Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Fetret Dönemine / Prof. Dr. Feridun Emecen

Emecen, Feridun. “Osmanlı Devleti’nin Kuruluşundan Fetret Dönemine.” Türkler, IX,(ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları(1999): 156-178.

 

1. Batı Anadolu Uç Bölgesi ve Osmanlı Beyliği’nin Doğuşu

Bir cihan devleti olarak tarih sahnesinde yer almış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı Anadolu’nun kuzey kesiminde küçük bir beylik halinde ortaya çıkışı, doğrudan doğruya bu döneme ait çağdaş kaynaklardan takip edilememektedir. Bu durum olaylara yönelik kronolojik bir aktarımı mümkün kılmadığı gibi, böylesine cihanşümul bir imparatorluk kuran hanedanın menşeini de karanlıklar içinde bırakmaktadır. İlk Osmanlı tarihlerinin kuruluştan bir asır sonra kaleme alınmış olmaları bunlardaki kuruluş ve menşe ile ilgili bilgileri tartışmalı hale getirmiştir. Osmanlı kaynaklarının bu problemi daha XX. asır başlarından beri bilinmekte ve tartışılmaktadır. Sadece Osmanlı kronikleri değil, ilk Osmanlılarla ilgili çağdaş Bizans kaynaklarının aktardıkları dolaylı bilgilerde de önemli problemler mevcuttur. Bütün bu durum Osmanlı tarihinin bu ilk safhasında gerek beyliğin gerekse hanedanın ortaya çıkışı ve müstakil bir devlet haline geliş süreciyle alakalı olarak bu konularla uğraşan araştırıcıları vakıaya/olguya yönelik olmaktan çok teorik kurgulamalara yöneltmiştir. Bu durum özellikle Gibbonsl ile başlayıp F. Köprülü,2 P. Wittek,3 H. İnalcık4 çizgisiyle devam eden genel kabullere ve bunlara 1980’li yıllardan itibaren başlayan, ancak yeni bir çözüm ortaya koymaktan çok, daha önce üzerinde durulmuş, bir kısmı unutulmuş bilgileri yeniden canlandıran ve sosyolojik-antropolojik kuramlarla süslenmiş itirazlara yol açmıştır.5

Yine de Osmanlı tarihinin bu ilk safhası ve ailenin menşei hususunda geç tarihli erken Osmanlı kroniklerinin malzemesini yoğurmaktan, bunları gerek Bizans gerekse XIII. yüzyıl Selçuklu kaynaklarıyla karşılaştırmaktan ve çoğu geç tarihli olmakla birlikte erken tarihli kayıtlara atıfta bulunan resmi belgelerin, topografik ve maddi malzemelerin yol göstericiliğinde olguya yönelik bilgilere ulaşmaya çalışmaktan başka tarihçinin yapabileceği pek fazla bir şey yok gibidir. Teorik yaklaşımların da nispeten doğru düşünülerek ortaya konmuş olan olgulara dayanmak ölçüsünde bu çerçeveyi tamamlayabileceği söylenebilir.

İlk Osmanlıların tarih sahnesine çıkışları, XIII. yüzyıl Anadolusu’ndaki çok önemli sosyal değişime dayanır. Bu değişimin temeline 1071’den itibaren Anadolu yarımadasına kat’i olarak yerleşen ve siyasi birlikler kuran Selçuklular’ı yerleştirmek gerekir. Selçuklu idaresindeki Anadolu, Osmanlılar için her şeyin başlangıcını oluşturacak olan XIII. asır sonlarına doğru hemen hemen Türkleşme vetiresini tamamlamış bir görünüş arzeder. Bu görünüş ve “Türkleşme” sadece geniş ölçüde yerli unsurların islamlaşması sonucu ortaya çıkmış bir vakıa olmayıp dönemin muasır kaynaklarında da ifadesini bulduğu üzere Türkmen/Oğuz boylarının Anadolu’ya yönelik göçlerinin bir sonucudur.6 Şüphesiz Anadolu’nun türlü etnik kökenden gelen ve Doğu Hıristiyanlığının muhtelif inanış kümeleri şemsiyesi altında birleşmiş olan yerli unsurların bir bölümünün yeni fâtihlerin dinî inançlarına katılmış oldukları inkar edilemez. Fakat bunun çok büyük sayılara ulaşmadığı, aksine mesela XV ve XVI. asra ait Osmanlı resmi sayımlarının sonuçlarının, Selçuklular’ın aslî coğrafyası olan Orta ve Doğu Anadolu’da, Batı Anadolu’ya kıyasla çok daha fazla sayıda Ortodoks Hıristiyan gurupların yaşadığını ortaya koyduğu dikkati çeker.7 Bu defterlerde görülen nüfusun birden bire ortaya çıkmadığı, eğer kitleler halinde islamlaşma olsaydı, bazı bölgelerde hemen hemen müslüman Türk unsurla aynı yoğunlukta nüfusu bulunan Hristiyan gruplara rastlanmaması gerektiği açıktır.

Anadolu’nun sosyal, iktisadi, dini hatta idari yapısında mühim değişikliklere yol açacak olan Oğuz kabilelerinin göçleri yerleşik Selçuklu idaresini ve devlet sistemini etkilemiştir. Selçuklular yarı göçebe hayat tarzı içindeki bu gurupları iç düzenlerinde karışıklığa, çekişmeye yol açma ihtimali karşısında sınır boylarına sevkettiler.8 Bu sınır boylarında yeni gelen gurupların ve bu bölgelerde yaşayan Bizans tebaası unsurların karşı karşıya gelmeleriyle sadece bir çatışma ortamı değil, karşılıklı bir sosyal etkileşim de vucud bulmuştur. Sınır kültürünün bu kendine has özelliklerinin kaynaklara yansıyan akislerini, Osmanlı dönemindeki Balkanlar’da gözlemlemek ve benzeri gelişmeleri anlamak mümkündür. Böylece uç denilen kesimde bir yandan geleneksel olarak hayat tarzlarını sürdüren, öte yandan yine kendi anlayışlarıyla şekillendirdikleri dini motifleri manevi idealle süsleyen Bizans topraklarına akınlar yaparak elde edilen ganimeti siyasi kudret için gerekli olan iktisadi gücün kaynağı haline getiren yeni siyasi teşekküller ortaya çıktı. Önceleri Orta ve Doğu Anadolu’da görülen ve bilahire Selçuklu idaresi altında bütünleşen bu “uç sistemi” XIII. yüzyılda Moğollar’ın ortaya çıkarak Anadolu’yu tehdit altında bırakmalarıyla yeni bir hamle ve ivme kazandı. Beklenmedik bu gelişme sadece Yakındoğu tarihini değil, Avrupa tarihini de derinden etkileyecek olan hatta çağımıza kadar uzanan yeni oluşumlara zemin hazırladı.



1071’den sonra Anadolu’nun içlerine yönelik olan Türk akınları beraberinde yeni göçmen guruplarını getirmiş, Selçuklular’ın yıkılmaya yüz tuttuğu, Harezmşahlar’ın yükseldiği XII. yüzyılın ikinci yarısında yeni Türk göçleri olmuş, XIII. yüzyılın yirmili yıllarında Moğollar’ın İran ve Azerbaycan’a hakim olmalarıyla yeni ve belki de diğerlerinden daha büyük bir göç dalgası meydana gelmiştir. Bu durum sadece Anadolu’yu değil ileride onunla bağlantılı olacak olan Karadeniz’in kuzey steplerinden Balkanların kuzey kesimlerine kadar ulaşan bölgeleri de ilgilendiren gelişmelerin başlangıcını teşkil etmiştir.9 Böylece özellikle XIII. asırda Anadolu ile Kuzey Karadeniz kesimi arasındaki irtibat ve bağlar daha da sıkılaşmıştır.

Bizanslıların bu kuzey kesimlerinden Balkanlara sızan bir kısım Türk boylarını kendi hizmetleri altına almaları ve bunları uç bölgesindeki siyasi oluşumlara karşı kullanmak üzere Batı Anadolu’ya geçirmeleri, sınır boylarında yeni bir karışma ve imtizaca yol açarak siyasi teşekküllerin güçlenmesinde yahut kolayca yayılmalarında rol oynamış olmalıdır. İlhanlı baskısı sonucu Selçuklu Devleti dağılırken, iç bölgedeki yaylaklarını kaybeden Türkmen boyları, Anadolu’nun batı uç kesimlerine yığılmaya başlamışlardır. Kuzeydoğu Anadolu’nun dağlık kesimleriyle Kastamonu bölgesinden Antalya’ya kadar uzanan hat, Türkmen boylarıyla dolup taşmıştır.10

Bu Türkmen boyları basit birer göçebe kabile değillerdi. Onlar Harezmşahlar’ın, Selçuklular’ın ve diğer Türk beyliklerinin idaresi altında bulunmuşlardı, idari, askeri yapıdan haberdar idiler. Ayrıca bir kısmı 1240’larda Anadolu tarihi bakımından büyük önemi haiz Babaî isyanına vücud vermişti.11 Yanlarında derviş, baba, şeyh gibi dini ve kültür hayatlarında rol oynayan zümreler de yer alıyordu. Bunlar kendi anlayışları gereği islamî teyidi sağlayıp manevi gücü takviye ediyorlardı. Bu katı gibi görünen manevi yapı aslında yumuşak bir geçişi sağlayacak motiflerle bezenmişti ve yerli unsurlarla belirli noktalarda uyum gösterebilecek bir karekter taşıyordu. Bu gurupların katı ve kitabi bir islami anlayışla hareket edip cihad-gaza prensibine sık sıkıya bağlı olduklarını söylemek, XV. ve XVI. yüzyıllardaki sofistike Sünni akaidin etkisi altında olup olayları bu pencereden açıklamaları beklenen Osmanlı kronik yazarlarının bile tercih etmedikleri bir anlatım tarzıdır.



Hayli renkli uç dünyasına şehirli unsurlar, ahi gurupları, esnaf teşekkülleri, sanatkarlar, tacirler ve çiftciler gibi Orta Anadolu’nun ve Doğu Anadolu’nun yerleşik halkından bir bölümünün gelip yerleşmiş oldukları açıktır. Böylece bir taraftan siyasi bir idari yapı çok kısa sürede oluşturulurken diğer taraftan bu yapıyı destekleyecek iktisadi faaliyetler başlamış ve üretimi sağlayacak temel adımlar atılmış oldu. Bütün bunları belirli bir bilincin, sistemli bir siyasetin eseri gibi görmek de doğru bir yaklaşım tarzı değildir. Burda daha çok kendiliğinden oluşan bir siyasi çatı etrafında toplanmanın getirdiği oluşum söz konusudur. Nitekim uç kesimindeki Türkmen beylikleri 1300’lü yıllarda ortaya çıktıklarında, böylesine hazır ortama sahip değillerdi, fakat siyasi teşekkül haline gelmekle kısa sürede bunun için gerekli alt yapıları, geçmiş tecrübelerin ışığında sağlayabildiler. Bu gurupların kabilevi anlayışı, devlet teşekkülünde kan bağlarının getirdiği yapıların sosyolojik çözümlemeleri, bugünün araştırıcılarının sistemleştirme çabalarının bir ürünü12 olup dönemin tarihi şartlarını ortaya koyabilecek olgunluktan uzaktırlar. Bu bakımdan burada içinde Osmanlı beyliğinin de yer aldığı Türkmen beyliklerinin ortaya çıkışını bu teorik önermelerden değil vakıalar temelinde ele almak yolu tercih edilmiştir.

Tarihi gelişmeye dönecek olursak, XIII. yüzyıl sonlarında karşımıza çıkan manzara şudur. Orta Anadolu’da sıkışıp kalan ve İlhanlı hakimiyetini kabul eden Selçuklular’a karşı onlara sözde bağlı Türkmen beylikleri, merkezi otoritesi zayıflayan Bizans’ın içinde bulunduğu siyasi bunalımdan istifadeyle Batı Anadolu’da yoğun bir faaliyete giriştiler. Zamanla söz konusu bölgede müstakil ve yarı müstakil hale gelecek olan ve birer devlet şeklinde teşkilatlanan beylikler arasında özellikle eski Selçuklu payitahtını ele geçiren Karamanoğulları üstün bir mevki kazandılar. Bunlar Selçuklu varisi olma iddialarını ve siyasetlerini diğer Türkmen beylerine karşı ön plana çıkardılar. Daha batıdaki beylikler içinde Kütahya merkezli kurulmuş olan Germiyanoğulları ile Kastamonu-Sinop havalisindeki Candaroğulları, ilk dönemlerde güçlü beylikler olarak sivrilmişlerdi. Karesi, Aydın, Saruhan, Menteşe beylikleri önceleri denize açık, formel “gaza” ideolojisinin mahiyet değiştirip idealize edildiği bir itici gücün yönlendirdiği beylikler durumundaydı. Özellikle Germiyan ve Candaroğulları Bizans’ın payitahtına yakın sınırlarda yer almış olmakla sınır hattında kendilerine bağlı her biri boy beyi olan savaşcı liderleri devreye sokmuşlardı. Bunlar muhtemelen yarı bağımsız, çoğu defa da kendi namlarına hareket ediyorlar, zaman zaman kendileri gibi olan diğer beylerle birleşebiliyorlar, sınır bölgelerindeki Bizans feodal beylerine karşı müşterek saldırılar düzenleyebiliyorlardı. Bu oluşumların Bolu hattından Eskişehir hattına kadar olan yerlerde ve Sakarya havzasında yoğunlaştığı, hatta Umurlu,13 Osmanlı, Karesi beyliklerinin bu gibi bölüklerden ortaya çıktığı üzerinde durulur. Öte yandan Batı Anadolu’nun dış cephesinde Eretna, Kadı Burhaneddin, Eşrefoğulları, Ladik beyleri, güneyde Hamidoğulları, kuzeyde Trabzon Rum Devleti hudutları çevresinde Çepni beyleri (Taceddinoğulları, Hacı Emir oğulları) yer almaktaydı. Fakat özellikle Bizans hududuna yakın Batı uç kesimindeki beylikler içinde Germiyan ve Candaroğulları arasında sıkışmış bölgede bulunan küçük bir beylik yavaş yavaş siyasi şartların ve jeopolitik durumun kendisine sağladığı avantajlarla yükselmeye ve dikkat çekmeye başladı. Bu bölge sadece İç Anadolu değil, Karadeniz’in kuzey bozkırları ve hatta Balkanlar ile kolayca irtibatın kurulabildiği bir alandı. Hususiyle İzzeddin Keykâvus ‘a bağlı Türkmen liderleri bu yöredeki kalabalık Türkmen boylarına dayanmakta idiler. 1260’lı yıllarda Keykâvus ‘un Bizans’a sığınışı, oradan Kırım’a sevki, ona bağlı Türkmen guruplarının buralarda toplanmasına vesile olmuştu.14 Osmanlı beyliğinin zuhur ettiği kesim oldukça hareketli, birçok olaya sahne olmuş bir yerdi ve burada bulunanlar da bütün bu ortamdan tecrübe kazanmışlardı. Hatta Bizans tebaası yerli guruplarla da irtibat kurabilecek vasat da sağlanmıştı.

2. İlk Osmanlılar ve Osman Bey

Osmanlı beyliğinin kurucuları ve devlete adını veren ailenin menşei, hatta Osmanlı tarihinin ilk safhaları ve siyasi hadiseler hakkında kaynaklara dayalı sağlam bilgilere ulaşmak zordur. Mevcut kaynaklardan elde edilen menkıbevi bilgilerden tarihi realiteye tam anlamıyla erişmek kolay görünmemektedir. Pek çok araştırıcı ilk Osmanlı kroniklerini yeniden yorumlayarak Osmanlılar’ın kimliği ve beyliğin teşekkülünü izaha çalışırlar. Tarihi şahsiyet olarak muasır bir Bizans kaynağında adı geçen Osman Bey’in dışında onun ataları, bulunduğu yere gelişi, beyliğin teşekkülü konusu en eskisi Osman Bey’in ortaya çıkışından bir asır sonra kaleme alındığı bilinen ilk Osmanlı kaynağı ve onu takip eden XV. asır ortalarında çoğu Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid çağında yazılmış Osmanlı tarihlerine dayalı olarak ele alınmıştır. Bu kaynaklarda Osmanlı ailesinin ve mensup olduğu boyun Anadolu’ya geliş hikayeleri, pekçok araştırıcı tarafından inandırıcı bulunmaz. Bununla beraber söz konusu rivayetleri karşılaştırmak suretiyle nisbeten doğru bilgilere ulaşılabileceği de savunulur.

Osmanlı tarih geleneği, Osmanlı beyliğinin kurucusu Osman Bey’in atalarını 1220’lerden itibaren Moğollar’ın ortaya çıkışı sonucu Anadolu’ya akan Türkmen kitlelerine bağlar. Bir kısım Osmanlı kaynakları Osmanlıların çıkış noktasını Mahan olarak belirtirken, bir kısmı Ahlat’ı ön plana çıkarır. Özellikle Ahlat Celaleddin Harezmşah’ın Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından 1230 yılında yenilgiye uğratıldığı yerdir. Bu bölge hem Harezm bölgesinden hem de daha önce buralara gelmiş olan Türkmen topluluklarının iskanına sahne olmuştur. Moğollar’ın Anadolu’ya ilerlemeleri üzerine Osmanlılar’ın ataları Ahlat’tan Erzurum-Erzincan taraflarına yönelmişler, bir süre burada kaldıktan sonra eski vatanlarına dönmek niyetiyle Haleb’e kadar inmişler, sonra yeniden Pasin ovasına gitmek zorunda kalmışlar, burada iken ailenin bir kısmı ayrılmış, geri kalanlar Ertuğrul Bey liderliğinde Ankara-Karacadağ yoluyla Söğüd’e gelmişlerdir. Osmanlı kaynaklarının belirttiği bu coğrafi güzergâh İbn Bibi’nin uzun uzadıya naklettiği Harezmli gurupların Selçuklular’a sığınma hadisesine ve onlara yerleşmek üzere gösterilen yerlerle büyük benzerlik arzeder. Ancak bunları Osmanlılar’ın atalarıyla irtibatlandırmaya yarayacak başka ipuçları yoktur. Nitekim Osmanlı kaynaklarının bu macerada ilk zikrettikleri şahıs, Süleyman Şah’tır, onun aktarılan hikayesinin sonradan kroniklere sokulduğu anlaşılmaktadır.15 Aşıkpaşazade, Anonim Tevârih-i Al-i Osmanlar, Oruç Bey tarihleri Süleyman Şah hikayesini ön plana alırlarken, ilk Osmanlı kaynağı olan Ahmedi, Sultan Alaeddin ve Gündüz Alp’i esas alır, ancak onların nereden geldiklerini belirtmez. Enveri, hanedanın atalarından Şah Melik adlı birini Urfa’dan yola çıkarır ve Sultanönü’ne getirir. Şükrullah ise Osmanlılar’ın Selçuklu soyu ile birlikte Anadolu’ya geldiği iddiasındadır ve onları Karacadağ’a yerleştirir. Karamani Mehmed Paşa Ahlat’ı temel alarak bunların önderleri olan Kayık Alp’den bahseder ve yine Ankara-Karacadağ’a geldiklerini belirtir. Süleyman Şah’ı bir tarafa bırakırsak kaynakların üzerinde birleştikleri şahsiyetler, Gök Alp, Gündüz Alp, Ertuğrul, Sungur Tekin, Göndoğdu, Sarıyatı ve Osman Bey’dir.16 Bunlardan çıkarılabilecek sonuç ise, diğer bazı maddi kaynakların delaletiyle, Gündüz Alp-Ertuğrul ve Osman Bey silsilesidir. Bunun dışındakiler hakkında herhangi bir şey söylemek şimdilik fazla hayalcilik olur. İlk Osmanlılar’dan tesbit edilebilen ve üzerlerinde belirli bir mutabakat oluşan bu üç sima, aynı zamanda üç nesli işaret eder ve en azında aileyi 1220’li yıllara kadar uzatır. Bunun dışında kroniklerde yer alan secereler oldukça güvensizdir.

Osmanlı kaynaklarının menkıbevi bilgileri daha çok Osman Bey’in şahsında toplanmış gözükmektedir. Onun babası Ertuğrul ve kardeşleriyle olan ilişkileri, gazanın lideri vasfını kazanışı, Şeyh Edebali ile olan bağı epik bir tarzda anlatılır. Bunlar yapılırken araya türlü efsaneler eklenir, devletin teşekkülü idealize edilir. Ancak Osman Bey’in adını veren tek çağdaş eser, bir Bizans kroniğidir. Burada da onun adı dışında ataları hakında hiç bir bilgi yer almaz. Bu kaynak, Osman Bey’in tarihi bir şahsiyet olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar. Onun babasının adının Ertuğrul olduğu yolundaki bilgi ise Osman Bey’e ait olduğu tesbit edilen bir sikkeye dayanır. 17 Öte yandan yine Osman Bey’e ait olup çizimleriyle ortalıkta dolaşan bir başka parada sadece onun değil hem babası Ertuğrul hem de büyükbabası Gündüz Alp’ın adı yer almaktadır. Ancak sadece bu sonuncu para değil, ilki hakkında da şüpheler tamamıyla zail olmamıştır.18

Osman Bey’in tarihi bir şahsiyet olarak Kayı boyuna mensup olduğunda Osmanlı kaynakları ittifak etmektedir. Yine bazı araştırıcılar böyle bir irtibatın sonradan uydurulmuş olduğu görüşündedirler.19 Bununla beraber Kayı ananesi XV. yüzyılda Osmanlı hanedanı tarafından resmi bir kabul görmüştür. Öte yandan XV. ve XVI. asra ait tahrir defterlerine yansıyan bilgiler, Osmanlıların çekirdek coğrafyasında Kayılar’ın açık izlerini gösterir. Bu bölgede Çepni, Bayat, Eymir, Kayılar vardır, bunların adları köy ismi olarak bugüne kadar da ulaşmıştır. Keza İbn Bibi, Aksarayi gibi Selçuklu kaynakları bu coğrafyadaki uç Türkmenlerine çok sık atıf yaparlar. Öte yandan Osmanlılar’ın Kayı boyuna mensup gösterilmeleri dönemi için pek cazip bir durum değildir. Eğer söz konusu kaynaklar, Osmanlı hanedanının meşruiyeti için onlara bir boy uydurmak gayretini taşısalardı, adı sanı pek duyulmayan Kayı yerine daha faal ve önde gelen diğer boyları tercih ederlerdi. Bu bakımdan Kayı lafzının öne çıkarılması tarihi bir realiteden kaynaklanmış olabilir, fakat onun “beylik kurma üstünlüğünü” haiz olduğu iddiasının sonradan ortaya konulduğu sarihtir.20

Her ne olursa olsun Osman Bey’in ilk teşkilatının Türkmen boy sisteminin bir yansıması olduğu açıktır. Nitekim parçalara ayrılan boyların “bölük” denilen savaşcı guruplar oluşturduğu ve her bölüğün idarecisinin adıyla anılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Bu husus eski Türkmen yerleşmelerinin olduğu bölgelerin tahrir kayıtlarında bile eski sistemin bir parçası olarak yer almıştır. Defterlerde Türkmen boyları çoğu defa idarecilerinin adlarıyla kayd edilmiştir. Vergi amaçlı bu parçalanmanın aslında bazı yerlerde tarihi bir yapılanmadan ortaya çıktığı söylenebilir. Mesela, Bolu, Orta Anadolu, Doğu Karadeniz, Muğla kesimlerine ait defterlerde sık rastlanan divan, bölük, tir gibi adlandırmalar aslında askeri teşkilatın birer yansımasıdır ve defterlerin tutuldukları dönemler için hiç bir anlam ifade etmemektedir. Osman Bey’in de bu gibi savaşcı bölüklerden oluşan toplulukta ön plana çıktığı, Pachimeres’in onun adını vermesinden anlaşılmaktadır. Bu durum Osman Bey’in giderek kendi aşireti içinde güçlenmesi, Bizans ile mücadelesi sonucu şöhretinin her tarafa yayılması ve müstakbel bir beylik kurma sürecini başlatmasıyla ilgilidir. Onun liderliğinde cemiyet sisteminde ve yapısında önemli değişiklikler olmuş, zamanla uç bölgesinin biraz dağınık ve karışık yapısına çeki düzen verilerek bir beylik-devlet haline dönüşecek temel hiyerarşik unsurlar oluşmuş, siyasi hakimiyetin doğuşu gerçekleşmiştir.

Osmanlı beyliğinin diğer Türkmen beylikleri gibi ortaya çıkışında, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Anadolusu ile Bizans Anadolusu’ndaki siyasi gelişmelerin önemli rolü olduğu açıktır. Osmanlılar’ın Eskişehir’den Bursa hattına kadar uzanan ve biraz kuzey yönüne kayan sahada faaliyet göstermeye başlaması Osmanlı kaynaklarında daha ziyade Selçuklu Sultanı Alaeddin ile Ertuğrul, yahut Osman’ın bu bölgedeki müşterek askeri harekatıyla irtibatlandırılır. Bu kaynaklarda anlatılanları tarihi olarak kıyaslamaya yarayacak muasır kaynaklarda herhangi bir açık ibare bulunmamaktadır. Ancak Osmanlı kaynakları Osmanlılar’ın faaliyetlerini karıştırmalar ve kulaktan dolma bilgilerle bu dönemin siyasi ortamına yerleştirmeye itina göstermişlerdir. Mesela çok ehemmiyet verilen Karacahisar’ın fethi Osmanlı tarihlerinde devletin ortaya çıkışının ve Selçuklu Sultanı ile irtibatın temeli, dönüm noktası olarak ele alınır. Fakat dönemin Selçuklu kaynakları bu konuda tamamıyla sessizdir. Bu bakımdan Selçuklu ve Bizans kaynaklarının XIII. yüzyıl Anadolusu için anlattıklarına dönmek, adı geçmese de aynı zamanda Osmanlılar’ın da teşekkülüne yol açacak siyasi ortamı ve çerçeveyi anlamak bakımından gereklidir.

3. Anadolu’da Siyasi Ortam ve Osmanlı Beyliği

XIII. yüzyılın ikinci yarısında özellikle 1243’teki Kösedağ savaşından sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin vesayet altına girmeye başlaması, siyasi ve sosyal yapıda birtakım değişmeleri de beraberinde getirdi. 1256’da Baycu Noyan idaresindeki Moğol kuvvetleri Konya’yı tazyik etti. II. Keykâvus ordularının mağlubiyete uğraması üzerine İznik imparatoruna sığındı. Baycu’nun dönüşünden sonra geniş ölçüde destek aldığı Denizli Türkmenleriyle birlikte Konya’ya geldi (1257). Sonra ülkeyi kardeşi Kılıçaslan ile ikiye bölüp paylaştı. Bu durum batıdaki uç bölgesi açısından yeni gelişmelerin zeminini hazırladı. Keykâvus kardeşiyle anlaşmazlığa düşünce mücadele yaniden başladı. Ona tabi Sivrihisar yöresindeki Türkmenler’den asker toplayan Ali Bahadır, Konya üzerine yürüdü, fakat yenildi ve uç Türkmenlerine sığındı. Keykâvus ise kaçarak İstanbul’a geldi, oradan da 1278’de Kırım’a yollandı. Keykâvus İstanbul’da iken Ali Bahadır da onun yanına gitmiş, ona bağlı uç Türkmenleri ise Bizans sınırında toplanmışlardı. Fakat Ali Bahadır’ın bir suikast planladığı anlaşılınca kendisi öldürüldü. İznik dolayına gelen Türkmenlerin bir kısmı sınır boylarında kaldı, bir bölümü Rumeli’ye geçirildi.21

Moğollar’ın giderek artan baskıları, onların hükmü altındaki Selçuklu sultanları ve Türkmenler arasında tepkiyle karşılanmaktaydı. Moğollar 1284’te Sultan Mesud’u tahta çıkardılar. Buna muhalif olan Karaman ve Eşrefoğlu kuvvetleri Konya’yı alıp Keyhusrev’in iki oğlunu tahtta oturttular. Fakat bunlara karşı İlhanlı Argun Han’ın oğlu Keyhatu büyük bir güçle Anadolu’ya geldi. Sultan Mesud yanında olduğu halde Konya’ya girdi. 1288’de Germiyanlılar da dahil uç Türkmenleri Sultan Mesud’a itaat arzetmek zorunda kaldılar. Bu arada Germiyan ve uç Türkleri dağıtıldı ve iyice batı sınırlarına doğru itildi. Batı ucunda Germiyan’a bağlı sınır beyleri giderek bulundukları bölgede kontrolü ellerine geçirdiler. Aydın, Saruhan, Karesi ortaya çıktı, daha aşağıda sahil beyi Menteşe çok önemli bir beylik kurdu. Kuzeybatı Anadolu’da ise Kastamonu beylerine tabi akıncı beyler uç kesimlerde faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. 1291-1292’de Keyhatu uç Türkmenlerine karşı bir harekat düzenledi. 1298’de Anadolu’daki Moğollar’ın yeni kumandanı Bayıncar, III. Alaeddin Keykubad’ı tahta çıkardı. Bu durumu kabullenmeyen diğer Moğol kumandanı Sülemiş isyan etti (1299). Bu isyan üzerine uç bölgesindeki İlhanlı kontrolü çok zayıfladı. Sülemiş’in isyanı İlhanlılar’ı oldukca uğraştırdı.22 1299-1301 yıllarında hem Osman Bey hem de diğer uç beyleri özellikle Bizans sınırlarında akınlarını daha da sıklaştırdılar. İşte bütün bu gelişmeler Osmanlı tarihlerinde Osmanlı temelinde ele alınmış gözükmektedir.

Öte yandan çağdaş Bizans kaynakları, Bizans’ın doğusundaki sınır boyunda görülen hareketlenmeler ile ilgili ayrıntılı bilgiler verir. Bu bilgiler Osmanlılar’ın çekirdek coğrafyasını da ilgilendirir. Dönemin müşahidi olarak Pachimeres Bizans’ın Anadolu sınırındaki gelişmeleri biraz karışık da olsa tafsil eder. Onun bu tasviri ilk Osmanlı coğrafyasını kabaca zihinlerde canlandırmaya yardımcı olmaktadır. 1250’den itibaren Paflagonya-Kastamonu dağları Türkmen boylarıyla dolmuştur. İmparator VIII. Mikael’in 1260’lı yıllardan itibaren takip ettiği askeri güç oluşturma yolundaki gayretlerinin tepkiyle karşılanması, sınır boylarındaki savunma zincirini zayıflatır. Savunma hattı çöker, fazla vergi talebleri de Paflagonya köylülerinin Türklere dönmelerine ve onlara lojistik destek sağlamalarına yol açar. Mikael 1281-1282’de tahkimatı arttırırsa da bir süre sonra bu da bir işe yaramaz.23 Türkmenlerin yoğun faaliyetleri üzerine Mikael’in oğlu Andronikos ancak 1290’da Bursa tarafına geçer. Bursa, İznik, Ulubat gibi kasabaların savunma düzenini gözden geçirirse de bu faaliyet etkisiz kalır, özellikle Sakarya savunma zinciri çökmektedir.

Bu anlatılanlar Osman Bey’in bu vasattan istifade ettiğini gösterir. Nitekim Osmanlılar’ın hedeflediği bölge olan Bitinya hakkında detaylı bilgiler veren ve eseri 1307’de son bulan Pachimeres’in Çobanoğulları’na dair haberleri, Osman Bey’in onlarla olan birlikteliğiyle irtibatlandırılmıştır. Pachimeres’den hareketle Çobanoğlu Muzafferiddin Yavlak Arslan’ın öldürülmesinden sonra (1291-1292) onun yerine geçen oğlu Mahmud’un Bizans sınırındaki akın faaliyetini kardeşi Ali’ye bıraktığı, onun da daha sonra Bizans ile anlaştığı ve yerini Osman’ın aldığı üzerinde durulur. Pachimeres’te Ali’nin Osman ile bağına değinilmediği halde bu bilgiler Osman Bey’in Kastamonu emirine bağlı olarak faaliyet gösterdiği ve Ali’den sonra uçta liderliği eline aldığı ve başına topladığı Paflagonya’dan gelen Türkmenlerle sert bir gaza faaliyetine giriştiği yorumu yapılır.24 Aslında Pachimeres burada Osman ile Ali’nin faaliyetlerini karşılaştıran bir ifade kullanmıştır ve Osman’ın adını ilk zikrettiği hadise bir Bizans kuvvetini mağlubiyete uğrattığı Bafeus savaşı dolayısıyladır. Osman’ın adını da “Atman” olarak yazar.25 Bazı araştırıcılar bunun bir ad olmaktan ziyade bir unvan olabileceğini ileri sürmüşler, hatta onun Altınorda sahasında meydana gelen karışıklıklar sonucu Bitinya yöresine gelmiş bir topluluğun liderlerinden biri olup adının da bu liderlikten gelen unvana yani “ataman”a dayandığı, dolayısıyla onun Bitinyalı “atamanlar”dan biri olabileceği dahi belirtilmiştir.26

Bütün bu varsayımlar dışında doğrudan muasır kaynağa yani Pachimeres’e dayalı kesin bilgi, Osman Bey’in Mouzolon komutasındaki bir Bizans ordusunu 1301 veya 1302’de Bafeus denilen yerde mağlubiyete uğratmasıdır. Böylece Osman Bey bir askeri lider, tarihi bir şahsiyet olarak kaynaklarda ortaya çıkmış oluyordu. Bizanslılar Türkler’e karşı harekete geçmek için asker bulmakta çok zorlandığı bir devrede, 1302 yılı başında Moğollar’ın önünden Tuna’dan aşağı kaçan ve aileleriyle birlikte sayıları 15.000’i bulan Alan guruplarından istifade etmek ve onları Batı Anadolu’da Türklere karşı savaşmak için kullanmak istediler. 1302 baharında İmparatorun oğlu IX. Mikael’in Manisa bölgesinde Türklerle yaptığı mücadeleye katılan Alanlar, daha sonra 1302 Temmuzunda Sakarya ırmağı boyunda uzanan sınırın savunmasına yardım etmek üzere görevlendirildiler ve bu bölgede muhtemelen Osman Bey’in de dahil bulunduğu Türkler tarafından geri püskürtüldüler. Bunların başında bulunan Mouzolon ailesine mensup kumandan “Nikomedia” yakınlarında Bafeus’ta 27 Temmuzda Osman Bey’in kuvvetleri karşısında yenilgiye uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı. Artçı Alanlar ordunun geri çekilip Nikomedia hisarına kapanmasına yardımcı oldular. Osman’ın idaresindeki kuvvetler İznik’ten Bursa’ya kadar Bitinya’yı alt üst etmişler, İzmit, İznik, Bursa ve diğer surlu kasabaların birbiriyle irtibatını kesmişlerdi. Bu ilk akınlarda Türkler bu bölgeye yerleşmiş değillerdi, akınlar sırasında bölgedeki köyler boşalmış, müstahkem hisarlar ayakta kalmış, kaçanlar ya bu hisarlara ya da İstanbul’a yönelmişlerdi.

Bizans kroniğindeki bu bilgiler, Osman Bey’in gücünün mahiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Aslında Osman Bey’in İznik ve Bursa’yı esas hedef aldığı 1310’lu yılların başlarına kadar bulunduğu Bitinya bölgesinin ve Sakarya ırmağı civarının sakinleri tamamıyla kaçmış değillerdi. Bu bölgenin sakinlerinin etnik, dini ve sosyal yapılarının mahiyeti yeni bir beylik tabanının teşkilinde etkili olmuştur denilebilir. Hem geç Osmanlı hem de erken Bizans kaynakları birlikte değerlendirildiğinde Bitinya bölgesinin tamamıyla terk olunmadığı anlaşılır. XV. asra ait Osmanlı tahrir kayıtlarına yansıyan izler, Bitinya bölgesinin daha aşağılarında, Karesi’den Menteşe’ye kadar tam bir kaosun yaşandığını, buna mukabil Bursa yöresinde Hıristiyan Ortodoks ancak etnik menşei tartışmalı köylülerin çeşitli ad ve namlarla -bazıları Türkçe adlarıyla- varlıklarını sürdürdüklerini gösterir.27 Bölgedeki savaşcı Alanlar’ın da Osmanlı safına geçmiş oldukları bilinmektedir. Böylece Osman Bey’in dayandığı mütecanis olmayan savaşcı guruplar, onun henüz belirginleşen siyasi kimliğinin ortaya çıkışında rol oynamıştır. Ayrıca Pachimeres’in Osman Bey’in Meander (Menderes) Türkmenlerinden destek aldığını kaydetmesi ilginçtir.28 Coğrafi uzaklık bu bilginini doğruluğunu gölgelemektedir. Bununla birlikte Kayı boyunun yayılış sahası böyle bir irtibatın mümkün olabileceği hususunda ipucu sağlar.29 Bütün bunlar özellikle Bafeus savaşı sonrası Osman Bey’in Türkmen beylikler dünyasında önemli bir şahsiyet olarak sivrilmesinin göstergesidir.30

Bafeus savaşı sonrası Osmanlı beyliğinin bir siyasi teşekkül haline geldiği genel olarak kabul edilmektedir. Osman Bey civarındaki Bizanslı feodal beylerle amansız bir mücadeleye girmek yerine onlarla genellikle iyi geçinip bölgedeki durumunu kuvvetlendirdi. Osman Bey’in bölgedeki bu beylerle ilişkisi konusunda Bizans kaynaklarında herhangi bir bilgi yoktur. Osmanlı kaynakları ise bu konuda epik hikayelere bolca yer verir. Bunlardan çıkarılacak sonuç, Eskişehir’den Bursa ve İznik’e kadar olan havalide bir çok küçük kalenin Osmanlı idaresi altına alındığıdır. Nitekim Bafeus’un hemen ardından Osman Bey, Melangeia’yı (Yenişehir?) ele geçirdi ve hareket üssü yaptı.31 İznik’i tehdit ederek burayı sürekli abluka içinde tuttu. Bu arada da adları Osmanlı kaynaklarında zikredilen irili ufaklı kaleleri ele geçirdi. İznik ablukası dışında Osman Bey’in faaliyetleri ile ilgili olarak Bizans kaynaklarına dayalı bilgiler 1307’ye kadar yoktur. Bu arada Bizanslılar ağırlığı Batı Anadolu’ya kaydırmışlardı. Bizanslılar parayla tuttukları Katalanlı askerlerle Türkmenlerin faaaliyetini önlemeye çalıştılar. Bunlar başlangıçta etkili olup Türkmen saldırılarını engelledilerse de daha sonra Bizansla anlaşmazlığa düşüp bölgeden çekildiler (1304). Onların çekilmesinden sonra Osman Bey İznik-Bursa üzerindeki baskıyı artırdı.

Nitekim imparator 1305 baharında İlhanlı Olcayto’ya daha önce Gazan Han’a yaptığı teklife benzer şekilde, gayri meşru kızını eş olarak verme ve Türklere karşı ittifak kurma isteğini iletti. İlhanlılar’dan yeteri kadar asker gönderileceği vaadini aldı ve kız kardeşi Maria’yı İznik’e gönderip şehir halkının Osman Bey’e karşı direnişlerini desteklemeye, canlandırmaya çalıştı. Fakat Moğollar’ın geliş haberleri Osman Bey’in faaliyetlerine daha da hız vermesiyle sonuçlandı. Nitekim 1307’de Trikokkia (Karahisar) kalesini alıp İznik-İzmit bağlantısını tamamen kesmişti. Pachimeres bu yılın sonlarında Moğol ordusunun Bitinya’ya gelip bir çok yeri kurtardığını aktarır.32 Pachimeres’in bu bilgisinin doğru mu yoksa bir temenniden mi ibaret olduğu belirsizdir. Fakat doğru bile olsa, Osman Bey’in daha sonra süratle bölgeyi ele geçirdiği söylenebilir. 1321’de patlak veren iç savaşa kadar Avrupa’da uğraşan Bizanslılar, Osman Bey ile ilgilenemediler. Ancak 1307’den 1326’da Bursa’nın fethine kadar geçen süre zarfında Osman Bey’in ve oğlu Orhan’ın faaliyetleri hakkında muasır bir kaynak mevcut değildir. Osmanlı kaynaklarından anlaşıldığına göre Osman Bey Sakarya’dan Boğaz’a ve kuzeyde Karadeniz kıyısına kadar çok geniş bir bölgenin kontrolünü ele geçirmişti.

Âşıkpaşazade’nin tarihinin içinde yer alan ve ilk dönemlere ait en önemli kaynak olan Yahşi Fakih Menakıbnamesi, Osman Bey’in bölgedeki faaliyetleri hakkında nisbeten ayrıntılı bilgiler verir. Buna göre Osman Bey Yenişehir’i aldıktan sonra İnegöl’e hucum eder. Buradaki küçük bir hisar olan Kulaca’yı fetheder. Ardından Sakarya’nın doğusunda Mudurnu’ya akınlar yapar, sonra İzmit’e yakın bölgelere ulaşır. Bilecik ve İnegöl’ü ele geçirir. Bursa tekfuru Osman Bey’in akınlarını durdurmak için dört komşu şehrin Atranos, Kestel, Kite ve Bednos’un tekfurlarıyla ittifak yapar. Bu seferberlik Dinboz bozgunuyla son bulur. Yahşi Fakih’e göre Osmanlılar bundan sonra Bursa’nın fethine girişirlerse de burayı alamayınca abluka siyaseti izler. Hatta Pachimeres 1304’te şehrin Türklere yıllık bir haraç verdiğini belirtir. Bu arada Türkler Sakarya boyunda Lefke, Mekece, Geyve, Karaçepiş, Karatekin gibi hisarları almıştır. Sonra İznik ablukası başlar.33 Bu bilgilerin ayrıntıları hakkında başka bir kaynağa dayalı teyid yapılamamakla birlikte Bizans kaynakları bölgedeki Türklerle savaşmak için görevlendirilmiş olan idarecilerden söz eder. Mesela Bafeus savaşının mağlubu Mouzolon, 1303’te Kite’ye gönderilen ve yolda 5000 Türk tarafından yenilgiye uğratılan Siouros, 1305’te Ulubad’a yerleşen Makrenos, 1303-1306’da Achyraous’da faaliyet gösteren Marules, 1306’da Kocaeli yarımadasında büyük bir sınır kuvvetinin komutanı olan Kassianos, 1311-1315’lerde doğu eyaletlerine sevkedilen Mikael Atzimes. Buna karşı Yahşi Fakih bölgedeki tekfurları çok farklı adlarla anar.

Bu şekilde Bursa, İzmit, İznik gibi şehirler adeta bir ada gibi geride kalmış oldu. Osman Bey’in 1324’te vefatı, oğlu Orhan’nın iki sene sonra Bursa’nın fethiyle Osmanlı beyliğinin teşekkül aşaması tamamlanmış oldu. Osmanlı beyliği bulunduğu bölgede siyasi istikrarı temin etme yolunda kuvvetli adımlar attı.

1321’de başlayıp yedi yıl süren iç savaş Bizans’ı oldukça hırpalamış, bu arada Osman Bey’in yerine geçen oğlu Orhan Bey bir aydır sıkı bir şekilde kuşattığı Bursa’yı 6 Nisan 1326’da ele geçirmişti. Ertesi yıl Mayıs ayında Ulubat surlarının depremle harap olması sonunda burası da düştü. Bu durum Bitinya’da ancak şehirlerle sınırlı hakimiyetin sonu anlamına geliyordu. Bursa’nın alınışından sonra bölgedeki en önemli merkez olan İznik’in ablukasına hız verildi. III. Andronikos İznik’in ve İzmit’in hedef haline gelmesi üzerine topladığı bir orduyla İzmit körfezi boyunca ilerledi ve Pelekanon denilen yere geldi. Orhan Bey 8000 savaşcı ile onu kıyıya inan yamaçlarda beklemekteydi. 10 Haziran 1329’da çatışma başladı, sert Osmanlı hucumları sırasında Bizans ordusu zayiat verdi ve imparator da dizinden yaralandı.

Türkler geri çekilen kuvvetlerle 11 Haziranda Filokrene’de yeniden çatıştı, imparator güçlükle gemiye binip İstanbul’a yelken açtı.34 Bu savaş eski ihtişamından çok şey kaybetmiş olmakla birlikte bir Doğu Roma imparatoru ile basit bir Türkmen beyi olarak görülen Orhan Bey’in doğrudan doğruya karşı karşıya geldikleri ilk muharebe idi. Bu mücadele Osmanlılara İznik ve İzmit yolunu açarken, Orhan Bey’e de gerek tebaası gerekse diğer Türkmen beyleri arasında büyük şöhret kazandırmış olmalıdır. Nitekim 2 Mart 1331’de İznik alındıktan sonra imparator bu durumu kabullenip 1333’te Orhan ile bir anlaşma yapmış, Bitinya bölgesinde elinde kalmış bir kaç şehir için harac ödemeyi kabul etmiştir. Daha sonra da 1337’de İzmit alınarak bütün Kocaeli bölgesine hakim olunmuştu. Böylece Osmanlı beyliği çok iyi tanınan ve bilinen bir siyasi teşekkül olarak ön plana çıkıp varlığını iyice perçinlemiş oluyordu.

4. Anadolu Beylikler Dünyasında Osmanlılar

İlk yıllarda Bizans hududunda daha çok Bizanslılar ile olan mücadelesiyle bulunduğu yerde bir beylik olarak ortaya çıkan Osmanlılar’ın, diğer Türkmen beylikleri arasındaki yeri ayrı bir önemi haizdir. Türkmen dünyasının kendisine has temel özelliklerinden etkilenen ve aslında bu dünyanın bir parçası olan Osmanlılar XIV. yüzyılın ilk yarısında tıpkı diğer beylikler gibi İlhanlı nüfuzunu yakın bir şekilde hissetmekteydi. Onlar da diğerleri gibi belirli dönemlerde İlhanlılar’ın hareketlerini dikkatle takip etmek zorunda kalmışlardı. 1320’li yılların ortalarında Timurtaş’ın sebep olduğu karışıklık, İlhanlıları esaslı bir şekilde sarstı. 1326’da uç beylerini sıkıştıran Timurtaş’ın durumunun kötüleşip ertesi yıl Mısır’a kaçması, bütün diğer uç beyleri gibi Osmanlılar’ı da oldukça rahatlatmıştı.35

Osmanlı beyliğinin ortaya çıktığı coğrafyanın sosyal şartlarının ve dayanılan tabanın özelliklerinin Bizans ile komşu olmanın gerektirdiği tesirler dışında onun iç yerleşik aşiret yapısından çıkan Orta Asya konar göçer Türkmen geleneklerinin, uzun süredir yerleşik bir hayat tarzı içinde bulunan ve yeni topraklara ihtiyaç duyan kesimlerin, manevi alt yapıyı derinden etkileyen tarikat ehlinin bir terkip oluşturmada önemli rolleri olmuştur.36 Aslında XIII. yüzyıl sonlarında Batı Anadolu’da ortaya çıkan Türkmen beyliklerinin durumu bu bakımlardan birbirlerinden çok farklı değildi. Her ne kadar bunlar ayrı siyasi teşekküller olsa da anlayış, kültürel alt yapı, insan unsuru bakımından aynı dünyanın temsilcisiydiler, yani taban itibarıyla aynı inanış manzumesinin hakim olduğu bir manevi birlik özelliği gösteriyorlardı. Osman Bey’in bir siyasi oluşumun lideri haline gelişinden Orhan Bey’in Bursa’yı alışına kadar geçen süre içinde ilk ilişkilerin yakın çevredeki Çobanoğulları, Bolu yöresindeki Umurlu beyliği, Germiyanoğulları ve Karesi beyliği ile olduğu söylenebilir. Orhan Bey’in Bursa’yı alışından sonra bir taraftan Marmara sahillerine bir taraftan Gelibolu yarımadasına ulaşma yolunda, diğer taraftan da yakın bölgelerdeki Türkmen beyliklerine yönelik yeni bir siyasi anlayışın yeşerdiği anlaşılmaktadır.



Osmanlılar Bizans hududunda iken diğer Türkmen beyliklerinden bazıları iç bölgelerde kalmış, sahil beylikleri ise daha çok denize müteveccih bir “gaza” faaliyeti sürdürmeye başlamıştı. Özellikle Saruhan, Aydın, Menteşe ve Karesi beylikleri denize ve adalara sık sık akınlarda bulunuyorlardı ve bunların yağma, ganimet amaçlı seferleri dönemin muasır kaynaklarında kutsal bir çerçevede “gaza” formülasyonu ile nitelendiriyor, beyleri “gazi” lafzıyla anılıyordu.37 Osmanlılar önceleri basit şekillerde bilinen bu ideolojiyi muhtemelen bu söz konusu beylikler kanalıyla benimsemiş ve kendilerine göre formel, yüksek İslami anlayışın dışında, farklı açıdan yorumlamışlardı.38 İlk Osmanlı tarih yazarlarından Ahmedi bu formülasyonu yüksek İslami kalıplar çerçevesinde yeni baştan tanımlamıştır.39 Bu anlayış yine de katı bir sürekli savaş değil, daha yumuşak bir tarzda Osmanlı idaresine meylettirmekle, yani “istimalet” denilen bir uygulamayla kendisini gösterdi.

Osmanlılar’ın ilk yıllarında Kastamonu ve Germiyan beyleri ile olan bağlar dışında ilk münasebetlerin Karesi beyliği ile olduğu görülür. Kaynaklardan elde edilen belli belirsiz bilgiler, Osmanlılar’ın Germiyanoğulları’nın baskı ve güçlerine karşı halkı koruma iddiasıyla ortaya çıktıklarına işaret eder. Bizans’a karşı yapılan mücadele ve özellikle 1330’lu yıllarda Orhan Bey’in kazandığı şöhret, komşu beyliklerin alt yapılarının kazanılmasında etkili olmuştur denilebilir. Aynı bölgede bulunan Karesioğulları ile Osmanlılar iki rakip beylik olarak sivrildiler. Karesi-Osmanlı rekabeti, ilginç bir şekilde iki beyliğin birbiriyle bütünleşmesini sağladı. Kaynaklar Balıkesir merkezli Bergama’ya ve Ege denizine ulaşan bir coğrafyada yer alan Karesi ili’nin ilhakını, beyinin ölümü üzerine beyliğin ikiye parçalanmasına, hanedan mensuplarının bir mücadele içine girmeleri ve bu mücadeleden Osmanlılar’ın yararlanmasına bağlarlar. Kesin olan husus 1345-1346’da Karesi ili’nin tamamıyla Osmanlı idaresi altına girdiğidir.40 337’de İzmit’in alınışından sonra Karesi ili’nin Osmanlılar nezdinde önem kazandığı ve Rumeli’ye geçişte onlara hareket kolaylığı sağladığı açıktır. Osmanlılar Karesi ümerasının denizcilik tecrübesinden de istifade ettiler. Karesi’nin ilhakı ve ardından Rumeli’ye geçişe kadar Osmanlılar’ın komşu Türkmen beylikleriyle olan münasebetleri, belirli bir mutabakat zemini içindeydi. Bunda Anadolu’daki mevcut statüye dikkat eden İlhanlılar’ın etkisi hesaba katılmalıdır. 1349-1350’li yıllara ait bir İlhanlı vergi listesinde Batı Anadolu’daki beylikler içinde Osmanlılar’ın, Candaroğulları’nın, Aydınoğulları’nın, Hamid ve Denizli beylerinin adı geçer, Karesi, Saruhan ve Menteşe’den söz edilmez.41 Karesi’nin Osmanlı kontrolünde olduğu bu listedeki bilgilerden çıkarılabilir. Ancak bu liste o sıralarda hayli gevşemiş de olsa İlhanlılar’ın beylikler üzerindeki gölgesini ortaya koyması bakımından önemlidir.

1330’lu yılların başında İbn Battuta bizzat ziyaret ettiği Anadolu beylikleri hakkında bilgi verirken Orhan Bey’i Türkmen beylerinin ulusu olarak anar, sürekli hareket halinde olan kuvvetli bir askeri gücünün olduğunu bildirir.42 Diğer beyliklerle olan münasebetleri hakkında bir şey söylemez. Ancak bir beylikten diğer beyliğe geçerken herhangi bir problemle karşılaşmamıştır. Bu da Batı Anadolu’nun geniş Türkmen tabanının siyasi bölünmüşlüğünün çok önemli olmadığını gösterse gerektir. Daha sonra diğer bir kaynak olan Ömerî’nin sözlü ravilerinden olan Sivrihisarlı Haydar, Karaman ve Osmanlılar’ın “kâfire karşı” savaşmak ile şöhret kazandıklarını, diğer rivayetçi Ceneveli Balaban ise Orhan Bey’in komşuları ile sulh içinde yaşadığını belirtir. Beylikler içinde Germiyanoğulları oldukça saygın bir konumdadır. Orhan’ın tebaası ise “fena” kişilerdir.43 Bu sonuncu ifade muhtemelen Orhan Bey’in tebaasının gayri mütecanis topluluklardan oluşmasından kaynaklanmıştır. Ayrıca bunun bir karşı propoganda olma ihtimali de hesaba katılmalıdır. Orhan Bey’in Aydın, Saruhan gibi denizci beyliklerle ilişkileri konusunda Osmanlı kaynaklarında hiç bir bilgi bulunmaz. Ancak Bizans’ın içinde bulunduğu ortam, yapılan ittifaklar bu üç beyliği birbirine siyaseten de oldukça yakınlaştırmış gözükmektedir. Daha 1329’da III. Andronikos o sırada İznik ve İzmit’i tehdid eden Orhan Bey’e karşı Saruhan ve Aydınoğulları ile ittifak yapmıştı. Fakat bu iki beyliği ittifaka iten sebepler Osmanlılar değildi. Bizans’ın bu müttefiklerinin amaçları ve beklentileri farklıydı. Nitekim Aydın ve Saruhan güçleri 1331’de Gelibolu üzerine bir sefer düzenlemişler, ertesi yıl Eğriboz ve Semadirek’i yağmalamışlardı. Bu sırada da Osmanlılar yukarıda temas edildiği gibi İznik’i almışlardı. Öte yandan III. Andronikos’un ölümünün ardından onun vasisi sıfatıyla idareye el koymaya çalışan Kantakuzenos’un giriştiği taht kavgasında başlıca müttefikleri Aydın, Saruhan ve Osmanlı beylikleriydi. Kraliçe Anna ile Kantakuzenos arasındaki çekişme dolayısıyla bu üçlü ittifakın 1346’da Trakya’da birlikte harekat düzenledikleri dikkati çeker.44 Orhan bu sırada Kantakuzenos’un kızı Theodora ile evlenmişti. 6000 kişilik Saruhanlı ve Aydın kuvvetleri İmparatoriçe Anna’nın yanında iken saf değiştirmişler ve eski müttefikleri Kantakuzenos’un yanında yer almışlardı. Böylece bir bakıma Osmanlılar’ın Rumeli macerası da başlamış oldu. 1350’li yıllardan itibaren Osmanlılar bir taraftan Bursa-İznik merkezli olarak güneye Batı Anadolu yönüne, diğer taraftan Kastamonu bölgesine ve Bolu istikametinde Ankara’ya uzanan kesimde önemli bir alanı nüfuzu altında bulunduran bir beylik olarak ön plana çıkmıştı. En doğuda Ankara’ya daha Orhan Bey döneminde oldukça erken bir tarihte uzanılmış olması (1354),45 Orta Anadolu’ya yönelik Osmanlı hedefinin ilk önemli müjdecisidir.

5. Osmanlılar’ın Yeni Hayat Sahası Avrupa Yakasına Geçiş

Osmanlı tarihinin dönüm noktasını Rumeli yakasına geçiş ve burada tutunma teşkil eder. Orhan Bey’in saltanatının son yıllarında Osmanlılar’ın Gelibolu yarımadasında, ileride Trakya’ya kadar uzanacak bir köprü başı tutmayı başarmaları o dönem için hiç kimsenin düşünemeyeceği gelişmelerin başlangıcını oluşturmuştur. Kocaeli bölgesinin alınışı, Karesioğulları’nın ilhakı ve bu yıllarda Bizans’taki iç savaş ortamı, Osmanlılar’a Rumeli yakasına geçiş için önemli bir fırsat sağladı. Osmanlılar’ın yeni hedefleri olarak bu topraklar, onlara diğer beylikler içinde müstesna bir yer temin ettiği gibi. imparatorluk yolunu da açtı. Daha önce Ege adaları ve Trakya’ya defalarca geçen Aydın ve Saruhanoğulları’nın bulundukları yerlerin Ege denizinin kuzeyindeki ve batısındaki topraklara olan uzaklığı, ulaşım ve destek problemlerini beraberinde getirmiş, ayrıca tabanlarını zayıflatmamak için ulaştıkları bu topraklarda kalıcı bir iskan anlayışı da takip edememişlerdi. Onları, daha sonra Osmanlılar’ın daha farklı şartlar, jeopolitik konum ve uygun siyasi ortam altında başarıyla uyguladıkları iskan ve tutunma hareketine tevessül etmemekle suçlamanın pek yerinde olmadığını söyleyebiliriz. Osmanlılar’ın Rumeli’de tutunmaları, civar beyliklerin ilhakı, onların tabanını yeni iskan sahalarına aktarmaları sayesinde gerçekleştirmiştir. Bütün bunlar Osmanlı idarecilerinin belirli bir bilinçle hareket ettiklerini gösterir. Diğer denizci Türkmen beylikleri ise gaza ve ganimet ideolojisiyle hareket etmeyi pratik olarak kendileri için uygun görmüş ve daha kısa vadeli fikirler peşinde koşmuş olmalıdırlar.

1345-1346’da Karasi beyliğinin tamamıyla Osmanlı idaresi altına girmesi, Edremit körfezi ve Marmara denizinin güneybatı kıyılarına uzanmayı sağlamış ve bu yöre Osmanlılar için yeni bir uç bölgesi haline gelmiştir. Osmanlı gücünün bundan sonra bu yöne aktarılması, Anadolu’daki fiili Balkanlar için bir dönüm noktası teşkil ettiği gibi bir bakıma İstanbul’un fethini de kolaylaştıracak bir adımı oluşturur.50 Burası bir üs haline getirilerek bir taraftan Balkanlar’a, diğer taraftan İstanbul’a yönelik iki cephe ortaya çıkmıştır.

Türklerin Rumeli yakasına geçişleri ve yerleşmeleri sistemli bir şekilde cereyan etti. Anadolu’dan gelen Hacı İlbeyi, Evranosoğulları, Mihaloğulları gibi uç beyleri sınır kesimlerinde faaliyet gösterdiler, yeni uç bölgeleri geliştikce, zaptedilen yeni topraklardan sağlanacak imkanlar Anadolu’daki Türkmenleri ve yerleşik gurupları buraya çekmeye başladı. Osmanlı idaresi de bu göçleri destekledi, bazen zorunlu bazen gönüllü sürgünler51 yapıp buradaki insan gücü açığını kapatmaya çalıştı. Osmanlı fetihleri çoğu defa uzlaştırıcı ve sisteme entegre edici bir anlayışla yayıldı ve kalıcı hale geldi.52 İslam hukukunun kitap ehli gayri müslimlere tanıdığı haklar, Osmanlılar için de belirleyici oldu, uygulamalarda görülen hassasiyet de bu unsurların kolayca itaatini sağladı. Özellikle ağır siyasi belirsizlik içinde bulunan ve baskılarla yıldırılmış olan guruplar, yeni Osmanlı idaresini benimsemekte tereddüt etmediler. Vaktiyle Bursa bölgesinde kuruluş yıllarında uygulanan sistem, burada da kendisini gösterdi. Yani Osmanlılar her önlerine çıkan Hıristiyanı kılıçtan geçirmediler, aksine kendi taraflarına geçmeye ikna edip kır ve şehir kesiminde halkı yerinde tutmaya çalıştılar. Aldıkları haraç onların daha önce Bizanslı idarecilere ödediklerinden fazla değildi. Bundan dolayı Bizanslı ahali idare değişikliğinden çok etkilenmiyordu. Bu durum bazı Hıristiyanların din değiştirmesine de yol açmıştır. Osmanlı hizmetine giren herkes, aynı devletin bir ferdi oluyordu ve farklı bir ayırım görmüyordu. İşte bu gibi uygulamalarla oldukça tecrübe kazanmış olan Osmanlılar bunu Rumeli’ye de aktardılar.

XIV. yüzyılın ikinci yarısında bütün Avrupa’yı ve Balkanları etkileyen büyük veba salgını ile iyice yıpranmış ve nüfusu azalmış olan bölgelerde yaşayanlar, siyasi yapıdaki karışıklıklar dolayısıyla feodal beylerle krallar arasındaki çekişmelerin ortasında kalmış, Ortodoks-Katolik zıtlaşmalarıyla bilirsizlikler içine düşmüşlerdi. Bu ortamda Balkanlar’a çıkan Osmanlılar, bu kitlelere yerleşik bir devlet güvencesi sağlamaktaydı. Osmanlı hakimiyetini kabul etmeyip sert akınlara uğrayan ve tahrib edilen bölgelerdeki dağlara kaçmış halk dahi Osmanlı idaresinin yerleşmesinden sonra oluşan müsait şartları görerek eski yerlerine dönmüşlerdi.53 Ele geçirilen bölgelerde timar sisteminin tatbiki de eskisine nisbetle daha düzenli bir idarenin kuruluşu anlamına geliyordu. Eski yerli beylerin bir kısmı timar sistemi içine alınıp pasifize edildi. Bazı askeri guruplar da adları bile değişmeksizin doğrudan Osmanlı askeri teşkilatı bünyesi içine alındı. Feodal haklar ortadan kaldırıldı, onun yerini timar sisteminin değişken uygulamaları aldı. Köylüler bir nevi vergi toplayıcısı hüviyetini haiz olan ve üzerlerinde hiç bir hukuki hakkı bulunmayan timarlı sipahiye, yahut doğrudan vakıf, mülk yoluyla merkezi idareye mali açıdan bağlı kılındı. Türk köylülerle aynı statüyü -cizye dışında- haiz hale geldiler.

Balkanlar’daki fetihler ilerledikçe arkada kalan bölgelerde kalabalık şehirler yükselmeye, kasabalar oluşmaya, köyler yayılmaya ve ıssız, harap, işlenmememiş topraklar şenlenmeye başladı. Aslında bu Osmanlı askeri, mali idaresi için gerekliydi. Timar sistemi herşeyden önce üretim yapacak insan gücüne bağlı bir özellik gösteriyordu ve verimli Rumeli toprakları için insan gücü açığını kapatmak göçlerin teşvik edilmesine yol açtı. Anadolu’dan Rumeli’ye müteveccih göçler birden olmadı, daha çok XV. ve XVI. asır boyunca aralıklarla sürdü. Türk yerleşmeleri daha çok Trakya, Makedonya, Kuzeybatı Rumeli kesimleriyle, daha öncesinde Türklerin bulunduğu Dobruca ve Varna hattında yoğunlaştı. Bu bölgelerin toponimisinde, Türk dervişlerinin yerleşmede önemli rolleri olduğuna dair işaretlerin bulunması,54 Anadolu’daki yerleşme vetiresinin adeta ikinci bir tekrarının yaşandığını gösterir.

6. Balkanlar’daki Siyasi Gelişmeler (1362-1389)

Orhan Bey döneminde Osmanlılar bir taraftan Bizans ile ittifak içerisinde hareket ederken diğer taraftan Cenevizliler ile de iyi ilişkiler kurmuşlar, 1351’de başlayan Venedik-Ceneviz savaşı sırasında İstanbul’da Pera’daki Cenevizlilerle anlaşma yapmışlardı. Hatta 13 Şubat 1352’de Boğaz’da yapılan savaşta Venedik-Katalan-Bizans donanmasına karşı Cenevizlilerle aynı safta yer almışlardı. Savaş sırasında Galata’dan gelen Ceneviz elçileri Orhan Bey ile anlaşıp gemilerinin Osmanlı limanlarına yanaşmasını sağlamışlardı. 1352 baharında Cenevizliler Türk birliklerini gemileriyle Avrupa yakasına dahi taşımıştı. Yukarıda da belirtildiği gibi Kantakuzenos’a yardım etme amacıyla harekete geçen bu birlikler Edirne’nin güneyinde Sırp-Bulgar müşterek ordusunu mağlubiyete uğratmıştı. Bütün bunlar Osmanlılar’ın Bizans ve Latinler arasında dengeli bir siyaset güttüğüne işaret eder. Bu erken dönemde kazanılan tecrübe, Osmanlı beyliğinin kısa sürede aldığı mesafeyle de kendisini gösterdi. Latin kaynaklarına göre Orhan Bey 1361’de Gelibolu’daki üslerini kullanarak İstanbul’a saldırmıştı.55

Osmanlılar Trakya’da kademe kademe ilerliyorlardı. Edirne’den sonra ikinci büyük merkez olan Dimatoka ve ardından Filibe 1363’te Osmanlı idaresi altına girdi. Bu sonuncu fetihi Lala Şahin Paşa gerçekleştirmiş ve burayı kendine üs yapmıştı. Trakya’da Türkler’in ilerleyişleri sırasında Bizans-Macar ve Sırplar arasındaki münasebetlerde bir çok problem yaşanmaktaydı. Bu ortam Osmanlılara önemli fırsatlar sağladı. Bizans imparatorunun Osmanlılara karşı Batı’dan müttefik bulma çabaları 1366’da kuzenlerinden biri olan Savoie Kontu Amedeo’dan karşılık buldu. Daha önce 1363’te Papa’nın düzenlediği, Macar ve Kıbrıs krallarının da katıldığı İskenderiye’ye yönelik Haçlı seferinin büyük bir başarısızlığa uğramasının ardından Amedeo şimdi yalnız başına doğrudan Türkler’in üzerine bir sefer yapma kararı almıştı. 23 Ağustos 1366’da önemli bir Türk deniz üssü olan Gelibolu’yu ele geçirdi. Bu husus Hırısitiyan dünyasında sevinçle karşılanacak kadar büyük bir başarı olarak görüldü. Amedeo 1367’de burayı Bizans’a verdi. Bu durum Osmanlılar’ıın Balkanlar ile olan bağını kesintiye uğrattıysa da V. Ioannes’in oğlu ve naibi IV. Andronikos I. Murad’ın ısrarlı taleblerine boyun eğerek kaleyi 1376’da yeniden Osmanlılar’a terk edecektir.56

Anadolu ve Balkanlar’da giriştiği faaliyetlerle Osmanlı beyliğini bir devlet haline getiren I. Murad döneminde yeni ihtiyaçlar, askeri sistemin düzenlenmesine ve devlet teşkilatında önemli değişikliklere yol açmış, merkezi bir yapının temelleri atılmıştı. I. Murad özellikle Stefan Duşan’ın kurduğu imparatorluğun dağılmasından sonra feodal beyleri vasallik bağlarıyla kendisine bağlayıp Balkanlar’ın siyasi yapısında önemli değişikliklere sebep oldu. Balkanlar’da üç kol halinde ilerleyiş, bazen birleşik yerli kuvvetlerin direnişi ile karşılaştı, hatta karşı taarruzlarla Osmanlılar zaman zaman savunma durumunda bile kaldılar. Papa’nın, İtalyan devletlerinin Balkanlar’daki yerli unsurlarla ittifakı, fetihleri aksattıysa da onları Balkanlar’dan çıkarmayı sağlayamadı. Nitekim babasının Avrupa’da olduğu sırada onun naibi olarak İstanbul’da bulunan IV. Andronikos, Türklere karşı direnmektense onları yatıştırmak gerektiği inancındaydı. İstanbul’da bu karışıklık hakimken, 1371’de Balkan tarihi bakımdan bir başka önemli hadise daha vuku buldu. Osmanlılar’ın Makedonya’ya doğru ilerlemelerini engellemek isteyen Serez’deki despot İvan Ugljeşa kardeşi Vukaşin ile 1371 Eylülünde Edirne’ye doğru ilerledi. Fakat Meriç ırmağı kıyısında Çirmen’de (Çrnomen) 26 Eyül’de yaptığı savaşı kaybetti. Sırp ordusunun bir bölümü imha edildi. Bu savaşta kazanılan başarı Osmanlılar’a Makedonya, Sırbistan, Yunanistan kapılarını açtı. Birçok Sırp prensi haraç ödemek şartıyla bağlılık bildirdiler. Bunlardan biri de daha sonra efsanevi bir şöhrete sahip olacak olan Vukaşin’in oğlu Marko idi.57 Ayrıca bu savaş sonunda Bizans’ın Batı ile kara bağlantıları kesildi. Fakat imparatorun küçük oğlu Manuel, Ugljeşa’nın mağlubiyetini öğrenince 1372 Kasımında Serez’i almıştı. Osmanlılar buna tepki göstererek Serez’i kuşattıkları gibi 1372 Nisanında Selanik’e hücum ettilerse de bir süre için geri çekilmek zorunda kaldılar. Bununla birlikte Bizans zor durumda kaldığından imparator V. İoannes I. Murad ile barış yaptı. Böylece Bizans Osmanlılara bağımlı hale gelmiş ve vasallik yoluna girmiş oldu. Hatta V. Ioannes Murad sayesinde oğlu IV. Andronikos’a karşı yeniden tahtını elde edebilmişti. 1376­1381 arasında IV. Andronikos’un hakimiyeti ve İstanbul ile Galata’daki Cenevizliler arasındaki iç savaş yılları, Murad’a Rumeli’de oldukça rahat hareket etme imkanı vermişti. Bu dönem Osmanlıların Rumeli’de kalıcı bir şekilde yerleştikleri devreyi oluşturdu. Türkler Vardar ırmağı vadisine ulaştı, 1380’de Ohri’ye ve Pirlepe’ye girdiler, Arnavutluk’a doğru indiler. Bir başka Türk kolu Meriç ırmağı boyunca ilerleyerek Sofya’yı 1385’te, Niş’i 1386’da almıştı. Öte yandan V. İoannes’in diğer oğlu Manuel 1371’de Serez’i alarak kendi başına hareket etmeye başlamıştı. Murad babasına da karşı çıkan Manuel’in üzerine Hayreddin Paşa’yı göndermişti. Osmanlı güçleri Eylül 1383’te Serez’i yeniden aldı, Manuel’in merkezi olan Selanik önlerine ulaştı, 1387’ye kadar burayı kuşatma altında tuttu. Şehir 9 Nisanda ele geçirildi.58

Osmanlılar’ın Balkanlar’da faaliyetlerini yoğunlaştırdığı dönemde bir Sırp imparatorluğu kuran ve tacını 1346’da Üsküp’te giymiş bulunan Stefan Duşan’ın 1355’te ölümü üzerine, devleti dağılmış ve müstakil feodal beyliklere bölünmüştü.59 Bunlardan biri olan ve Morava nehri etrafında hakimiyet kurmuş bulunan Lazar, yukarıda da belirtildiği üzere, 1371’de Çirmen savaşında aynı zamanda rakibleri olan Serez despotlarının ve yine aynı yıl Duşan’ın oğlu ve halefi Kral Uroş’un ölümünün ardından giderek ön plana çıktı. Duşan’ın kurduğu bağımsız Sırp kilisesinin de desteğini alarak güçlendi. 1371’de Çirmen’den sonra Balkanlar’da Osmanlı hakimiyetinin geleceğini tayin edecek olan Kosova savaşı, Lazar’ın müttefik güçleriyle I. Murad arasında cereyan etti. Kaynaklarda I. Murad’ın doğrudan Lazar’ın üzerine yürümesi 1388’de Osmanlı kuvvetlerinin Ploçnik’te uğradığı mağlubiyete dayandırılır. Niş’in kuzeybatısındaki Ploçnik’te Osmanlı kuvvetleri ile Sırplar karşılaşmışlarsa da ciddi bir çarpışma olmamış, hemen ardından da I. Murad 1386 Ekim ayı sonlarında Niş’i almıştı. 1388 Ağustosunda Osmanlı kuvvetlerinin ağır bir mağlubiyete uğradığı savaş, Bileka ‘da Tvrtko liderliğindeki Bosna ordusuyla yapılmıştı. I. Murad Lazar ile Tvrtko arasında işbirliği olma ihtimali karşısında aynı zamanda vasali olan Lazar’ın üzerine yürüdü. Aslında bu Osmanlı sınırlarında bir vasalin isyanını bastırma amaçlı bir sefer değil, başgöstermesi muhtemel bir tehlikenin ortadan kaldırılmasına yönelik bir harekattı.60 Bu önemli savaş, 28 Haziran 1389’da Kosova ovasında vuku buldu. Yapılan mücadele kesin bir Osmanlı galibiyeti ile neticelendi.61 Ancak I. Murad ve Lazar savaş meydanında hayatlarını kaybettiler. Bu savaşta alınan yenilgiye rağmen Sırp mitosu Kosova mücadelesini bir zafer olarak işledi. Özellikle XIX. yüzyılda bu popüler mitosun oluşumunda milli bir ideolojinin varlığı temel olmuştu. Bu mitos Lazar’ın şahsında toplandı, Sırp Ortodoks kültü teşekkül etti. Sırplar’ın ana yurdu, kalpgâhı olarak Kosova büyük bir önem kazandı. Aslında bu savaş neticeleri itibarıyla Osmanlılar açısından mühimdir. Kısa vadede Osmanlılara büyük bir askeri ve siyasi kazanç sağladı. Artık onlara Tuna nehrinin güneyinde kalan bölgelerde Macarlardan başka karşı koyacak bir güç kalmamıştı. Kuzey Sırbistan yolu Osmanlılara açılmış, Sırp despotluğu vasal hale gelmiş, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Bosna’ya doğru ilerleme imkanı doğmuştu. Uzun vadede ise Bosna’ya uzanacak fetihler, söz konusu bölgenin etnik, sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel yapısında önemli değişikliklere yol açtı.62 Burada İslamiyetin yayılış sebepleri tartışmalı olmakla birlikte Katolik baskısı altındaki gurupların Osmanlı idaresinde İslamiyeti seçtikleri, İslamiyetin birden değil tedrici olarak yayıldığı, bunda ekonomik ve sosyal sebeplerin rol oynadığı üzerinde durulur. İslamlaşmanın şehirlerden köylere doğru bir yayılma eğilimi göstermiş olduğu düşünülmektedir. Ayrıca İslamiyetin yayılışında yerli unsurların Osmanlı idaresinde söz sahibi olmak, mevkilerini kuvvetlendirmek maksadının da etkili olduğu ileri sürülmüştür. Ancak bütün bu görüşler içinde Türk kolonizasyonunun tesirleri, tekkelerin, dervişlerin manevi rolleri yeterince incelenmiş değildir. Bogomil faktörü ise bütün bu sebepler içinde en zayıf olanıdır.

Osmanlı hakimiyetinin Güney Balkanlar’daki halk üzerinde olumsuz tesirleri olduğu, onların millet şeklinde teşekküllerini engellediği, hatta fetihlerin Balkanlar’daki çeşitli unsurların Avrupa kültürü ve medeniyetine katılmasını yavaşlattığı görüşleri, arşival kaynaklar üzerinde çalışmaların artmasıyla iyice zayıflamış gözükmektedir. Gerçi Balkanlar’daki Osmanlı fetihleri yerli unsurların iskan sahalarında önemli değişmelere yol açmıştı, ancak onların milli benliklerini korumalarını da temin etmişti. Mesela Rum ve Slavların yoğun dini, etnik ve kültürel baskıları altında Arnavutlar, İslamiyeti büyük ölçüde kabul ederek, belki de bu sayede etnik varlıklarını koruyabilmişler, Rumlaşma ve Slavlaşma süreçleri kesilmiştir.63 Ayrıca İslamlaşma onların türkleşmesine değil, bu kültürün yoğun etkisinin hakim olmasına yol açmış, fakat çeşitli bölgelerden göç etmiş olan Anadolu menşeli Türk nüfus ile kaynaşma da husule gelmiştir. Osmanlı hakimiyetinin yerleşmesi ile uygulanan hukuk sistemi, güvenlik vaad eden sağlam merkezi idare, Balkan milletler mozayiğinin muhafazasında etkili olmuştur. İmtiyaz tanınan kiliseler, dini ve sosyal hayatı derinden etkileyecek bir tarzda ve eskisinden de daha rahat şartlar altında faaliyetlerini sürdürdükleri gibi Ortodoks Hıristiyanlığı maddi ve manevi açıdan gelişmiş, Osmanlı mercilerinin esas olarak tanıdıkları, kilise hiyerarşisini koruyup destekledikleri imtiyazlı bir statü kazanmıştır. Hatta bu kiliseler bilahare XIX. yüzyılda Osmanlı idaresine karşı direnişi organize edebilecek bir konuma gelmişlerdir. Balkan milletlerinin benliklerini korumalarında yeni fâtihlere karşı yerli halkın iktisadi ve sosyal, kültürel bakımdan üstün olmalarının etkili olduğu yolundaki görüşler64 tarihi gerçeklere uygun düşmez. Bu görüşler Osmanlı hukuk, iktisadi sisteminin ve uygulanış şekillerinin layıkıyla kavranamamış olmasından kaynaklanmıştır.

Kosova savaşı ile başlayan süreçte kademe kademe Trakya, Makedonya ve Kuzeydoğu Bulgaristan fetihler için temel dayanak noktası olacak Anadolu menşeli Türk kolonizasyonuna sahne olup kesif bir şekilde Türk iskan sahaları haline gelirken, Bosna ve Arnavutluk’ta islamlaşma başlayarak Balkanlar’daki Osmanlı varlığının sağlamlaşmasını temin edecektir. Bu sağlam yerleşme 1402’de Ankara savaşında darbe yiyen devletin bu büyük buhranın dahi üstesinden gelebileceği potansiyeli sağlamış ve bir bakıma yeniden toparlanma imkanını da vermiştir.

7. Batı Anadolu Beyliklerinin Vasalleşme Sürecinin Başlaması

Osmanlılar’ın Rumeli’de tutunmaya başlamaları daha 1350’li yıllardan itibaren onların Batı Anadolu Türkmen beylikleri ile olan münasebetlerinde bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle Rumeli’de sınır hatlarında kendi askeri gruplarıyla “gaza” yapan uç beyleri büyük şöhrete sahip oldular. Bu aynı zamanda onlara ihtişam ve zenginlik de kazandırmıştı. Söz konusu ihtişam ve bu bölgede elde edilenler, Anadolu’da gerek Osmanlı gerekse diğer beylikler tebaası üzerinde büyük bir etki yaptı. Batı Anadolu ve Orta Anadolu beylerinin tabanlarının ve askeri zümrelerinin Osmanlı tarafına kaymasını, aynı imkanlara kavuşma hevesi dolayısıyla, kolaylaştırdı. Hatta geç tarihli de olsa tarihçi Şükrüllah’ın bu konudaki ifadelerinin tarihi seyirle parelellikler gösterdiğini söylemek yanlış olmaz. Osmanlılar komşularından başlayarak Anadolu’daki Türkmen beylikleri üzerinde son derece dikkatli bir siyaset takip etmişlerdi. Bu siyaset iki safhada kendisini gösterir. İlki I. Murad döneminde başlayan vasallik, yani Batı Anadolu Türkmen dünyasını Osmanlı bayrağı altında gevşek sayılabilecek bir konfederasyon halinde tutma, ikincisi ise Yıldırım Bayezid’in merkezi bir devlet kurma fikri içerisinde bütün vasalleri doğrudan merkezi idareye bağlama ve eski bey ailelerini tasfiye etme idi.65 I. Murad muhtemelen Rumeli’deki faaliyetlerini yoğunlaştırmanın da etkisiyle arkadan gelebilecek tehlikeleri hesaba katıyordu. Ayrıca Orta Anadolu’da Selçuklular’ın varisi olma iddiasındaki güçlü Karamanoğulları, Batı Anadolu beylikleri üzerinde benzeri politikaları takip ediyordu ve bu bakımdan önemli bir rakip durumundaydı. 1360’lı yıllardan itibaren Karamanoğulları faktörü ve rekabeti ön plana çıktı. Osmanlıların “kâfirle savaşma” şöhreti bütün Türkmen uç dünyasında, hatta Orta Anadolu’daki beyliklere kadar yayılmıştı. Uç dünyasındaki Germiyanoğulları’nın oynadığı rolü şimdi Osmanlılar üstlenmişti. Böylece I. Murad dikkatli bir şekilde vasallik bağı kurma siyaseti başlattı. Bu iki güçlü beylik arasında kalan küçük beylikler ise durumlarını bunların hareketlerine göre ayarlamaya çalıştılar. Fakat Osmanlılar iki olay sonrasında liderliği üstlenmekte ve Anadolu’daki beylikleri kendisine bağlamakta gecikmediler.

İlk olay, Karamanoğulları’nın Osmanlılar’ın gaza şöhretlerini kendilerinin de üstelenebileceğini göstermeye yönelik olarak giriştikleri Gorigos (Silifke ile Erdemli arasında bir kıyı yerleşmesi) seferidir.

Bu seferin açılmasında Memlük sultanının çağrısı da etkili olmuştu. Selçuklu varisi olma sıfatıyla Türkmen beyliklerini kendi bayrağı altına çağıran Karamanlılar’ın 40.000 kişilik büyük ordusuna Anadolu beylerinin kuvvetleri de katıldı. Kıbrıs kralının himayesindeki Gorigos kale kumandanı Robert de Lusignan Kıbrıs kralı I. Pierre Lusignan’dan yardım istedi. Şubat 1367 sonlarında Anadolu beylikleri müşterek kuvvetleri Kıbrıs’tan gelen yardımı önleyemediler ve bu kuvvetler karşısında bozguna uğradılar, dağlara çekildiler.66 Bu başarısızlık Karamanoğulları’nın beylikler nezdinde imajını tamamen sarsmış olmalıdır. Böylece Rumeli’de başarılı gazalarla ön plana çıkan Murad Bey birden üstün bir konum kazanmış oldu. Nitekim Gorigos seferi sonunda kendi adına hutbe okutup Felekabad’da sikke kestiren Hamidoğlu İlyas Bey, Karamanoğlu Alaeddin Bey’e karşı çıktı. Fakat Alaeddin Bey önünde zor duruma düşünce de Germiyanoğlu Süleyman ve Osmanlı beyi Murad’dan yardım talep etti. Daha sonra yerine geçen oğlu Hüseyin Bey de Karamanlılar’a karşı Osmanlı himayesine girdiği gibi, onların baskısı karşısında da Karaman sınırında bulunan kaleleri Osmanlılar’a para karşılığı devretti. Bunlar Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç ve Karağaç gibi önemli merkezlerdi.67 Bu arada I. Murad oğlu Bayezid’i Germiyanoğlu Süleyman Bey’in kızı ile evlendirmiş, karşılığında çeyiz olarak Kütahya, Emet, Simav ve Tavşanlı Osmanlılar’a verilmişti. 1380’e kadar bu yörelerin Osmanlı idaresine geçtiği açıktır. Ancak toprak satın alma ve çeyiz yoluyla toprak kazanma keyfiyeti, Osmanlı kaynaklarının durumu meşru gösterme çabalarının ürünü bile olsa, Karamanlı-Osmanlı rekabeti içinde sıkışan Germiyanoğulları ve Hamidoğulları’nın yönlerini Osmanlılar’a çevirdiklerinde şüphe bulunmamaktadır. Öte yandan 1354’te Ankara’nın ele geçirilmesinin ardından Orta Anadolu’ya doğru açılan koridor, I. Murad döneminde işlerlik kazanmıştı. Anadolu’da ikinci yayılma yönünü İran ipek ticareti yolu üzerindeki bu koridor oluşturdu. Sivas’ta Eretna oğulları’nın yerine geçen Kadı Burhaneddin’e karşı Tokat-Amasya bölgesindeki küçük beylikler Osmanlı himayesine girdiler. Osmanlı nüfuzu daha sonra “Eyalet-i Rum” denilecek olan Orta Anadolu kesimine doğru etkili olmaya başladı.

Hamidoğulları’ndan satın alındığı iddia edilen bölge, Osmanlılarla Karamanlılar arasında hızlanan mücadelenin görünür sebepleri olarak takdim edilir. Aslında bu iki rakib beyliği eninde sonunda birbiriyle karşı karşıya getirecek daha derin sebeplerin bir bahanesiydi. I. Murad 1387’de Konya üzerine yürüdü ve burada Frenkyazısı adlı yerde yapılan savaşta Karamanlıları bozguna uğrattı. Bu durum aynı zamanda Karamanoğulları’nın beylikler üzerindeki iddialarının sonunu oluşturdu. Böylece 1367’den 1387’ye kadarki dönemde Osmanlılar en büyük rakipleri olan Karamanlıların nüfuzlarını iyice kırmış oldular. Karamanoğulları Osmanlı hakimiyetini tanıdı, diğer beylikler de yine Osmanlılar’ın yüksek hakimiyeti altına girmişlerdi. Osmanlılar ilk defa Orta Anadolu’da önemli sayılabilecek bir ilerleme yapmışlar, Sivas’a kadar dayanmışlardı. Anadolu’da iki kol halindeki ilerleyiş birleşmiş oldu. 1389’da Kosova savaşı Osmanlı bayrağı altındaki Anadolu konfederasyonunun ilk ciddi görüntüsünü teşkil etmiştir. Bu savaşa Batı Anadolu beyleri kuvvetleri katılmıştı. Burada yukarıda da temas edildiği gibi büyük bir başarı kazanılmıştı, fakat I. Murad’ın şehadeti, bu ittifakın çözülmesine, Karamanoğulları’nın son bir çabayla diğer beylikleri kendi yanına alarak Anadolu’daki Osmanlı topraklarına saldırmasına yol açtı. Belki de bu durum babasının yerine geçen Yıldırım Bayezid’e köklü bir çözüm yolu gösterdi. Bu ise sert ve katı bir anlayışla beylik topraklarını vasilik değil doğrudan merkezin kontrolüne alıp bir Osmanlı sancağı haline getirmek idi.68

Vasallik bağı ile bağlanan yahut doğrudan Osmanlı toprağı olan Anadolu beylikleri halkının bu hakimiyeti kolay kabul edip etmedikleri konusu açık değildir. Osmanlı sisteminin merkezileşmemiş olması, beyliklerin cemaat yapısı ile Osmanlı cemiyetinin taban itibarıyla birbirleriyle aynı kültürel çevreye mensup bulunmaları, timar ve mülk yoluyla yerel bey aristokrasisine riayet etme ve onları kendi sistemleri içine almaları, nihayet Rumeli’de gaza şöhretiyle sivrilmeleri, olması muhtemel tepkileri dengelemiş ve halkın uyumunu sağlamış olmalıdır. Öte yandan Anadolu beyliklerinin ilhakını meşru zeminlere çekmek için geç tarihli Osmanlı kaynaklarının yeni formüllerle şer’i zemini oluşturma çabaları da dikkat çekicidir.

8. Yıldırım Bayezid’in Merkezi Devlet Modelinin Ortaya Çıkışı

Kosova savaşında I. Murad hayatını kaybederken geride Anadolu ve Rumeli’de önemli gelişmeler sağlamış, beylik yapısından sıyrılmış, mühim rakiplerini sindirip kendi bayrağı altına toplamış ve himayesine almış bir devlet bırakmıştı. Fakat vasallik siyaseti devletin güçlü bir merkezi sistem kurmasının önünde büyük bir engel olarak durmakta idi. Gerek Anadolu’da gerekse Rumeli’deki vasal beyler her an bir fırsatını bulduklarında kolayca bu gevşek bağdan kurtulabilirlerdi. Nitekim Murad’ın savaş meydanında vefatı, hem Anadolu’da hem de Balkanlar’da kıpırdanmalara yol açmakta gecikmedi. Savaş alanında babasının ölümününün hemen ardından Osmanlı tahtına geçen Bayezid,69 ilk iş olarak içteki rakiplerini bertaraf ederek kontrolü sağladı. Hemen ardından en önemli hedefi, Karamanoğulları ile birleşen vasalleri Batı Anadolu Beylikleri oldu. Bizans da fırsattan istifade ederek bazı yerleri, bu arada Selanik’i geri almıştı. Fakat Anadolu’daki meseleler daha aciliyet kazanmıştı. Karamanoğlu Alaeddin Bey Beyşehri alarak Eskişehir’e kadar uzandı. Germiyanoğlu II. Yakub Bey miras yoluyla elinden çıkardığı toprakları yeniden zapt etti, Kadı Burhaneddin ise Kırşehir’e girmişti. Yıldırım Bayezid Sırp kralının oğlu Stephan Lazarevic ile anlaşarak onu vasali yaptıktan sonra Anadolu’ya gitmek üzere harekete geçti. Onun Rumeli’den ayrılmasından sonra Osmanlı hakimiyetini tanımayan Üsküp ve Priştina havalisi hakimi Vuk Brankovic Kendi bölgesindeki şehirleri almaya çalışan Osmanlılara karşı koyduysa da 1391’de Üsküp, Paşa Yiğit Bey tarafından ele geçirildi ve önemli bir üs elde edildi.

Anadolu’ya geçen Yıldırım Bayezid, 1389-1390 kışında Batı Anadolu’daki Saruhan, Aydın, Menteşe, Hamid, Germiyan beyliklerini doğrudan Osmanlı idaresi altına aldı. 1390 sonbaharında yanında Bizans imparatorunun oğlu Manuel ve Candarlı Süleyman Bey olduğu halde Batı Anadolu’da Türk toprakları içinde adeta bir ada gibi kalmış olan tek Bizans şehri Alaşehir’i ele geçirdi.70 1390 Mayısında Karahisar’ı Sahip’te bulunan Yıldırım Bayezid, Karamanoğulları’na karşı hazırlık yapmaya başladı, harekete geçerek Beyşehir’i aldı, Konya üzerine yürüyüp kuşattı. Fakat Candaroğlu Süleyman Bey ile Kadı Burhaneddin müşterek bir harekat düzenleyerek Osmanlı topraklarına girince, kuşatmayı kaldırıp Karamanoğulları ile anlaşma yaptı. Çarşamba suyu her iki devlet arasında sınır oldu, ayrıca Beyşehir ve civarı Osmanlı sınırları içinde kaldı. Yıldırım Bayezid’in bundan sonraki hedefi ise Candaroğulları oldu.71 Sefer için babasının ölümü üzerine 1391 Martında Bizans imparatoru olan II. Manuel’i yeniden yanına çağırdı.72 Bu arada vasali durumundaki Bizans’ın başşehrinde müslüman tüccarın yerleştiği bir mahalle oluşmuş, bunların işleri için bir kadı tayinini kabul ettirmiş, ödenmesi gereken haracın miktarını da artırmıştı. Şimdi bizzat Bizans imparatorunu Candaroğulları üzerine yapacağı sefer için yanına getirtmesi, bir bakıma Bizans’ın kaderinin kendi ellerinde olduğunu gösterme düşüncesinden kaynaklanmaktaydı.



II. Manuel 8 Haziran 1391’den 1392 Ocağına kadar kuvvetleriyle Yıldırım Bayezid’in yanında bulundu.73 Bu sefer sırasında Osmanlılar Kastamonu-Sinop hattına kadar ilerledilerse de Candarlı ve Kadı Burhaneddin’in kuvvetleri karşısında başarılı olamadılar. Ardından Osmancık’a kadar gelindi, fakat Çorumlu mevkiinde Kadı Burhaneddin karşısında tutunulamadı. Kadı Burhaneddin Sivrihisar ve Ankara’ya kadar uzandı, tahribatta bulundu.74 1392’de Kadı Burhaneddin’in kuşatması altındaki Amasya emirinin Osmanlı himayesi altına girmesi üzerine burada Osmanlı kontrolü kuruldu. Bu yönde Yeşilırmak vadisindeki Taceddinoğulları, Merzifon bölgesinde Taşanoğulları, Bafra hakimi gibi bazı mahalli beyler Osmanlı hakimiyetini tanımışlardı. Bu şekilde Osmanlılara karşı koyabilecek başlıca iki güç odağı kalmıştı. Kadı Burhaneddin ve Karamanoğulları. Onların bertaraf edilmesi ancak 1397-98 yıllarındaki mücadeleler sırasında, Avrupa’daki durumun sağlamlaştırılmasının ardından gerçekleşecekti. Nitekim Osmanlılar’ın Avrupa’daki meşguliyetleri sırasında yeniden hareketlenen Karamanoğullarına karşı sefer açılmış, Karamanoğlu Alaeddin Bey’in kuvvetleri Akçay’da mağlubiyete uğratılmış, Alaeddin Bey kaçarak Konya kalesine kapanmış, ancak kaleye giren Osmanlı kuvvetleri tarafından idam edilmişti. Böylece Konya ve diğer Karaman toprakları kontrol altına alındı (1397 sonbaharı). Ertesi yıl Kadı Burhaneddin’in hakim olduğu yerler ele geçirildi. Osmanlı orduları Fırat vadisinden Memlük topraklarına girerek Malatya-Elbistan’a kadar ilerledi. Bu durum ufukta belirmiş olan Timur tehdidine karşı muhtemel Osmanlı-Memlük ittifakını engellemiş, Osmanlılar’ın yalnız kalmasına yol açmıştır.

Avrupa’da ise Yıldırım Bayezid’in bu cüretkar hakimiyet anlayışı etkili bir şekilde sürmekteydi. 1392 Şubatındaki taç giyme töreni sonrasında İmparator II. Manuel, bir süre için padişahın vasali olarak askeri yükümlülükten kurtulmuş durumdaydı. Fakat bütün Balkanlar’da Türk gücü daha da kuvvetleniyordu. Osmanlılar’ın Anadolu’daki meşguliyetleri sırasıda uç beyleri faaliyetleri devam ettirmiş, Paşa Yiğit yukarıda da temas edildiği üzere Vuk Brankovic’e boyun eğdirmiş, bu arada da Firuz Bey Eflak’a, Şahin Bey Arnavutluk’a karşı akınlarda bulunmuştu. Fakat Balkanlar’da önemli hareketlenmeler olmaktaydı. Eflak prensi Mirçea Silistre’yi geri almış ve Karinabad’daki Osmanlı kuvvetlerini sıkıştırmaya başlamış, Venedikliler Mora üzerinde yoğunlaşırken, Macarlar da Eflak ve Tuna Bulgaristan’ı üzerinde faaliyetlerini artırmışlardı.75 1393’te Bulgar kralı Şişman Macarlar’ın da desteği ile başkaldırdı. Bir Osmanlı ordusu 17 Temmuz 1393’te Tırnova’yı ele geçirdi. Şişman Niğbolu ‘ya çekilmek zorunda kaldı. Böylece bütün Bulgar krallığı Osmanlı toprağı haline gelmiş oluyordu.

Yalnız Macar sınırına yakın Vidin’de bir prenslik bırakılmıştı, burada Şişman’ın üvey kardeşi Strasimir bulunuyordu.

Balkanlar’daki duruma çeki düzen vermek isteyen Bayezid 1393-1394 kışında Balkan prenslerini ve Palaologosları Serez’de toplayarak onların bağlılıklarını denemek ve pekiştirmek istedi. İmparator II. Manuel, Mora despotu olan kardeşi Theodoros, yeğenleri İmparator VII. İoannes, Manuel’in kayınpederi Konstantin Dragas, Sırp kralı Stefan Lazarevic Serez’e geldiler. Bayezid Theodoros’dan tasarlamış olduğu Teselya seferine katılmasını, Venedik’e karşı Mora’da belli başlı şehirlerin kendisine teslim edilmesini istedi. Fakat Theodoros ve Manuel bu teklife sıcak bakmadılar. Theodoros kaçarak Mora’ya gitti. Manuel de İstanbul’a zorlukla dönebildi. Osmanlılar 1387’de alınan daha sonra 1389’da kaybedilen Selanik’i ele geçirdi, Teselya bölgesine girerek bazı şehirleri aldı. Evranos Bey Mora’ya gönderildi. Theodoros ise Argos’u Venedikliler’e bıraktı (27 Mayıs 1394). Ertesi yıl Osmanlı kuvvetleri önemli bir merkez olan Tırhala’yı aldı, burası Turhan Bey’in karargahı haline geldi. Öte yandan Bayezid 1394 Eylülünde İstanbul’u kuşatma altına almışsa da zor durumda kalan Bizans halkına denizden gelen düzenli yardımları önleyememişti.76 Kuşatma sekiz yıl sürecekti.

Osmanlı kuvvetleri 1395’te Macaristan’a ani hucumda bulundu, Salankamen, Krasova, Titel, Beckerek, Tımışvar, Mehadiye gibi kaleler Osmanlı akınlarına hedef oldu. Eflak prensi Mirçea’nin Macar kralı Sigismund’un desteğiyle yaptığı harekat, 17 Mayıs 1395’te Argeş nehri civarında Rovine’de başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat savaşa Osmanlı vasali olarak katılan Dragaş ve Vukaşin’in oğlu Marko çatışmada hayatlarını kaybettiler. Eflak prensliği Osmanlı vasalliğini kabullendi. 1395 Haziranında Niğbolu’daki Kral Şişman ortadan kaldırıldı. Osmanlılar’ın bu ani ve süratli seferleri, Macarlar ve Venedikliler’i harekete geçirdi. Macar kralı Sigismund Balkanlar’da bir karşı saldırı düzenleme işinin öncülüğünü üstlendi. Papa’nın desteğini aldı ve bu hareketi bir Haçlı seferine dönüştürdü. Fransa’daki şovalyeler çağrıya heyecanla müspet cevap verdiler. Burgonya dükünün oğlu Jean de Nevers idaresinde 10.000 kişi, Almanya ise 6000 şovalye ile bu harekata katıldı. Venedikliler birkaç gemi sağlamayı taahhüd ettiler. Midilli ve Sakız’daki Cenevizlilerle Rodos şovalyeleri deniz yolunun kontrolünü üstlendiler. Batı orduları 1396 Temmuzunda Budin’de toplandı. Eflak prensi Mirçea 10.000 kişiyle gelmişti. Sigismund ise 60.000 kişilik bir kuvvet toplamıştı. Lehistan, Bohemya, İngiltere, İspanya, İtalya’dan gelme küçük birlikler ile Haçlı ordusunun 100.000 civarına ulaştığı tahmin edilmektedir. Bu haberi alan Bayezid derhal kendi kuvvetleriyle Tuna boyuna yürüdü. Haçlı kuvvetleri Türkleri Balkanlar’dan atmak, hatta Kudüs’e kadar ilerlemek gibi bir romantizm içindeydi. Vidin’deki Stratsimir de kapılarını Haçlılar’a açtı. Bu kuvvetler Rahova’daki küçük Türk garnizonunu ezdikten sonra Niğbolu’ya vardı. Tuna’ya bakan yüksek bir tepe üzerinde bulunan Niğbolu kalesi stratejik bakımdan önemli bir kilit vasfını taşıyordu. Bayezid’in vasali Stephan Lazarevic’in güçlerinin de yer aldığı Osmanlı ordusu kuşatma altındaki Niğbolu’nun imdadına yetişti. Kaleden 4-5 km. uzaktaki Osmanlı ordusuna karşı önce Fransızlar harekete geçtilerse de tamamiyle ezildiler ve başlarındaki komutanları Jean esir düştü. Diğer Haçlı kuvvetleri dağıldı, Sigismund ilerlemeye çalıştıysa da Osmanlılar tarafından geri püskürtüldü ve kaçmak zorunda kaldı (25 Eylül 1396).77

Niğbolu önlerinde kazanılan bu büyük zafer, Osmanlı gücünün Balkanlar’da kat’i olarak yerleşmiş bulunduğunu ve atılamayacaklarını gösterdiği gibi Yıldırım Bayezid’e de bütün tebaası, hatta Mısır’daki hilafet merkezi ve İslam dünyasında büyük şöhret kazandırdı. Bu harekat daha önceki Haçlı seferlerine benzer ideoloji ve askeri mücadelenin sonuncusunu teşkil eder. Neticesi ise durumu zaten kötü olan Bizans’tan çok Batı Avrupa’yı ilgilendirmekteydi. Haçlılar’ın II. Manuel’i ve Bizans’ı korumaktan çok Macaristan’ı düşündükleri ve Orta Avrupa’yı tehdit eden Osmanlıları bu kesimden bütünüyle çıkarmak fikrinin peşinde koştukları ifade edilir. Kutsal topraklara ulaşma ve Bizans’ı kurtarma ikinci plandaydı. Savaş Batılı devletlerin müşterek kuvvetleriyle Osmanlı ordusunun karşı karşıya geldiği ilk büyük mücadeleydi ve bir bakıma hem Macaristan’a yönelen Osmanlı gücünün önünü açmış, hem de en azından bu bölgeye ulaşılabildiğini onlara göstermiş bulunuyordu. Bu mücadele Bizans’ın kaderinde önemli bir değişmeye yol açmamıştır. Nitekim Vidin’deki Bulgar kralı Stratsimir’i uzaklaştırıp burayı ele geçiren Bayezid’in önünde sadece İstanbul kalmıştı. Şehir şiddetle kuşatma altına alındı. Evranos Bey yeniden Mora’ya girdi. Önemli bir şehir olan Argos 1397 Haziranında Osmanlılar’ın eline geçti. Osmanlı güçleri Despot Theodoros’un ordusu Leontarion yakınlarında yendi ve Mora’yı baştan başa geçip Modon-Koron’a kadar uzandı.



Yıldırım Bayezid’in bütün bu faaliyetleri ona merkezi devlet düzenine geçme imkanını da sağlamıştır. İstanbul üzerinde baskı kurması ve burayı fethetme düşüncesiyle giriştiği harekat, merkezi bir imparatorluğun teşkili için gerekliydi. Burayı kontrol etmek için Çanakkale boğazında Gelibolu’da bir deniz üssü kurdu. Batıdaki başarılar ise ona bütün islam dünyasında önemli bir mevki ve hilafet makamından sultan unvanını kazandırdı. Merkezi devlet idaresinin şartlarını yerine getiren alt yapıyı oluşturmaya, tahrir, vergi sistemi, İlhanlı geleneğine bağlı mali usullerin tatbikine, idareyi doğrudan hanedan tarafından yürütülmesini gerçekleştirmeye çalıştı. Kapıkulu ve gulam sisteminin yeni bir düzenlemesi gerçekleştirildi. Önemli görevler doğrudan kendisine bağlı, kul asıllı kimselere verildi, kendi başlarına hareket eden uç beyleri, yerli hanedanlar, Türkmen beyleri kontrol altına alındı. Böylece merkezi imparatorluğun temelleri atılmış oldu. Ayrıca yüksek islami anlayışı yerleştirme çabaları, geleneksel anlamdaki “gaziliği” yavaş yavaş geriletti, bunun islami formülasyonu daha yüksek bir idealizm içinde takdim edildi. Fakat uygulamalar, yazdıkları eserlerde meşruiyet zeminlerini arayan yazarların belirttiği ve idealize ettiğinden farklıydı. Yıldırım Bayezid artık bir uç beyliğinin değil kurumları ile teşekkül etmiş bir islam devletinin sultanı idi.78 Yıldırım Bayezid’in bütün bu çabaları, merkeziyetçi anlayışı, yerli aristokrat zümrelerin, hatta uç beylerinin tepkilerini çekti. Öte yandan Antalya üzerinden Mısır’a ve Hindistan’a bağlanan ticaret, Amasya-Tokat’tan İran’a uzanan ipek yolları denetim altına alınmıştı. Bursa ve Edirne gibi Osmanlı merkezleri büyük ticari aktiviteye sahip oldu, milletlerarası ticarete açıldı. Bu yeni atılan imparatorluk temelleri, Timur’un ortaya çıkışı ve Anadolu’ya girişiyle sükut edecek, Fatih Sultan Mehmed’in yeniden imparatorluğu teşkil edişine kadar toparlanma sancıları çekilecektir.

9. Timur’un Anadolu’ya Yürüyüşü ve Merkezi Devletin Çöküşü

1396’daki Niğbolu savaşı sonrasında İstanbul’u kuvvetle tazyik eden Osmanlılar, 1397’de bu ablukayı Karaman seferi dolayısıyla biraz gevşettiler. II. Manuel bu sırada Batıdan yardım talebinde bulunmuş, bu çağrılara Fransa’dan bir cevap gelmişti. IV. Charles 1396’da Cenova’yı ve dolayısıyla Cenova’nın Bizans topraklarındaki kolonilerini kendisine bağladığı için İstanbul ile yakından ilgilenmekteydi. Niğbolu’da Osmanlılara karşı savaşan ve hatta esir düştükten sonra fidye ödenerek kurtarılan Fransız şovalyelerinden mareşal Boucicaut (Jean de Meingre) İstanbul’a yardım için görevlendirilmişti. 1399 yılı başlarında mareşal Boucicaut küçük kuvvetiyle Osmanlı ablukasını yararak İstanbul’a ulaştı. Bu durum şehirde büyük sevince yol açtı. II. Manuel onunla birlikte Avrupa’ya giderek İstanbul için yardım bulmaya çalıştı (10 Aralık 1399).79 İtalya, İngiltere, Fransa’da teşebbüslerde bulunduysa da bir yardım alamayacağını anladı. O buralarda uğraşırken yerinde bıraktığı yeğeni VII. Ioannes İstanbul’u savunmaya uğraşıyordu. Bayezid kuşatmayı çok sıkı hale getirmişti. Şehir her an düşebilirdi. Fakat tam bu sırada doğuda beliren yeni bir güç Osmanlıların bütün planlarını altüst etti.

Moğolların mirasçısı olarak Anadolu’da vasilik iddiasında bulunan Timur, oldukça geniş toprakları kontrol altına almış İran, Afganistan, Hindistan ve kuzeyde Altınorda sahasına düzenlediği seferlerle etki alanını genişletmişti. 1390’larda doğuda Osmanlılarla menfaatleri bir noktada kesişmişti. 1394’te Anadolu’nun doğu kesimine inen Timur, gözünü daha batıya çevirdi. 1399’da Bayezid Erzincan’a doğru nüfuzunu yaymak istediğinde Emir Mutahharten Timur’a sığınmıştı. Timur 1400’de Erzincan’a girmiş, oradan Sivas’a saldırmış ve burayı zabtetmişti. Buranın Osmanlı idaresinde bulunuşu, durumu oldukça nazik hale getirdi. Timur ile Bayezid arasında bir nüfuz mücadelesi yaşandı. Timur gazi sultan sıfatıyla islam aleminde şöhrete sahip olmuş Bayezid üzerine yürümekte tereddüt ediyordu. Ancak onun diğer Anadolu beyleri gibi kendisine tabi olmasını istiyordu ve Anadolu’daki statünün değişmemesini, beyliklerin yeniden eski topraklarına hakim olmalarını arzuluyordu. Bunu Bayezid’e de bildirmişti. Bir anda eski Moğol-İlhanlı ve Selçuklu rekabeti değişik bir şekilde ortaya çıkmıştı. Timur Moğollar’ın, Bayezid ise Selçuklular’ın varisi gibi hareket etmekteydi. Sivas’ı tahrip ettikten sonra Timur’un birden Memlükler üzerine yürümek üzere Anadolu’dan çekilmesi, onun Osmanlılar’a karşı harekete geçmekte aceleci davranmamasına, hatta tereddüt geçirmesine bağlanır. Sebep her ne olursa olsun aslında Memlük seferinin Timur için acil bir durumu yoktu. Belki muhtemel bir Osmanlı-Memlük ittifakından çekinerek, öncelikle daha kolay alt edebileceği Memlükler’i Anadolu’nun güneyinden atmak ve böylece Osmanlıları da savaşmadan kendisine bağlamak gibi bir düşünce içinde bulunması mümkündür. Nasıl olursa olsun Timur Malatya’dan Behisni’ye, oradan Haleb’e geldi. Hama ve Hums gibi şehirleri aldı.1401 ocağında Dimaşk’a geldi. Henüz yeni tahta çıkmış olan Ferec, Kahire’ye çekildi. Timur’un Suriye seferi sırasında Bayezid sıranın kendisine geleceğini düşünerek tedbirli davranmak gibi bir eğilim içinde değildi. Timur’a karşı hareket etmekten çekinmedi. Kendisine sığınan Kara Yusuf ve Sultan Ahmed’i himayesi altına aldı. Ardından Timur ile anlaşmazlık noktalarından biri olan Erzincan emirinin üzerine yürüdü. Mutahharten Bayezid’e boyun eğdi. Erzincan Osmanlı kontrolü altına girdi. Timur buraya asker gönderdiyse de bunlar buraya ulaştığında Osmanlı kuvvetleri geri çekilmiş bulunuyordu. Timur bunun ardından Kara Yusuf’un öldürülmesini veya kendisine teslimini istedi. Öte yandan Anadolu beyleri de kaçarak Timur’a sığınmışlardı. Sonunda Bayezid’in üzerine yürümeye karar veren Timur, 1402 Martında harekete geçti. Kemah üzerinden Sivas’a geldi. Oradan Yıldırım Bayezid’e savaşa hazırlanmasını bildirdi. İki taraf 28 Temmuz 1402’de Ankara yakınlarında Çubuk ovasında karşı karşıya geldi. Bayezid toplayabildiği kadar büyük bir ordu ile gelmişti, ordunun sağ kanadında vasali Sırp despotu Lazarevic, sol kanadında büyük oğlu Şehzade Süleyman vardı. Kendisi yeniçerilerle birlikte merkezde yer almıştı. Arkada yanlarda oğullarının idaresinde birlikler bulunuyordu. Timur’un orduları sayıca daha üstündü. Ordudaki fillerden de savaş sırasında çok istifade eden Timur, Bayezid’i ağır bir hezimete uğrattı. Osmanlı kuvvetleri dağıldı. Bayezid’in oğulları savaşın kötü gidişi üzerine geri çekildi. Anadolu beylikleri kuvvetleri ise Timur ordusundaki beylerinin yanına iltica ettiler. Neredeyse kendi başına kalan Bayezid yanındaki az sayıda kuvvetle savaşı sürdürdüyse de sonunda esir düştü. Bir süre sonra da esaret altında vefat etti.80

Ankara savaşı özellikle neticeleri itibarıyla Osmanlı devleti için bir dönüm noktası olmuştur. Bayezid’in kurduğu merkezi devlet çökmüş, Anadolu birliği bozulmuş, beyler eski statülerini kazanıp yeniden beyliklerinin başına geçmişler, böylece Anadolu’da I. Murad devri başlarındaki duruma dönülmüştü. Timur’un kuvvetleri Bursa’ya girip oradan Batı Anadolu’ya yöneldi ve Osmanlılar gibi bir gazi olduğunu göstermek isteyen Timur Latinlerin elinde bulunan İzmir’i kuşatıp ele geçirdi. Bayezid’in oğulları ise kısa bir süre sonra birbirleriyle taht mücadelesi içine girdi. Bu durum kuşatma altındaki Bizans’ı oldukça rahatlattı. Ancak Timurlular’ın İstanbul’a gelerek Rumeli’ye geçmesinden korktularsa da bu gerçekleşmedi. Osmanlı devleti parçalanmıştı, Rumeli’deki topraklar ile Anadolu’daki topraklar arasındaki bağ kopmuştu. Osmanlılar kısa bir süre sonra belirsiz bir ortama sürüklendi, Osmanlı tarihlerinde “fetret dönemi” denilen yeni bir kaos devri başlamaktaydı.



1 Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. R. Hulusi, İstanbul 1928.
2 Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara 1972.
3 The Rise of The Ottoman Empire, London 1938.
4 “The Question of the Emergence of the Ottoman State”, IJTS, II/2 (1982), 71-79; “Osmanlı Tarihine Toplu Bir Bakış”, Osmanlı, I (Ankara 1999), 37-60.
5 Bu tür literatür için bk. Söğüt’ten İstanbul’a. Osmanlı Devletinin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar, (haz. M. Öz-O. Özel), İstanbul 2000, giriş.
6 O. Turan, Selçuklular zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 505 vd. Cl. Cahen, Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler, trc. Y. Moran, İstanbul 1979, s. 149 vd.
7 Bu konuda tahrir kayıtlarına dayalı muhtelif bölgelerle ilgili bilgiler için bk. Anadolu’da ve Rumeli’de Yörükler ve Türkmenler, Ankara 2000.
8 Cl. Cahen, a.g.e, s. 296 vd.
9 Z. V. Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1970, s. 154 vd., 267-271.
10 Cl. Cahen, “Note pour des Turcomans d’Asia Mineure au XIIIe siecle”, Journal Asiateque, sy. 239 (1952), s. 335-354; amlf, “İbn Said sur l’Asia Mineure Seldjuqide”, Tarih Araştırmaları Dergisi, VI/10-11 (1972), s. 41-50.
11 Bk. A. Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, İstanbul 1980.
12 Bunlar için bk. P. Lindner, Ortaçağ Anadolusunda Göçebeler ve Osmanlılar, trc. M. Günay, İstanbul 2000, s. 17-86; özelikle S. Divitçioğlu, Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu, İstanbul 1996, s. 35 vd.; Ümit Hassan, Osmanlı. Örgüt-İnanç-Davranıştan Hukuk-İdeolojiye, İstanbul 2001, s. 95-107.
13 Bu beyliğin Osmanlılarla irtibatlı olduğu düşünülmektedir. Bunun için bk. E. Zachariadou, “Pachymeres on the Amorioi of Kastamonu” Byzantine and Modern Greek Studies, III (1977), s. 57­70; Ayrıca, Z. G. Öden, “Umuroğulları Hakkında Bazı Görüşler”, XII. Türk Tarih Kongresi, Bildiriler, Ankara 1999, II, 589-594.
14 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Beylikler Dünyası, İstanbul 2001, s. 11-13. A. Decei, “Le probleme de le colonisation des Turcs Selcoukides dans la Dobrogea au XIIIe siecle”, Tarih Araştıırmaları Dergisi, VI/10-11 (1972), 85-111.
15 Süleyman Şah’ın Osman Bey’in atası olduğu iddası, bizzat onun ağzından nakledilir. Âşıkpaşazade’nin eserinde Osman Bey’in Selçuklu sultanına karşı bağımsızlık iddiasında bulunurken dedesi Süleyman Şah’ın Selçuklular’dan önce Anadolu’ya girmiş olduğunu söylediği ifade edilir (Tarih, Atsız neşri, Osmanlı Tarihleri içinde, İstanbul 1949, s. 103; ayrıca bak. aşağıda not 20). Buradaki tenakuz dikkat çekicidir. Çünkü Süleyman Şah hem Osman’ın dedesi olarak gösterilir, hem de bir asır önceki Kutalmışoğlu Süleyman Şah ile aynileştirilir. Bundan dolayı burada bilinçli bir iddia söz konusudur ve bu Osman Bey’in değil Âşıkpaşazade’nin yahut onun kaynağının problemidir.
16 Bütün bu kaynaklardaki söz konusu bilgilerin yorumu için bk. F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 1-16.
17 İ. Artuk, “Osmanlı Beyliğinin Kurucusu Osman Bey’e Ait Bir Sikke”, Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1071-1920), Ankara 1980, s. 27-33. P. Lindner, Osman Bey’e ait başka paralardan
da söz eder. Londra’da British Museum’da bulunan ikinci bir para Osman Bey adını taşır, geç Selçuklu ve modern İlhanlı paralarına benzer. Keza dikkat çekici bir başka para 699 tarihli olup Gazan Mahmud Han adına Söğüt basılmıştır. (“Selçuklular, Moğollar ve Osmanlılar Arasında”, Osmanlı, I, 148).
18 Bazı tarihçiler ve para tarihi ile uğraşanlar, bu paraları sahte oldukları gerekçesiyle önceden mahkum ederek hiç nazarı itibara almazlar. Fakat nümizmatlar aynı kanaatte değillerdir. (Mesela bak. Oğuz Tekin, “İlk Osmanlı Sikkesi Ne Zaman Basıldı”, Toplumsal Tarih, sy. 66 (Haziran 1999), s. 62-63.
19 Tartışma çok eskidir. Mesela Wittek’in buna benzer görüşlerine karşı F. Köprülü Kayı ile bağ kurar, aidiyeti ispatlamaya çalışır (“Osmanlı İmparatorluğunun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten, VII/27 (1943), 284-300). F. Sümer konuyu münakaşa ederse de kesin bir kanaat serd etmez (“Kayı”, İslam Ansiklopedisi, VI, 461).
20 Yazıcızade Ali’nin Kayı boyu hakkındaki anlattıkları, Âşıkpaşazade’nin kaynağında da yankı bulmuşa benzer. Osman Bey’e bağımsız olduğunu ifade etmek için söylettirilen şu sözler ilginçtir. “ger ben Âl-i Selçukvân der ise ben hod Gök Alp oğluyun derin ve ger bu vilâyete ben anlardan öndin geldim der ise Süleyman Şah dedem hod andan evvel geldi” (Âşıkpaşazade, Tarih, Atsız neşri, Osmanlı Tarihleri içinde, İstanbul 1949, s. 103).
21 O. Turan, “Keykavus II”, İA, VI, 644-655; N. Kaymaz, Pervane Muinüddin Süleyman, Ankara 1970, tür. yer.
22 O. Turan, Türkiye Selçukluları Tarihi, İstanbul 1984, s. 620 vd.
23 J. Lefort, “13 Yüzyılda Bitinya”, Osmanlı Beyliği, s. 107 vd.
24 H. İnalcık, “Osmanlı Tarihine Toplu Bir Bakış”, Osmanlı, I, 40; a. mlf, “Osman Gazi’nin İznik Kuşatması ve Bafeus Savaşı”, Söğüt”ten İstanbul’a, s. 307; Y. Yücel, Çobanoğulları-Candaroğulları Beylikleri, Ankara 1980, s. 49.
25 Bu hususta Kramers, Gy. Moravcsik’in görüşleri ile ilgili münakaşalar ve yorumlar için bk. L. Bazin, “Antiquite meconnue du titre d’Ataman”, Harvard Ukrainian Studies, III-IV (1980), 61-70.
26 C. Heywood, “Osmanlı Devletinin Kuruluş Problemi. Yeni Hipotez Hakkında Bazı Düşünceler”, Osmanlı, I, 137-145. Çok önce Habibü’s-Siyer’den hareketle, buna benzer iddialar üzerinde durulmuştur. Cl. Huart, Z. V. Togan’ın benzer fikirleri ve doğrudan kaynağa dayalı F. Köprülü’nün aktarımları (“Osmanlı İmparatorluğunun Etnik Menşei”, s. 289-90) örnek olarak gösterilebilir.
27 Beldiceanu-Steinherr, “Bitinya’da Gayrimüslim Nüfus”, Osmanlı Beyliği 1300-1389, İstanbul 1997, s. 8-22.
28 D. Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları (1291-1453), trc. B. Umur, İstanbul 1999, s. 135 vd.
29 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 175-185.
30 H. İnalcık, “Bafeus”, s. 306.
31 Melangeia için bk. Zachariadou, “İlk Osmanlılara dair Tarih ve Efsaneler”, s. 368-369.
32 D. Nicol, Bizansın Son Yüzyılları, s. 150-151, 156.
33 Âşıkpaşazade, Tarih, (Atsız neşri) s. 105-111. Bu bilgiler Bizans kaynaklarıyla karşılaştırılmıştır. Bunun için bk. E. Zachariadou, “Aynı makale”, s. 368-373.
34 Geniş bilgi için bk. D. Nicol, Aynı Eser, s. 180-181.
35 O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, s. 645-650.
36 Genel olarak bk. F. Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara 1972.
37 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 75-86.
38 Bu hususta ayrıca bk. C. Kafadar, Between Two Worlds. The Construction of the Ottoman State, California 1995, s. 62 vd.; a. mlf, “Gaza”, DİA, XIII, 427-429.
39 Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i Osman, nşr. Atsız, (Osmanlı Tarihleri, İstanbul 1949 içinde), s. 7, 9-10.
40 E. Zachariadou, “Karesi ve Osmanlı Beylikleri İki Rakip Devlet”, Osmanlı Beyliği, s. 243­255; Z. G. Öden, Karası Beyliği, Ankara 1999.
41 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 89; Z. V. Togan, “Mogollar Devrinde Anadolu’nun İktisadi Vaziyeti”, Türk Hukuk ve İkitsat Tarihi Mecmuası, I (1931), s. 22-27, 32-33.
42 Seyahatname, trc. M. Şerif, İstanbul 1330, I, 340-345.
43 Mesalikü’l-ebsâr, ed. F. Sezgin, tıpkı basım 1988, III, 156-157, 174-175.
44 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 108-109.
45 M. Akdağ, “Ankara Sultan Alaeddin Cami Kapısında Bulunan Hicri 763 Tarihli Bir Kitabenin Tarihi Önemi”, Tarih Vesikaları, III/18 (Mart 1961), 366-373.
46 Geniş bilgi D. Nicol, Bizans, s. 255 vd.
47 Bu konudaki tek monografi, M. Aktepe, “Osmanlılar’ın Rumeli’de ilk fethettikleri Çimpi Kalası”, Tarih Dergisi, sy. 2 (1950), s. 283-306. Ayrıca Oikonomides, “From Soldiers of Fortune to Gazi Warriors the Tzympe Affair”, Studies in Ottoman History of Honour of Professor V. L. Menage, İstanbul 1994, s. 239-247.
48 F. M. Emecen, “Gelibolu”, DİA, XIV, 1.
49 H. İnalcık, “Edirne’nin Fethi 1361”, Edirne, Ankara 1965, s. 137-160.
50 F. M. Emecen, “Tarih Koridorlarında Bir Sınır Şehri. Edirne”, Edirne Serhattaki Payitaht, İstanbul 1998, s. 53.
51 Rumeli’deki sürgünler konusunda Ö. L. Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak sürgünler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, XI11/1 -4 (1952), 56-78.
52 H. İnalcık, “Osmanlı Fetih Yöntemleri”, Söğüt’ten İstanbula, s. 443-474.
53 Özellikle Kuzeydoğu Balkanlar’daki kır kesimlerinde görülen bu gelişme için bk. F. M. Emecen, “XVI Asırda Balkanların Kuzeydoğu Kesiminde İskan Tipleri ve Özellikleri Hakkında Bazı Notlar”, V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Ankara 1990, s. 543-550.
54 İskanda bu dervişlerin rollerinin ön plana alındığı klasikleşmiş bir çalışma. Ö. L. Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda bir İskan ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler”, Vakıflar Dergisi, II (1942), s. 279-553. Ayrıca Barkan Osmanlı beyliğinin kuruluşunu bu gelişmelere bağlar (“Bir İskan ve Kolonizasyon Metodu olarak Sürgünler”, İktisat Fakültesi Mecmuası, XI/1-4, 524-569).
55 A. Luttrel, “1389 Öncesi Osmanlı Genişlemesine Latin Tepkileri”, Osmanlı Beyliği, s. 133­136.
56 A. Luttrel, “Aynı Makale”, s. 136.
57 Geniş bilgi D. Nicol, Bizans, s. 294-295. Kralot Marko vo Istoriyata i vo traditsiyota Prilep, 23-25 Yuni 1995, Prilep 1997.
58 D. Nicol, Bizans, s. 306-309.
59 D. Nicol, Bizans ve Venedik, trc. G. Ç. Güven, İstanbul 2000, s. 250; I. Demirkent, “14 Yüzyıla kadar Balkan yarımadasında Bizans hakimiyeti”, I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu, Ankara 1989, s. 8.
60 Stephan W. Reinert, “Niş’ten Kosova’ya. I. Murad’ın Son Yıllarına İlişkin Düşünceler”, Osmanlı Beyliği, s. 183-230.61 Savaş ve cereyan tarzı hakkında çeşitli kaynakların değerlendirildiği çalışmalar için bk. T. Emmert, Serbian Golgotha. Kosova 1389, New York 1990; a. mlf, “The Battle of Kosovo. Early Reports of victory and defeat”, Kosovo. Legacy of Medieval Battle, ed. W. Vucinich-T. Emmert, Minneapolis 1991, s. 19-40. S. Reinert, “A Byzantine Source on the Battles of Bileca and Kosovo Polje. Kydones’ letters 396 and 398 Reconsidered”, Studies in Ottoman History in Honour of Professor V. L. Menage, İstanbul 1994, s. 249-272.
62 F. M. Emecen, “I. Kosova Savaşının Balkan Tarihi Bakımından Önemi”, Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü, s. 35-44.
63 H. Kaleşi, “Türklerin Balkanlara Girişi ve İslamlaştırılma”, trc. K. Beydilli, Tarih Enstitüsü Dergisi, sy. 10-11 (1981), 177-194.
64 Bunun için bk. Werner, Büyük Bir Devletin Doğuşu Osmanlılar (1300-1481), trc. O. Esen-Y. Önen, İstanbul 1986, I, 190.
65 Bu hususta geniş bilgi için bk. F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 113 vd., 125-126.66 Ş. Tetindağ, “Karamanlılar’ın Gorigos Seferi (1367) “, Tarih Dergisi, sy. 6 (1954), s. 161-174.67 S. Kofoğlu, “Hamidoğulları”, DİA, XV, 473-474.68 F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 45 vd.
69 Hayatı ve faliyetleri için bk. H. İnalcık, “Bayezid I”, DİA, V, 231-234.
70 D. Nicol, Bizans, s. 313-314. F. M. Emecen, “Alaşehir”, DİA, II, 342-343.
71 Y. Yücel, XIII-XIV. Yüzyıllar Kuzeybatı Anadolu Tarihi. Çobanoğulları-Candaroğulları Beylikleri, Ankara 1980.
72 Bu tarihe kadar Yıldırım Bayezid’in Palaiologlarla olan ilişkileri için bk. S. Reinert, “The Palaiologoi, Yıldırım Bayezid and Constantinople. June 1389-March 1391”, Studies in Honor of Speros Vryonis, Jr., vol. I. Hellenic Antiquity and Byzantium, New York ts. ayrı basım.
73 D. Nicol, Bizans, s. 318-319.
74 Kadı Burhaneddin hakkında Esterabadi, Bezm ü Rezm, trc. M. Öztürk, Ankara 1990. Y. Yücel, Kadı Burhaneddin Ahmad ve Devleti 1344-1398, Ankara 1970.
75 H. İnalcık, “Bayezid II”, DİA, V, 232.
76 D. Nicol, Bizans, s. 321-323; a. mlf, Bizans ve Venedik, s. 319-320.
77 A. Atiya, The Crusade of Nicopolis, Londra 1934 (türkçe trc. Esat Uras, Niğbolu Haçlılar Seferi, Ankara 1956); S. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, trc. F. Işıltan, Ankara 1987, III, 384-390.
78 H. İnalcık, “Bayezid I”, DİA, V, 233-234.
79 D. Nicol, Bizans ve Venedik, s. 324 vd.
80 Timur’un Anadolu harekatı ve Ankara savaşı hakkında bk. A. Dersca-Bulgaru, La Campagne de Timur en Anatolie, Bükreş 1942; Ömer Halis Bıyıktay, Yedi Yıl Harbi İçinde Timur’un Anadolu Seferi ve Ankara Savaşı, İstanbul 1934; Y. Yücel, Timur’un Dış PolitikasındaTürkiye ve Yakın Doğu 1393-1402, Ankara 1980; H. İnalcık, “Osmanlılar”, İA, XII/2, 293-294; İ. Aka, “Timur’un Ankara Savaşı 1402 Fetihnamesi”, Belgeler, XI/15, 1-22; F. M. Emecen, İlk Osmanlılar, s. 161-173.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir