SARIKAMIŞ HAREKÂTI/Ömer Faruk POLAT

Osmanlı Devleti II. Abdülhamid Han’ın iktidardan uzaklaştırılmasının akabininde iç sorunları daha da ağırlaşan, ekonomik sıkıntıları sürekli devletin bekasını ve bütünlüğünü tehdit eder bir hale geldi. Bu dönemde İttihak ve Terakki yönetimi ise askeri usulleri ön plana çıkararak Almanya’dan alınabilecek askeri ve ekonomik yardımlar ile devletin düzlüğe çıkarılacağını düşünmekte idi. Tabi Alman yardımları Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu zorlu dönemi aşacak güçte değildi. Almanya ise Osmanlı Devleti ile olan yakınlığından yararlanarak batılı devletlerin önünü kesmeye, batılı devletler ise Almanya’nın önünü kesmek maksadı ile Balkanlarda ve Ortadoğu bölgesinde birtakım askeri hazırlıklara başlamıştı. Bunun ilk göstergesinin Trablusgarp Savaşı olduğunu söyleyebiliriz.. İttihat ve Terakki’nin askeri simalarının başında Enver Paşa gelmektedir. Burada ağır bir sınav söz konusudur.

            İtalya işgaline karşı verilen mücadele başarısız olunca, süreç Osmanlı Devleti’nin aleyhine gelişti. 1912’ye gelindiğinde Osmanlı Devleti, Anadolu ve Ortadoğu’ya sıkışmış bir devlet haline gelmiştir. Bu dönemde yaşanan bir diğer sıkıntı ise Balkanlar’da ortaya çıkmıştır. Trablusgarp’ı fırsat bilerek aralarında anlaşma yapan Balkan devletleri, Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açmaya karar vermişlerdir. Osmanlı Devleti halihazırda birçok cephede mücadele veriyordu ve askeri yönden bir hayli zor durumdaydı.

Balkan Savaşı, yıllardır oynanan siyaset oyununun, orduyu ne hallere düşürdüğünü gösterecek bir savaş olarak tarihe geçecektir. Siyasete bulaşmış olan ordunun daha savaşın ilk günlerinde kendilerinden çok daha zayıf olan Bulgar orduları karşısında dağılması ve süratle geri çekilmeleri tüm bunların en belirgin kanıtıdır.[1]

  O dönemin yetkili ismi olan Yazar Parvus Efendi, Osmanlı Devleti’ndeki askeri durumu  şöyle anlatıyor:

‘’Ben şahsen, Osmanlı askerinin seferberlik zamanındaki sefaletinden dehşete düşmüşümdür. Gözümün önünden geçen binlerce insan içinde, elbisesi sağlam olanına rastlayamadım!… Zavallıların tümü yırtık, pırtık ve bin bir yamalı elbiseler içindeydi ve son derce de güçsüzdüler. Askerler, bir kemik ve bir yamalı bohça sergisi gibiydiler!…’’[2]

 

 

 

Kolordu Komutanı Mahmut Paşa’dan yansıyan satırlar:                                 

‘’Elindeki tüfeği kullanmaktan aciz askerlerden kurulmuş bu taburların yönetilmesi gerçekten çok zordu!… Öyle tabur komutanları görüldü ki, taburuna bir görev verildiği zaman, hemen ağlayarak gibi acınacak bir tavır içine girer, kendilerini bu işten bağışlatabilmek için anlatılamayacak derecede zavallı ve acınacak haller takınırlardı!…

Askerler portatif kazma ve küreklerle donatılmış olduğu halde, onları kullanma, kendisini gizleyebilecek bir siper ya da silahını dayayacak bir yer yapmaktan aciz ve habersizdi!… Öyle askerler görülmüştür ki, dipçikleri alınlarına ya da karınlarına dayayarak ateş ediyorlardı!… Ardından askeri tarihte hiçbir sebebi olmaksızın başlamış öyle bir kaçış misalini bulamazsınız!… Ne yazıktır ki, Bulgarlar savaşmadan büyük bir zafer kazanıyorlar!..’’[3]

            Böylesine zor durumda savaşın kaybedilmesi kaçınılmazdı. Savaş sonunda ise Balkanlardaki Ege Denizi’ndeki Osmanlı hakimiyeti son bulmuş, imzalanan Lozan Antlaşması ile Bulgaristan Ege Denizi’nde kıyı sahibi olmuştu. Osmanlı Devleti bu savaştan yorgun ve bitkin çıktığı için otoritesini kaybetmiştir ve Balkan devletlerine bir fırsat daha sunmuştur. Osmanlı Devleti’nin kalan topraklarının paylaşılamaması, toprak kazanma hevesi ile tekrar savaşın çıkmasına sebep olmuştur.

1.Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti’nden kazandıkları toprakların büyük bir kısmını alan Bulgaristan’a karşı aralarında ittifak yapan Yunanistan, Romanya, Sırbistan ve Karadağ, Bulgaristan’a savaş açmıştır. Osmanlı Devleti savaşarak Edirne ve Kırklareli’yi  geri almıştır. Bulgaristan savaştan yenik çıktığı için Osmanlı Devleti ve Balkan devletleri ile barış imzalamak zorunda kalmıştır.

Bu sırada İttihatçılar iktidarı tekrar ele geçirmek için harekete geçtiler. Balkan Savaşı’ndaki yenilgileri ve Edirne’nin Bulgaristan’a terk edilişini fırsat bilerek hükümete karşı darbe planladılar. Baskın, cemiyet merkezinde hazırlandı. Enver Paşa, Talat Paşa, Filibeli Hilmi, Sapancalı Hakkı, Mithat Şükrü Bleda, Yakup Cemil, Mustafa Necip, Kara Kemal, Doktor Nazım, İzmitli Mümtaz, Silahçı Tahsin, Samuel Israel ve Ömer Naci baskını düzenleyen önde gelen kişilerdi.

23 Ocak 1913 günü Enver Paşa ve İttihatçı fedailerden Yakub Cemil’in başı çektiği grup, cemiyetin Nuruosmaniye’deki merkezinden ata binerek Babıali’ye yöneldi. Bu arada Talat Paşa da bir grup ittihatçıyla Babıali’ye gitmişti. Ayrıca Bâb-ı Âli binası civarındaki önemli noktalara altmış kadar İttihatçı yerleştirilmişti. Yol boyunca toplanan halkın da katılımıyla ellerinde bayraklarla tekbir getiren kalabalık Babıali’ye vardı.

Kabine toplantı halindeyken Enver Paşa ve yanındakiler Babıali’ye girdiler. Sadaret (Başbakanlık) Yaveri Ohrili Nafiz Bey müdahale etmek istediyse de öldürüldü. Harbiye nazırının yaveri Kıbrıslızade Tevfik Bey de vuruldu. Bu arada Tevfik Bey’in tabancasından çıkan kurşunla ittihatçılardan Mustafa Necip öldü. Vurulanlar arasında kapıyı bekleyen polis komiseri Celal Bey de vardı. Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa gürültü üzerine kabine toplantısından balkona çıkıp baskıncılara karşı direnip ne oluyor demeye kalmadan Yakub Cemil tarafından alnından vuruldu. Silah sesleri üzerine kabine üyeleri dağılmıştı. Enver Paşa, Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa’nın makamına zorla girip kafasına tabanca dayayıp sert bir ifadeyle milletin kendisini istemediğini ve istifa etmesi gerektiğini bildirdi. Kamil Paşa asker tarafından gelen teklif üzerine istifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazdı. İttihatçılar buna ahali sözcüğünü de ilave ettirdiler. Böylece istifa gerekçesi ahali ve asker tarafından gelen teklife dönüştü. Bu sırada İttihatçılarin ünlü hatiplerinden Ömer Naci ve Ömer Seyfettin Babıali önünde toplanan kalabalığı çoşturuyordu. “Yaşasın Millet!.. Yaşasın İttihat ve Terakki!” diye bağırtıyordu.

Kısa sürede İstanbul İttihatçıların denetimine geçti. Padişah V. Mehmet (Reşad) İttihatçıların isteği üzerine Mahmut Şevket Paşa’yı kabineyi kurmakla görevlendirdi. Böylece iktidar tekrar İttihatçılara geçti. Aynı gece Cemal Paşa İstanbul muhafızlığını, Azmi Bey polis müdürlüğünü ve Halil Kut merkez kumandanlığını ele geçirdiler. Talat Paşa dahiliye nazırı vekili unvanını kullanarak vilayetlere çektiği telgrafta Kamil Paşa hükümetinin, Edirne vilayetini tamamen ve Ege adalarını kısmen düşmana bıraktığını ve bu kararını sorumsuz bir meclise tasdik ettirdiğini kaydediyor ve milli galeyan sonucu devrildiğini bildiriyordu.

            Kurulan yeni hükümet Ali Kemal ve Rıza Nur gibi muhalifleri tutukladı. Sadrazam Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, Maliye Nazırı Abdurrahman Bey ve Dahiliye Nazırı Reşid Bey ülke dışına çıkarıldılar. Savaşa girmek ve savaşı beceriksizce yönetmek gerekçesiyle Gazi Ahmet Muhtar Paşa ve Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa kabineleri aleyhine soruşturma açıldı. Darbe cephede pek değişikliğe neden olmadı. 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Antlaşması’yla Edirne Bulgaristan’a geçti. Ağır barış koşulları kabul edildi.

            Nihayet 1914’ün karanlık günleri gelip çatmıştı. Ordu birçok cephede mücadele ediyordu. Bir yandan da Doğu Cephesi’ne asker nakil ediliyordu. Ufukta sonucu meçhul bir savaş daha vardı. Enver Paşa Balkanların acısını devletin topraklarını genişleterek atlatacağını düşünüyordu. Almanya’yı da yanına aldı. Yönünü Kafkaslar ve Rusya’ya çevirdi. Nitekim Almanya’nın da bu birlikteliğe ihtiyacı vardı.

           

İşte o dönemlerde Genelkurmay İstihbarat Şubesi Müdür Yardımcısı K. Binbaşı Kazım Karabekir’in yazdığı satırlardaki görüşleri:

‘’Almanya’nın hedefi, Osmanlı Devleti’ni tümüyle kendine boyun eğmiş hale getirerek İtilaf Devletleri’nin bu büyük savaşta Almanya’yı çember içine almalarına fırsat vermemek. Turancılık, İslam Birliği gibi idealler peşinde koşturacağı Osmanlı Devleti vasıtasıyla İtilaf Devletleri’nin kendi sömürgelerinde daha fazla kuvvet bulundurmaya ve onları Osmanlı ordularıyla da uğraşmaya mecbur etmek!…’’[4]

            Kafkasya demek, Osmanlı Devleti’nin geleceği demekti.  11 Kasım 1914’te yayınlanan seferberlik beyannamesinde Balkan Harbi’nin bir daha yaşanması ve bu bölgenin, Kafkas coğrafyasının elde tutulmasına dair önemli ifadeler yer almaktadır. Binlerce vatan evladı askere koştu. Mühimmat ve teçhizat yetersiz ama vatanını seven yiğit çoktu.

            Osmanlı ordusunun durumu böyle bir halde iken Rus ordusunun durumu ise bir hayli iyi idi. Orduların soğuktan korunması için Rus komutanlığınca her türlü tedbir alınmıştı. Her askere; meşin çizmelerin yanında geceleri giyeceği sıcak (sarma veya dolama şeklinde) çoraplar ile bir çift keçe çizme; hareketleri zorlaştırmayan kısa, dize kadar olan gocuk, astarı pamukla vurulmuş geniş pantolonlar, tokası gevşetilmiş kalpak; eldiven ve yolculukta dürülen birer kaput verilmişti. Orduların yakacak sevkiyatına bilhassa dikkat gösterilmişti. [5]

            Gerektiğinde gizlenmek için bütün askerlere, bütün birliklerde beyaz kalikot gömlekle, şapkalarına beyaz kılıflar hazırlanmıştı. [6]

           

Güneşli günlerde gözü nemlenmeden korumak maksadıyla I. Kafkas Kara Kolordusu Kuvvetleri, muhafaza gözlükleri almışlardı. Aynı kolordunun taarruz bölgesi ağaçsız olduğu ve odun sevkiyatı hemen hemen  imkansız olduğu için yaya ve atlı bütün savaşçıların geceleri ısınmak için gelirken ikişer odun taşımları gerekliydi. Bundan başka hücum  eden bölüklerin nehirleri geçme vasıtaları olarak, ayakların ıslanmaması için yanlarında kalın tahtalar veya sırıklar bulundurmaları gerekiyordu. Ayakların ıslanması sonucu donmasını engellemek için ‘tuzsuz yağ’ stokları vardı.[7]

            Aralık 1914’te Sarıkamış’a yol gözükmüştü. Dondurucu soğuklar etkisini göstermeye başlamıştı. Donuk vakaları yaşanmaya başlamıştı. Bunun en büyük nedeni ordunun yeterli lojistik ve donanımı olmayışı idi.

  1. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa Başkomutanlığa gönderdiği raporda şöyle demektedir:

            ‘’Orduyu bu şekilde üç aydan fazla beslemenin imkansız olduğunu belirtirim!… Ordunun tamamen aç kalmasına en olmak için, birliklerin iki günde bir, o da yarım istihkak verilmesine gerek görüldüğünü ve böylece mevcut erzakla hiç olmazsa ilkbahara kadar idare edilmesini emrettiğini ancak mevcut şartlarda askerin çoğuna yarı istihkak dahi verilemediğini, özellikle ön hatlarda bulunan askerler ise bazen 24 saat, bazen de 48 saat aç kalmaktadırlar!… Bunlara verilebilen yiyecek maddeleri ise kuru peksimet ve zeytinden ibarettir. Askerler neredeyse hiç sıcak yemek yiyememektedirler!… Bilgilerinize!… 

            ‘’Bu fakir millet, Balkan Savaşı’ndan yeni çıktı!… Elimizdeki hayvanlar nasıl bir ağlayıp sızlama ile elde edilmiştir bilir misiniz? Bu savaşı bunlarla yürütmeye mecburuz!… Çünkü bunların yerini dolduracak başka hayvan bulamayız!… Bunlar da olmazsa ne erzak, ne de cephane taşınır!… O zaman yenilgi kesin olur!… Ordunun eli ayağı olan bu hayvanlara askerlerden daha iyi bakmamamız gerekir!…’’[8]

            Başkomutanlık bir noktadan sonra bu taleplere kayıtsız kalamayarak İstanbul’dan yüklediği Bezm-i Alem, Bahr-i Alem ve Mithat Paşa vapurları ile 65.000 üniforma, içinde çok sayıda otomobil, cephane ve teçhizatları Trabzon’a doğru gemiler ile göndermeye başladı ancak bir noktadan sonra Zonguldak açıklarında 10-11 Kasım 1914’te Rus donanmasının yaptığı büyük saldırı neticesinde üç gemi battı, 285 personel ise Ruslar’a esir düştü. Sarıkamış’ta başlayacak olan harekât öncesi ordunun durumu bu vahim olay ile iyice zorlaşmıştı.

22 Aralık’ta 3 koldan başlayan harekât sert bir iklim koşulu ile karşılaştı. X. Kolordu ile beraber Hafız Hakkı Paşa Oltu’yu ele geçirdikten sonra Sarıkamış’a inecek, IX. Kolordu ile beraber İhsan Paşa komutasında ve Enver Paşa doğrudan Sarıkamış’a gelecek ve XI. Kolordu Galip Paşa ile beraber Aras Vadisi’ndeki Pasinler’de Ruslar’a oyalama taarruzları yapacaktı.

            Her şey istenildiği gibi başlamıştı. Türk ordusu zorlu şartlarda kahramanca Sarıkamış’a doğru ilerliyordu. 23 Aralık’ta IX. Kolordu Bardız’a doğru, dünya harp tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir şevk ve hız ile yürümeye başladı. Aralıksız 12 saat yürüyüş, bir günde ortalama 30 kilometrenin alınmasını sağlamıştı. X. Kolordu’nun Oltu yürüyüşü tüm hızı ile devam ediyor idi fakat IX. ve X. Kolordu’larda  askeri birlikler yaşanan kar fırtınaları nedeni ile yollarını kaybediyorlar, yollarını kaybetmelerinden mütevellit hedeflerinden bir anda sapmaya başlıyorlardı. X. Kolordu Oltu’ya yaklaştığı esnada Sivriçay ve Oltuçay arasındaki iki tepede, en seçkin iki tümen olan XXX. ve XXXI. tümenler yanlışlıkla birbirleri ile çatışmaya girdiler. Rus kaynaklarına göre 6 saat süren çatışmada yaklaşık 2000 Türk askeri hayatını kaybetmiştir. Bu vahim vaziyet Oltu’ya yürüyüşü durduramadı. Aynı gün içerisinde geç saatlerde Oltu ele geçirildi ancak Hafız Hakkı Paşa taktiksel bir hata yaparak istikameti Sarıkamış’a çevirmek yerine, Ardahan yönündeki ısrarını sürdürüyordu.

 Enver Paşa ve IX. Kolordu bu esnada Bardız’a ulaşmıştı. Bardız’daki kilisede  Rus bayrağını indirerek yerine Türk bayrağını çekmişti.

            Bardız’da ele geçirilen Rus esirleri Sarıkamış’ta bir tabur Rus askerinin olduğunu söylemişlerdi. En ileride ise IX. Kolordu Komutanı bulunuyordu. Enver Paşa haber kanalları ile IX. Kolordu Komutanı’na nasıl hareket edeceğini sordu. Kolordu Komutanı İhsan Paşa şu şekilde rapor bildirdi:

‘’Kıtalar pek yorgundur, döküntü çok fazladır. Bu şartlarda gece taarruzuyla başarılı olmamız mümkün görünmemektedir. Arkada kalan askerin beklenmesi doğru olur. Uzun yürüyüş kolu toplanıp dinlendirildikten sonra ertesi gün şafakla taarruza kalkışarak Sarıkamış’ı ele geçirebiliriz.’’[9]

            Gerçekten de kıtalar sabahtan beri kar yığınlarını göğüsleyerek yürümeye çalışıyorlardı. Yollarda çok sayıda asker, soluklanmak için bir yere oturduğunda bir anda kaskatı kesiliyorlar, üzerlerinde kıyafetleri kaskatı kesilerek yapışıyor ve orada şehadete eriyorlardı. Bu zor ve vahim durumda çok sayıda asker şehit oluyordu. Ne Enver Paşa’nın ne de Alman kurmayların gözü bu olumsuzlukları görmüyordu ve akabinde Enver Paşa, düşman kuvvetlerinin zayıf olduğunu düşünüp ve yardım almaları ihtimaline karşı kesinlikle taarruz edilerek Sarıkamış’a girilmesi talimatını vermişti.

            Ordunun bu vahim durumu göz ardı edilerek taarruz başlamıştı. İlk olarak Feldman Bey, topçunun mevzi alarak ateş etmesini emretti. Topçu

ateşe başlamıştı. Hava karardığı için topların nereye düştüğü belli olmuyordu. Düşman ile aradaki mesafe 3.5 kilometreydi. Atılan topların kendi kıtalarına zarar verdiği haberi gelmişti.

            XXIX. Tümen de kolordudan aldığı emir üzerine gece taarruzuna katılmıştı. Her taburdan ortalama 200 er saldırı halindeydi. Boyun noktasında görülen karartıların makineli tüfek olduğu çok geçmeden belli olmuştu. Ordu Komutanlığı, 86. Piyade Alayı ile beraber gidiyordu. Önde süngü takmış olan avcı hattı vardı. Kar, askerin rahat hareket etmesini engelliyordu. Asker hem karla hem de düşmanla mücadele ediyordu. IX. Kolordu Komutanı, Süvari Üsteğmen Şükrü’yü XXIX. Tümen Komutanı Albay Arif’e göndererek Sarıkamış’ı işgal etmesini; istasyon, telgrafhane ve Hükümet Konağı’nı ele geçirmesini ve Karaurgan yolunun güvenliğinin sağlanmasını istedi. XXIX. Tümen Komutanı, Süvari Üsteğmen Şükrü’den biraz sonra kolorduya gelerek düşmanın geriye atıldığı haberini verdi. Kıtaların yorgunluğu sebebiyle kolordu komutanı yukarıdaki emirden vazgeçerek tümenin, elde edilen düşman mevziinde kalmasını, yalnız Sarıkamış’ın hemen kuzeybatısında bulunan Çerkez köyündeki düşman kıtaları ile temas edilmesini emretti. Gece yarısından sonra gerçekleşen bu  muharebe sonucunda düşman süngü ile püskürtülmüştü. Bu taarruz Türk askerinin yokluklar içindeki cengaverliğinin göstergesi olmuştur.[10]

            26 Aralık 1914’te Sarıkamış’ın kuzeybatısında başlayan şiddetli çatışmalar, 27 Aralık günü tüm hızı ile devam etti. Enver Paşa, perişan olan orduyu görmeyerek Sarıkamış’a girmeye ve başarısını bütün dünyaya göstermeye kararlıydı. XVII. Tümen taarruz bölgesinde muharebe düzeninde bulunuyordu. XVII. Tümen ile ilgili şu bilgi verilmişti:

‘’Tümen, gece geç saatlere kadar düşmana taarruz etmiş ve kısmen dağınık bir şekilde ormanın içinde gecelemişti. Yedi tabur kadar kuvveti vardı. Birçok asker yollarda donmuştu. Taburların er mevcudu 300’e düşmüştü. Kıtalarda düzen yoktu. Saat 10.15’te tümene hücum emri verildiği halde alaylara emir ulaştırılamıyordu. Sahra topları da X. Kolordu’ya verildiği için, ancak 8 kadar cebel topu getirilebilmişti. Düşman çok zayıftı. Tümen, derlenip toparlanarak taarruz yapabilse başarı umudu vardı. Fakat yapılan uzun yürüyüşler, kar, ayaz ve tipinin etkisi yorgunluk, bitkinlik ve döküntüler tümeni iyice yıpratmıştı.

XXIX. Tümen, XVII. Tümen’den daha kötü durumdaydı. Taburların er sayısı bu tümende daha azdı. Artık taarruz gücü kalmamıştı.

Asker, kara kışa teslim olmuş, eriyip bitmişti. XXVIII. Tümen’in alaylarının mevcut sayısı 500’e düşmüştü.

XXIII. Tümen, Bardız’ın güneyinden gelen düşmanla muharebe ediyordu. Ordu Komutanlığı, X. ve XI. Kolordular ile muharebe bağlantısını kaybetmiş buradaki birliklerden haber alamıyordu.’’[11]                

Saat 15.20’ye doğru X. Kolordu’dan Üsteğmen Recep, kolordunun gece Başköy’e ulaştığı haberini haberini getirip iki günlük dinlenme ihtiyacı olduğunu bildirmişti. Çünkü X. Kolordu sıfırın altında 20 derece soğuk ve bir metreden fazla kar içinde bir talihsizlik eseri çıkan tipide erimişti.[12] Enver Paşa, bu teklifi uygun bulmayarak, tükenmiş olan ordunun bir an önce Sarıkamış’a ilerlemesi emrinde ısrarlıydı.

26 Aralık’ta Enver Paşa söz verdiği gibi bölgeye yetişmek istiyordu ve Allahuekber Dağları’na zorlu yolculuk başlamıştı. 5 saatte geçilebileceği ve 16 kilometre olarak hesaplanmıştı ancak Türk haritaları mesafeyi yanlış ölçmüştü mesafe 25 kilometre ve yürüyüş 19 saat sürecek idi. Müthiş bir fırtına ile başlayan yürüyüş ilerleyen saatlerde yerini tam bir felakete bırakmaya başladı. Hızlı erişim için yolda türkü söylemek, sigara içmek gibi çeşitli rahatlık verilmişti lakin keskin soğuktan mütevellit kimse ağzını açamıyordu. Atlar bile, akıttıkları terler bacaklarına inerek donuyordu. Oturduğu yerde donarak şehit olan askerler yol kenarında kalıyor, bunu gören diğer askerler de psikolojik olarak etkileniyordu. Yolculuk tam bir felaketti.

Bu yürüyüş yol boyunca kardan heykeller dizerek 14 saat sürmüş Hafız Hakkı Bey, Beyköy’e ulaştığında 16.300 kişi olan XX. Tümen’in sayısı 1.400’e düşmüştü. Allahuekber Dağı 15.000’e yakın askeri yutmuştu.[13]

Bu zorlu şartlarda bile durmayan Mehmetçik, Beyköy bölgesine kadar ilerledi. 27 Aralık’tan itibaren yeniden bir düzene girerek Selim bölgesinde Rus hastanesini içerisinde 250 personel ile ele geçirdiler. Bilinenin aksine bütün ordu Sarıkamış dağlarında bir kurşun dahi atmadan şehit olmadı. Hepsi çarpışarak Ruslar’ın karşısında yiğitçe ilerledi ancak kar, soğuk, teçhizat eksikliği ve cephanesizlik onların daha fazla ilerlemesine engel oldu.

Bu zorlu şartlarda devam eden harekat bir anda yön değiştirdi. 3 Ocak 1915 günü Enver Paşa esir olmaktan kurtulur iken 4 Ocak 1915’te IX. Kolordu Komutanı İhsan Paşa esir düşmüştür. Bu tarihten sonra Türk Ordusu Erzurum’a doğru geri çekilmeye başlamıştır.

Sarıkamış sonrası kilidi açan Ruslar Erzurum’a doğru ilerlemeye başladılar. 1916’nın Şubat ayında Erzurum, ardından 1916’nın Mart ayında Bayburt ve Gümüşhane, arkasından Nisan ayında Erzincan  ve Trabzon  bunun yanında Muş ve Bitlis’inde Rus işgaline uğradığını görmekteyiz.

Ruslar’ın Bolşevik İhtilali ise Anadolu’ya nefes aldırmıştır. Ruslar’ın bu iç karışıklıkları sonuçta mağlubiyetine neden olacaktır. Böylece Rusya’nın hedefi Trabzon ve Erzurum’da son bulmuş, akabinde geri dönüşleri başlamıştır.

Sarıkamış Harekâtı son bulmuş lakin geride çok ağır bir fatura ve yürekleri dağlayan kocaman bir hüzün bırakmıştır.

Müderrisoğlu kitabında, Sarıkamış’taki Türk kayıplarının 109.274 olduğunu belirtmiştir. Birliklerde 22 Aralık 1914 ile 18 Ocak 1915 tarihlerinde mevcut olan asker sayılarından hareket edilerek hazırlanan tablo şöyledir:[14]

Birlikler

22 Aralık 1914

18 Ocak 1915

Kayıplar

9. Kolordu

36.784

36.784

10. Kolordu

48.943

2.200

46.743

11. Kolordu

27.019

5.200

21.816

2. Süv. Tüm.

5.428

1.500

3.928

Toplam

118.174

8.900

109.474

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

BENAZUS, Hanrı,Sarıkamış Faciası, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2006.

BELEN, Fahri, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi 1914 Yılı Hareketleri ,  Genelkurmay Basımevi, Ankara 1964.

TAŞYÜREK, Muzaffer, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, Yitik Hazine Yayınları, İzmir 2008.

MÜDERRİSOĞLU, Alptekin, Sarıkamış Dramı, Kastaş Yayınları, Ankara 1997.

IŞIK, Mehmet, Ölüm Uykusu Sarıkamış Harekatı, Yediveren Yayınları, İstanbul 2016.

KOCABAŞ, Süleyman, Sarıkamış Faciası ‘Aralık 1914’, Vatan Yayınları, İstanbul 2007.

EREN, Özhan: Sarıkamış’a Giden Yol / Rehin Alınan İmparatorluk. İstanbul: Alfa Yayınları, 2005.

BALCI, Ramazan: Sarıkamış Yolun Sonu. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı, 2006.

TEKİN, Metin: Sarıkamış’tan Sibirya’ya / Birinci Dünya Savaşı Anıları. İstanbul: Timaş Yayınları, 200

[1] Hanri, Benazus, SARIKAMIŞ FACİASI, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2006, s.90.

[2] Hanri, Benazus, SARIKAMIŞ FACİASI, s.91.

[3] Hanri, Benazus, SARIKAMIŞ FACİASI, s.91.

[4] Hanri, Benazus, SARIKAMIŞ FACİASI, s.117.

[5] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, Yitik Hazine Yayınları, İZMİR 2007, s.190.

[6] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, s.190

[7] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, s.190-191.

[8] Hanri, Benazus, SARIKAMIŞ FACİASI,  s.134.

[9] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, s.208.

[10] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, s.209-210.

[11] Muzaffer, Taşyürek, Bir Hüznün Tarihi SARIKAMIŞ, s.211-212.

[12] Fahri, Belen, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi 1914 Yılı Hareketleri, Genelkurmay Basımevi, Ankara 1964, s.10.

[13] Alptekin, Müderrisoğlu, Sarıkamış Dramı, Kastaş Yayınları, Ankara 1997, s.389-390.

[14] Alptekin, Müderrisoğlu, Sarıkamış Dramı, c.2, s.588.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir