbul,

Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1-23. TOKMAKÇIOĞLU, Erdoğan (1991) “Osmanlı Kadın Akımları”, İstanbul, Geçit Kitabevi.

[1] UZUNÇARŞILI, Saray Teşkilatı,sh.147

[2] UZUNÇARŞILI, Saray Teşkilatı, sh.9

[3] Dr. RİFAT Osman, Edirne Sarayı, Ankara 1989 sh.3

[4] PAKALIN, Tarih Deneyimleri, sh 555-556.

[5] PAKALIN, Tarih Deneyimleri, sh 471-473.

[6] UZUNÇARŞILI, Saray Teşkilatı, sh 14.

[7] PAKALIN, Tarih Deneyimleri, sh 555-554.

[8] ŞEREF Abdurrahman, Topkapı Saray-ı Humayünu, Tarih-i Osman-i Encümeni Mecmuası, Cüz, 5, sh. 274.

[9] Krş. Uluçay, Harem 2,sh.59.

[10] Kur’an, Nisa, 24.

[11] Kur’an, Nur,32.

[12][12] Damad, Mecma’ul-Enhür, 1,sh.364-365.

[13] Bediüzzaman Said Nursi, Sözler yayınevi, İstanbul 1993,6.söz,sh.26.

[14] SERTOGLU, Osmanlı Tarih Lugatı, 132-133.

[15] ÜNÜVAR Safiye, Saray hatıralarım, İstanbul 1964.

[16] OSMANOGLU Ayşe, Babam Sultan Abdulhamid, 24-25.

[17] ULUÇAY, Harem 2,154-157.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir